Popüler Kültür Zaviyesinden Hâl ve Hareketlerimiz

Ocak 2018 - Yıl 107 - Sayı 365



H. G. Wells’in 30 Ekim 1938’de New Yorkluları sokağa döken “Dünyalar Savaşı” adlı eserinden Orson Welles’in uyarladığı radyo oyununun üzerinden seksen yıl geçti. İlk sanal saldırı oyunu, ilk küresel siber saldırı benzetimi (simülasyon) de denilebilecek bu oyun, radyonun asrın icadı olduğunu bir defa daha göstermişti vaktiyle. Birinci’nin yaralarını sarmadan İkinci Dünya Savaşı’na hazırlanan dünyalılara sıkı bir ders vermişti Welles.

İnsanlara, sıkça bunun bir radyo oyunu olduğu söylendiği hâlde on binlerce insan sokaklara dökülmüş; dağlara bayırlara kaçışmıştı. Stüdyo polis baskınına uğramıştı. Teksas kökenli New Yorklular ise uzaylı avlamak için av tüfekleri ile köşe başlarını tutmuştu. Bu arada birileri de gelecekte basını, siber dünyayı nasıl kullanabileceklerine dair yaptıkları planlarını gözden geçirmekle meşguldü anlaşıldığı kadarıyla. Bugünden o günlere filtre kullanarak baktığımızda köy apaçık görünüyor çünkü.

Yıllarca okuya okuya bitiremediğim, okumalara doyamadığım ve her okuyuşumda yeniden ama bir öncekinden farklı anladığım 1948 yazımı “1984”te, George Orwell bugünü anlatmıyor muydu biz dünyalılara? “Biri Bizi Gözetliyor- Big Brother”, matruşka gibi birbiri içine gizli tuzaklar, bilinenin bilinmeyenliği, dilimizin, anlayamaz, anlatamaz, anlaşamaz hâle gelecek şekilde yine yeni yeniden tasarlanacağı söylenmemiş miydi bize ?

Düşünemeyelim diye kavramlarla doldurulmuş zihinlerimizle sürdürüyoruz hayatlarımızı. “Orta Doğu” kimin ve neyin Orta Doğu’sudur? “Uzak Doğuluyum.” mu diyordur acaba bir Japon kendisini tanıtırken? “Dört mevsim vardır: ilkbahar, yaz…” cümlesi, dünyanın yarısı için anlamsız boş bilgidir. Birinci Dünya Savaşı’nın başlarında birileri oturup “Tamam birinciyi bu hafta başlatalım, hayırlısıyla 20 yıl içinde de ikinciyi yaparız.” mı demiştir?

“İngilizce olmadan olmaz.”, “İngilizce dünya dili oldu artık.” deyip dururken ABD’nin yüzde 30’unun İngilizce bilmediğini ve İngilizcenin dünyanın yüzde 60’ının da hiç umurunda olmadığını mı konuşalım?

Cetvelle çizilmiş haritalara, Fransızca konuşturulan Nijer’e, İngilizce konuşturulan Nijerya’ya, dünyanın en büyük kakao üreticisi Fildişi’nde çikolata fabrikası olmadığına, kuzeyin kimin kuzeyi, güneyin kimin güneyi olduğuna, özellikle de Greenwich Saati saçmalığına ve Miladi takvimi başımıza saran MS, MÖ’cülere hiç girmeyelim…

***

İnsanların radyo çıktıktan sonra “Aile ilişkileri sarsıldı, aile nereye gidiyor?” dedikleri bilimsel çalışmalar yaptıkları, yıllarca konuştukları günler uzakta değil. Yine TV’nin salonumuza yerleşmesinden sonra “Ailenin gerçek anlamda sonu geldi.” merkezli on binlerce yazı, çalışma ve akademik çalışma ise daha da yakınımızda.

Artık çocuklara “Odana git ve ben söyleyene kadar da çıkma!” şeklinde ceza verilemiyor. Birinci sebebi, çocuk zaten odasından çıkmıyor; ikincisi, olmaz ya tesadüfen çıkmışsa bile cezalandırıldığında babasına ve annesine minnet dolu gözlerle bakıyor.

Walkman, ardından PC’nin (Kişisel bilgisayar) çıkışıyla dibe vuran insanoğlu, cep telefonu ile de dipteki yerini perçinlemiş oldu bir görüşe göre. Asosyal basın ve dili, kısa mesaj dili, sembolce diyebileceğimiz “smaylice” ve “emojice” ile de bayrak dikilmiş oldu tepesine ilişkilerin. Vefat haberlerinin beğeni aldığı bir âlemdeyiz artık.

Eee, “Ne olacak şimdi?” denilebilir şimdi. Hani, “Üçüncü Dünya Savaşı’nı bilmem ama dördüncü kesinlikle kılıçla, mızrakla olacak.” demiş ya biri. O hesap, iletişimin bir sonraki şeklini bilemem ama daha sonrakinin dumanla ve ulakla olacağı kesin.

2-3 bin yıl önce yazılan kil tablet hâlâ duruyorsa ama sizin 2-3 yıl önce aldığınız tablet ömrünü tamamladıysa ya da size öyle geliyorsa ciddi bir sorun var demektir.

Dijital yalan dünyanızda kullandığınız yazı fontlarının sahibi olmadığınız söylendi mi size? Adam fontunu kısıtlarsa ya da kaldırırsa o muhteşem çalışmalarınızın 0 ile 9 arası rakamlara ve tuhaf işaretlere dönüştüğünü görebilirsiniz bir anda. Siz en iyisi mi, hepsinden bir çıkış alın. Yığın üst üste tıkış tıkış.

Fontlara dair bir diğer husus da özellikle memleketimizde Pinterest namlı paylaşım sitesinin kullanımının da artışına bağlı olarak görsel seçicilikle, mottolarda (yani ürün logolarının altında yer alan sloganımsı cümleler) bir etkilenme söz konusu. Gerek doğrudan gerekse benzer yazı karakterlerinin kullanıldığı örneklerle doldu memleketin mottoları. Bu nasıl açıklanabilir acaba? Bu bir küresel oyun mudur? Amerikan tipi yazı hayranlığı mıdır? Siz açıklayabiliyor musunuz? Biz açıklayamadık şahsen. Daha doğrusu açıkladık da açıklamamıza kendimiz de inanamadık.

Windows, Apple, Android, Microsoft, Google, Twitter, Facebook, Instagram ve onlarcası ne ifade ediyor size? “Dinle dinle nereye kadar, adam gönder öğrensin gelsin!” yerine “Kendileri yazsın, onları daha iyi çözeriz.” gibi bir alt yazı geçiyor mu aklınızdan? Acaba WEB 1’den sonra WEB 2 ve ardından WEB 3 bu yüzden icat edilmiş olabilir mi?

Bu arada “domain” tabir edilen alan adlarının neden tek merkezde toplandığını; neye, niye ve kime para ödediğinizi, “Ayfon 8” isteyen çocuğunuzu terslerken ondan pek de bir farkınız olmadığını düşündünüz mü hiç? (Ayfon 8 piyasaya çıktı ama 9 hazır. 10’un ise prototipi üzerinde çalışıyor Çinli mühendisler. 10’dan sonra 11 diye devam etmeyeceği söyleniyor.)

Ben, aslen blogcuyum. Uzun yıllardır her ilgilendiğim konuyla ilgili bloglar yazıyorum. Bloglarda önce düşünür sonra yazarsınız. Yani kâğıda mektup yazar gibidir biraz. Günümüz popüler sosyal medya araçları ise “Yaz, sonra düşünürsün ya da sen yaz, onlar düşünsün.” mantığıyla yürüyor.

Birkaç aydır bu tür medyayı kullanmaya başladım. Twitter üzerinden yabancılara Türkçe öğretiyorum. Instagram üzerinden belgesellerimi anlatıyorum. Facebook üzerinden Türkçe öğrenen öğrencilerimi takip ediyorum ve diğer çalışmalarımla ilgili tek yönlü bilgilendirmeler yapıyorum. Doğrusu arada bir “Ben de mi tuzağa düştüm?” gibi bir düşünce aklıma gelmiyor değil. Cevap hazır: “Herkesin düştüğü tuzak, tuzak değildir.”.

***

“Türkistan”a hâlâ birileri öyle buyurdu diye “Orta Asya” diyorsanız zarardasınız demektir. Kandırılıyor, oyunda piyonluk ediyorsunuz demektir. “Avrasya” diye bir kelimeye sarılmak yerine bir hayli de komik görünen “Asyavru” gibi bir kelime geçirmelisiniz belki aklınızdan. Hatta daha bir cesaretlenip “Türkasya” demelisiniz. Bunları denemek lazım ve hatta inanmak. Bilinmeli ki diğer isimlerin hepsi birilerinin uydurması. Aslı astarı yok. Ama bunların aslı da astarı da fazlasıyla var…

Yarının “İpek Yolu”nda durak taşı değil, mihenk taşı olunacaksa böyle olunur. İpek Yolu’nun mühim bir kısmı Türk toprağından ve Türk ellerinden/illerinden, Türk eli değmiş topraklardan geçer, “Türk Yolu” da demelisiniz belki kendi aranızda. Bakarsınız, zamanla alışır “İpek Yolu” yazdıktan sonra, “Türk Yolu” da demeye/yazmaya başlarsınız parantez içinde. Alışmaktır esas olan ya da alıştırılmak. Söylediğimiz her söz başkasının uydurması. Kendimizin sansak da el ağzıyla konuşuyoruz bir şekilde.

Kazak hemşehrilerimiz de Latin alfabesine geçiyor artık. Artık daha çok Türkiye Türkçesi kelimeleri ve de ne yazık ki daha çok İngilizce kelimeleri olacak bizcileyin. Burada çok fazla yorum gerektiren bir şey yok esasta. Kiril alfabesinden çıkmak iyi görünse de Latin alfabesine geçiş ne getirecektir uzakta ve yakında?

Belki bir ara toplanıp Göktürk alfabesine geçmeyi de düşünmeliyiz. Eeee ne var bunda, her şeye geçilebiliyorsa Göktürk alfabesine de geçilebilir. Ben ne olur ne olmaz diye Hacettepe Türkoloji yıllarındaki bilgilerimi güncellemeye başladım bile.

Ben tarih bilmem. Bilirim de tarih öğretmeni bile olmayan “Bana yaz dediler, ben de yazdım.” diyen, Ekşi Sözlük’ün “Bir neslin, tarih biliminden nefret etmesine yol açan efsane adam.” diye tanımladığı Emin Oktay’dan öğrendiğim kadarıyla. Bilmem diyorum ama Pers-Pelopennes Savaşları, Atinalılarla Ispartalıların itiş kakışları daha dün gibi aklımdadır. O yıllarda ben Atinalıları tutardım, diğerlerini pek gözüm tutmamıştı. Ispartalılara da belli bir sempatim vardı ama… Sonraları Romalılarla da iyi ilişkilerim oldu lakin Atinalıları hep özledim…

Ergenekon’dan çıkıp yollara düştüğümüzden bu yana etkileye etkilene geldik bugünlere. Çin’i, Moğol’u geçtik; Arap’tı, Fars’tı derken Lidya, Frigya kalıntısı topraklarda Romalıyla, Bizans’la yüz yüze geldik. Hâlâ da göz göze, diz dizeyiz…

Bu kültür, bu varta ve badireler silsilesini aşıp bugünlere geldiyse telaşa mahal yok, “Bu da geçer.” denilebilir… Doğru aslında, ben de ümitsiz değilim bu konuda.

Türk kültürü, aslında da “Türk Yolu”, anlatılıyor anlatılmasına da çok önemli bir özelliği ya bilinmiyor ya da görmezden geliniyor. Bu da Türk Yolu’nun “taşıyıcı” olmasıdır. Şimdi adını bilemediğim bir bilim dalının bir mensubu, “Bütün kültürler taşıyıcıdır.” deyip lafı yuvarlamaya kalkışabilir belki. Öyle değil efendim, öyle değil.

Hemen hemen bütün toplumlar çok derin geçmişte yer değiştirmekle birlikte yakın ve bilinen geçmişte olduğu yere çakılıp kalmıştır. İspanyollar, İtalyanlar, Portekizliler ve diğer kolonistler bizim gibi ülkelerini taşımamışlardır yanlarında. Kimse böyle demiyor ama biz ülkesini atının terkisinde taşımış bir milletiz. Fark burada.

Türk Yolu’nun yolcuları Anadolu’ya geleli daha bin yıl bile olmamıştır. Hep biraz yabancı olmuşuzdur geldiğimiz yerlere. Kendimiz yabancı olmanın ne demek olduğunu çok iyi bildiğimiz için de bize yabancı olana saygı duymayı öğrenmişizdir. Bu nedenledir ki bu topraklarda bilinen anlamda yabancı düşmanlığı olmamıştır. Yabancıya yabancı değildir bu yolun yolcuları.

Mahalle ya da komşuluk ilişkileri gibi olmuş ilişkilerimiz. Önceleri biraz ezilmişiz ama toparlanıp sahiplenmişiz coğrafyalarımızı. Evlenmişiz, yemek öğretmişiz, öğrenmişiz, her yere kelimeler saçmışız komşularımızdan aldıklarımızı yanımızda götürürken…

Yine birileri sesini yükseltecektir ama fayda yok söyleyeceğim. Bu noktada Amerikan kültürü de bizimkine benzer. Hatta kat kat aşmıştır bizimkini. Hiçbir şey Amerikan kültürünün değildir ama her şey onun gibi görünür. Amerikalılar olmasaydı pizzayı İtalya’da, hamburgeri Almanya’da yerdik sadece. Biz olmasaydık aslen bizim olmayan ama bizleşen kebap, lahmacun, baklava ve diğer pek çok şey bulunduğu coğrafya dışında bilinmeyen nevaleler olurdu.

***

Bizim kendi dilimize ettiğimiz zulmü hiç kimse edememiştir. Mesela biz neden “Bileydim yapmazdım.” yerine “Bilseydim yapmazdım.” demeye başladık? “Oraya birkaç yıl önce gittiydim.” yerine neden “Oraya birkaç yıl önce gitmiştim.” diyoruz peki? Geçmişte başlayıp devam ediyor olmayı ifade eden “- makta ol-mak” kalıbı neden silinmeye yüz tuttu acaba? (“Burada bir yıldır çalışmaktayım” anlamında)

İngilizcenin etkisiyle daha çok yeterlik kipi (-abil-mek) kullanmaya başladığımızın farkında mıyız? Benim “Yaparım.” dediğime bizim evde herkes “Yapabilirim.” diyor çünkü. Gereklik kipi (-malı) artık daha fazla dilimizde değil mi, yine aynı etkiyle? Bizim evde gereklik kipinde kuşak çatışması yaşanıyor. Ben “lazım”cıyım (56). Eşim “lazım”cılığın yanında kısmi “gerek”çi (47). Kızım tam bir “gerek”çi (24). Oğlum ise “-malı, -meli”ci (12).

Sanırım, “Sanırım” ile başlayan cümlelerin İngilizce olduğunu biliyorsunuzdur. Korkarım, “Korkarım” diye başlayanların da aynı soydan olduğu bir şekilde kulağınıza çalınmıştır. On yıldır yapılandırmacı yöntemle eğitim verildiği için çocuklarımızın Türkçeyi bir Batı dili gibi öğrendiklerinin de farkındasınızdır zaten.

***

Bir hayli dağınık bir yazı çıktı ortaya. Her bir ara başlık en azından orta boy bir makale konusu. Yani başlıklar hazır.

Netice; ümitsiz olmaya gerek yok. Rehaveti kaldırmayacak kadar çetin bir coğrafyada olduğumuzu hatırda tutalım yeter…