Devletin Sosyolojisinden Sosyolojinin Devletine İntikal Etmek ya da Edememek (IV)

Ekim 2014 - Yıl 103 - Sayı 326



        İdris Küçükömer[1] henüz tamamlanmamış çalışma notlarının birinde, “Salt politik iktidar, düzenle(n)menin temelinde varsa ve kişiyi aşan bir güç ise, ona (Salt politik iktidara) el koyanlar (temellük edenler) toplumda hâkim bir mevkie gelmiş olurlar.” şeklinde bir tespitte bulunurken, kökleri çok derinlere inen bir soruna dikkatleri çekiyordu. Buna göre meselenin nirengi noktası sadece “düzenle(n)menin”temelini oluşturan asli unsur (devlet) ve onun sosyolojisinde değil, en az onun kadar önemli olan bir diğer konu, ona (devlete) “el koyma ve kullanma formlarındaki farklılaşmalar”la ilgili ikinci bir alanda gizliydi. Bu yüzden de asıl yanılsama noktalarından, belki de en önemlilerinden biri, burada, “devlete el koyma ve kullanma formlarındaki farklılaşmaların” sistemin özüne ilişkin yapısal bir dönüşüm gibi algılanmasında yatıyordu. Oysa değişen sadece el koyma ve kullanım şekillerinin değiştirilmesi ve sistemin sürekli olarak kendini yeniden pekiştirilmesiydi. Küçükömer[2]analizini daha da ileri götürüyor ve;

         

        “Düzenlenmiş ilişkiler dışında yoktur insan; ilişkiler ile insanı tanımlayabiliriz, onlardan ayırırsak artık insan değildir o. ‘İlişkilerin evrimi ve gelişmesi insanın evrimi ve gelişmesidir, özde insan beyninin ve zihninin. ‘Tek şempanze, şempanze değildir denildiğinde, başlangıçtan beri toplu yaşam, insanı belirleyen kategoriler içinde olan insan, kendini üretip sürdürmesini, bir düzenleme içinde yapabilir. İnsanın yeniden üretimi, toplumu yeniden üretimi ile gerçekleşebilir”

         

        şeklinde sonuçlara ulaşıyordu. İlişkilerin evrim ve gelişmesini, özde insan beyni ve zihninin, hatta daha da ileri giderek zihniyetin (davranışların) kökenlerine kadar genişleten bu analiz, mevcut durumu devam ettiren zincirin, kültürel boyutların çok ötesinde, biyolojik bir hadise hâline geldiğini de zımnen ima ediyor.

         

        Neticede olup biten her şey, bir bakıma merkezinde devletin bulunduğu “düzenlenmiş” bir ilişkiler ağı içindeki insan davranışları ve onları belirleyen yapısal mekanizmaların devinmesi, deyim yerindeyse kendi kendisini diyalektik biçimde üretmesidir. Şu hâlde cevaplandırılması gereken asıl soru, amaç sloganlar değil, araç sloganların gerçekte değiştirilip değiştirilemediği, değiştirildiyse, değiş(tiril)me süreçlerinin ne aşamada olduğu, değiştirilemediyse, bunun sebeplerinin kendi özgün bağlamında anlaşılması gereğidir. Daha da önemlisi, eğer varsa, değişimi besleyen somut çelişkilerin olup olmadığının belirlenmesi, varsa, bunların neler olduklarının açıkça ortaya konulabilmesidir. Eğer böyle bir çelişki varsa, tanım gereği değişim, kendi içsel dinamiklerinin verdiği ivmeyle egemen sisteme kendiliğinden sirayet edecek ve onu çökertecektir. Fakat eğer çelişki var ve değişim buna rağmen tetiklenmiyorsa bunun da kendine göre sebepleri olmak lazım gelir. Buna dair akla ilk gelen varsayımlardan biri, çelişkilerin partikülarize edilerek güçlü bir muhalefete dönüşmesinin engelleniyor olması ve biriken enerjinin mecrasından çıkartılmasıdır. Eğer böyle yapılıyorsa, bu da nihayetinde mevcut ilişkiler ağı ve bu ağın oluşturduğu zihniyet biçimi ve yapısal mekanizmayla sıkı sıkıya ilişkili bir durum olduğundan, mevcut yapının devamına dair yeni bir açıklama olarak kabul edilebilir.

         

        Türk modernleşme süreci de dâhil, yapılan bütün işlerin devlet mekanizması üzerinden yürütüldüğü ve kökleri çok eskilere dayanan yapısal ilişkiler ağı, sadece piyasa aktörlerinin değil, aynı zamanda devlet kadrolarındaki büro elemanlarının da davranışları üzerinde silinmez izler bırakmıştır. Çözümleri zihnimizdeki bildik kalıplar yerine, bu dünyanın verili ilişkiler ağı içinde arar ve ona göre modeller oluşturursak, çok daha sağlıklı çözümlere ulaşabiliriz. Bizde birkaç istisna dışında buna dair yapılan kapsamlı çalışmalar olmadığı için, sistemin genetik şifrelerini veren derli toplu haritalara henüz sahip değiliz. Mehmet Genç’in[3]“Osmanlı İktisadi Dünya Görüşünün İlkeleri” başlığı altında karakterize ettiği “iaşe” (provizyonizm), “gelenekçilik” ve “fiskalizm” şeklinde özetlediği çalışma, bunlardan biri olmakla birlikte, bilhassa Türk modernleşme süreciyle birlikte farklılaşmaya başlayan davranış kalıplarını anlamamıza imkân sağlamıyor. Sadece bu da değil tabii ki,söz konusu tipleme,bizdeki sanayileşme ya da sanayisizleşme benzeri gelişmelere de yeterli izahı sunamıyor. Bütün zorlama ve çabalara rağmen, neden toplum eski alışkanlıklarından bir türlü vazgeçmiyor ya da eskiyi yeni şekilleriyle yeniden üretiyor sorusu da gereken cevabı bulabilmiş değildir.Söz konusu model, bunu da anlamamıza imkân sağlamıyor.

         

        Şu haldekendimizi içinde hazır olarak bulduğumuz toplumsal davranış normlarının verili dünyası ve bu dünyanın anlam haritasını şekillendiren değerler ve çıkarlar sosyolojisinin yeniden tanımlanmaya ihtiyacı var. Bununyerine, sadece öğrenilmişstandart davranış kalıplarıyla uzun bir süreci anlamaya çalışmak, eski yorumların yeni malzemelerle yeniden üretilmesinden başka hiçbir anlama gelmiyor. Mehmet Genç’in tiplemesinde eksik görünen en mühim enstrüman, merkezî devlet geleneğinin denklemin dışında bırakılmasıdır. Oysa bu durum, bizde özellikle Kemal Tahir, İdris Küçükömer ve Şerif Mardin gibi romancı ve sosyal bilimcilerle,çok sayıda araştırmacının dikkatleri çektiği son derece karakteristik bir olgudur. Benim de esas itibarıyla sistemin temeline yerleştirdiğim yapısal bütünlüğün esasını, bu olgu, devletin piyasa ve insan davranışları üzerindeki etkisi vedevlet tarafındanoluşturulan yapılar oluşturuyor.

         

        Kurgunun bu varsayım üzerine kurulduğu tipik bir “düzenlenme” deher şeyin temeline salt politik iktidar yerleştirilirse, iktidara el koyma ve onu kullanma biçimindeki değişmeler, tabii ki sistemin özüne ilişkin bir değişim olarak tanımlanamaz. Böyle bir değişim olsa olsa, eskiden beri devameden ilişki biçiminin, bundan böyle kendini güncelleyerek daha da rafine biçimdeişlevlerini devam ettirmesinden başka bir anlama gelmez.Bürokratik iktidarın doğrudan değil de dolaylı bir araç olarak kullanıldığı bu tarz demokrasilerin çok partili pratiği, bunun tipik örnekleri arasında sayılabilir. Orada da ekonomik rant ve imtiyazlar, eskiden olduğu gibi devlet tarafından etkin biçimde dağıtılmakta ve devletin ekonomi dâhil bütün alanlardaki başat rolü, keyfî biçimde katlanarak devam etmektedir. Böyle değil de siyasal seçkinler yeni dönemle birlikte devletin bu sahadaki yetkilerini kısıtlayarak, devlet dışı otonom alanları genişletmek ve her türlü fikrî ve fiziki mülkiyet haklarını yasal çerçevede kurumsal olarak güvenceye almak yoluna gidiyorsa işlerin değiştiğine ilişkin iyimser fikirlere sahip olabiliriz. Aksi hâlde bütün değişim görüntülerini, sistemin özüne yönelik bir değişim talebi olarak değil, statükonun devamı için yapılmış taktik manevralar olarak görebiliriz.


        


        

        [1]Küçükömer, “düzenlenme” kavramını kullandıktan sonra “düzenlenme diyoruz, önceden insan iradesiyle düzenleme diyemiyoruz” şeklinde bir açıklama yapma gereği duyar. Yukarıdaki alıntılarda yapılan italik ve siyah vurgular bize aittir. Bkz. Küçükömer, İdris, (1994), Halk Demokrasi İstiyor mu: Bitmemiş Son Eser, Bağlam Yayınları, İstanbul, s. 95.


        

        [2] Metindeki bazı ifadelerde cümle düşüklüklerinin olması, tamamlanmamış bu notların, yazarın ölümünden sonra aynen yayımlanmasından kaynaklanmaktadır. Bkz. Küçükömer, İdris, (1994), Halk Demokrasi İstiyor mu: Bitmemiş Son Eser, Bağlam Yayınları, İstanbul, s. 94.


        

        [3] Genç, Mehmet, (2000), Osmanlı İmparatorluğu’nda Devlet ve Ekonomi, Ötüken Yayınları, İstanbul,43–67.