Oryantalizmin Karşıtını Kurmak (Düşmanı Düşmanın Silahıyla Vurmak)

Ocak 2018 - Yıl 107 - Sayı 365



Oryantalizm (şarkiyatçılık), malum olduğu üzere, Doğulu toplumları çeşitli yönlerden inceleyen bilim dalıdır. Bu kavramın TDK Türkçe Sözlük’teki karşılığı Doğu Bilimi şeklindedir. Pragmatist ve benmerkezci Batı aklının kurup geliştirdiği Oryantalizm, gerçekçi bir ifadeyle söylersek, masum bir bilim dalı değildir. Oryantalizm’in hedefi Doğulu toplumları çözümlemek ve çözmekten ibarettir. Çözmek fiilinin Türkçe Sözlük’teki anlamlarından biri şöyledir: “Bir problemde aranan sonucu, belli öğeler yardımıyla ortaya çıkarmak.” Matematik bilimi için verilmiş olan bu anlamı siyasi ve sosyolojik boyuta taşıdığımızda Oryantalizm’in Batılı olmayanları kendi çıkarları doğrultusunda kıskaca alması olarak yorumlayabiliriz. Nitekim Türkçe Sözlük’te “çözülme” sözcüğünün anlamlarından biri de şudur: “Kişilik veya karakter gibi bir bütünde birliğin bozulması durumu.”

Bir problemde aranan sonuç nedir? Oryantalizm açısından Doğu bir problemdir. Şark Meselesi söylemi zaten beyhude bir söylem değildir. Oryantalistler nasıl bir sonuç arıyorlar? Tabii ki Doğu’yu Batı karşısında bir tehdit ve Batı karşısında bir alternatif olmaktan çıkarmak hedefini güdüyorlar. Bunlar bilinen şeyler. Karakter gibi bir bütünde birliğin bozulması nedir? Elbette ki yıkımdır. Oryantalizm açısından ise Doğuluların hem insicamdan arındırılması hem de karaktersizleştirilerek mankurtlaştırılması demektir. Ahmet Mithat Efendi’nin Felâtun Bey ile Râkım Efendi karakterleri işte böyledirler. Bu iki kurmaca şahıs aslında Ahmet Mithat Efendi’nin iç çatışması veya kişilik bölünmesidir. Her ikisi de bütünlükten (insicamdan) yoksundur. Her ikisi de mensubu bulundukları topluma tatmin edici reçete sunamıyorlar. Felâtun Bey ile Râkım Efendi birer temsildir. Doğulu toplumların içerisine yuvarlandıkları çıkmazın temsilcileridirler. Şark Meselesi sadece Batılıların meselesi değildir. Doğuluların da meselesidir. Şark Meselesini reddettiğimiz için kendi lehimize çeviremedik diyebiliriz. Biz Türkler kendimizi Avrasyalı kabul etsek bile Batılılar nazarında Orta Asya’ya sürülmesi gereken barbarlarızdır. Gerçek şu ki Türkler filli olarak Sibirya’dan Avrupa’nın içlerine kadar uzanan geniş bir coğrafyanın kavmidir. Kendimizi salt Asyalı ya da salt Avrupalı addetmemiz yine kendi gerçekliğimizi görmezden gelmek olacaktır. Türkler insanlık âleminin en belirgin medeniyet taşıyıcı kavmidir; evrenselliğe en yakın toplum Türkler olması gerekirken kendimizi kısıtlamaktan vazgeçemiyoruz. Baş edemediğimiz sorunlar karşısında ise topu emperyalistlere atarak bütün suçu kestirmeden günah keçimize yüklemiş oluyoruz. Oryantalistler kötü amaçlıdır ama biz Türkler acaba mükemmel miyiz? Bu soruyu kendimize zaten sorup durmaktayız fakat iş sonuç alıcı eylemlere geçmeye gelince yan çizmekteyiz.

Halil İnalcık, Suat Sinanoğlu’nun görüşlerini özetlerken şöyle diyor: “Batılı olmayan dünyada, Doğu’da, ‘ideal değerlerini’ ortaya koyacak sistemli bir araştırma olmamıştır. Evvela, onun (Doğu’nun) özgür bir dünyası bulunmuyor. Batı-dışı toplumların tarihini, edebiyatını, sanatını, kuruluşlarını ve toplumsal yapısını kavrayan sistemli, özgür bir değerlendirme yoktur.”[1]

Doğulu toplumlar hakikaten yeterince özgür olamamaktadırlar. Yalnızca siyasi ve ekonomik bağlamda değil, zihin itibarıyla da yeterince hür değiliz. Her türlü dayatmalardan önce birey olarak kendimizi yine bizzat kendimiz kısıtlıyoruz. Eleştiriden ve özeleştiriden korktuğumuzu inkâr edemeyiz ve etmemeliyiz. Gerçeklerden kaçmak hüner değildir. Tekâmülün önündeki en büyük engel hürriyetin güdüklüğüdür. Dinî ve millî gurur nedeniyle Müslüman’ın Müslümanlığı, Türk’ün Türklüğü sorgulamaktan kaçınması kendi dinine ve kendi milliyetine güvenmediği anlamını taşıyabilir. Kendimize hem fert hem toplum olarak güvenebilmemiz için ‘ideal değerlerimizi’ keskin biçimde saptayıp kıskançlık derecesinde muhafaza etmemiz gerekiyor. Muhafazadan kasıt ise ideal değerlerimizi gündelik hayatımıza olduğu şekliyle değil, güncelleştirerek yansıtmamızdır. Türkçülük olsun diye kımız içmek bize hiçbir şey kazandırmaz. Batılı gibi hür, Batılı gibi akılcı olabilmek için viski içmek gerekmediği gibi.

Zygmunt Bauman “Özgürlük bir ilişkidir,” diyor ve devam ediyor: “Bir güç ilişkisidir. Ben, ancak ve sadece isteğim doğrultusunda hareket edebildiğim ve ulaşmak istediğim sonuçlara ulaşabildiğimde özgürüm. Ancak tabii benim hareketlerimden dolayı başka bazı insanların tercihleri kaçınılmaz olarak sınırlanacaktır ve bunlar istedikleri sonuçlara ulaşamayacaklardır.”[2] Ulaşmak istediğimiz sonuçlara ulaşabildiğimizde özgürleşmeyi Türklük açısından değerlendirdiğimizde karşımızı Kızılelma ülküsü çıkıyor. Ülkülerimize ulaşmanın yanı sıra, ülkülerimize ulaşma yolundaki çabalarımız da özgürlük demektir. Biz adam olmayız veya bize yedirmezler ön yargısını takıntı edindiğimizde ise zaten kendimizi yine kendimiz atalete sürüklüyoruz demektir. Tabii ki yüksek ülkülerimizi hayalperestliğe kapadığımızda bu hayalcilik yüzünden ezilebiliriz. Akılcı yöntemlerle, gerekiyorsa uzun vadede kendi ülkülerimize ulaşma gayreti ise bizi ezilmekten alıkoyacaktır. Şüphesiz ki her idealimizi gerçekleştirmemiz mümkün olmayacaktır ama hiçbirini gerçekleştiremeyiz saplantısına da kapılmamalıyız. Benim hareketlerimden dolayı başka bazı insanların tercihleri kaçınılmaz olarak sınırlanacaktır ve bunlar istedikleri sonuçlara ulaşamayacaklardır tespiti bizim için özgürlüğün meşalesi gibidir. Oryantalizmin imkânlarıyla Batı’nın Batılı olmayanlara yönelik tahakkümüne set çekmenin meşalesidir bu. Ben (biz) bilimsel yöntemlerle gerekli hareketleri sergilediğimizde aynı bilimsel yöntemlerle harekete geçmiş olan Batı’yı sınırlamış olacağız. Buradaki sınırlama Batı’yı çökertmek, Batı’yı kesinkes alt etmek, emperyalist Batı’yı felce uğratmak hayalciliği değildir. Hasmımız olan Oryantalistleri mümkün mertebe engellemeyi kastediyoruz. Oryantalist çalışmaları imkânlar dâhilinde tökezletmenin yolu düşmanı aynı silahla vurmaktan geçmektedir. Safçasına insancıl yaklaşım sergileyip de Oryantalistleri düşman olarak görmemek gerektiği yargısına vardığımızda zaten gerçek dışı bir tavır sergilemiş olacağız. Oryantalist çalışmalar açıktan açığa husumet yüklü çalışmalardır. Çünkü Batılı olmayan her toplum Batı indinde bir tehdittir. Şu hâlde yapmamız gereken şey de bellidir: Oryantalizm’in karşısına kendi sistematiğimizi koymak!

Bizler kendimizi Batılı görsek de görmesek de Batılılar bizi kendilerinden kabul etmediklerine (ötekileştirdiklerine) göre Oryantalizm karşıtı bir bilim dalını tesis etmemiz kaçınılmaz görünmektedir. Fakat karşıt hamle tepkisine dayalı bu bilim dalı savunmacı bir anlayışa bürünürse arzu edilen neticeyi veremez. Oryantalizm’in karşıtı bu bilim dalı (tıpkı Oryantalizm gibi) bilimsellik maskesi takınarak saldırgan olmalıdır. Bilim, sanat, medya, propaganda, toplum mühendisliği ve istihbarat birlikte çalışmalıdır. Zihin kontrolü, algı oluşturma operasyonları ve benzeri unsurlar kullanılmalıdır. Malumdur ki Batı’nın medenî ve vahşi iki yüzü vardır. Türk medeniyetindeki bariz merhamet damarı gölgede bırakılmamak şartıyla Oryantalizm’in karşısına aynı silahı koymamız elzemdir. Savaş hiledir. Cumhuriyet’imizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk Nutuk’ta şöyle demektedir: “Efendiler, bilirsiniz ki, hayat demek, mücadele demektir. Hayatta muvaffakıyet, mutlaka mücadelede muvaffakıyetle mümkündür.” Türk kavmi sadece Batılı toplumlara kıyasla değil, Doğulu toplumlara kıyasla dahi çok daha merhamet yüklüdür. Tabii ki bu keyfiyet Türklerin kusursuz olduğuna yorulmamalıdır. Buradan şuraya gelmek istiyoruz: Batılı olmayan veya Batılı kabul edilmeyen toplumlar içerisinde Oryantalizm’in karşıtını oluşturma potansiyeline en fazla Türk toplumu sahiptir. Çin ve Japonya gibi Uzak Doğuluların karşıt hamleleri muhtemelen yalnızca Uzak Doğu’nun çıkarlarıyla mahdut kalacaktır. Türkiye’nin aklı ise merhamet damarının tesiriyle bütün insanlığın yararına bir karşıt hamle üretebilecektir. Çünkü hiçbir millet Avrasya coğrafyasına biz Türkler kadar aşina ve yaygın değildir. Uzak Doğu ile Orta Doğu’nun Batı karşısındaki farklı konumlarını idrak etmiş olan Hilmi Ziya Ülken Japonya’nın ilerleme yolunda Batı kültürü önünde daha radikal bir tavır takınabildiğini, ama bu tavrın Batı ve Uzak Doğu dünyaları arasında derin bir ideolojik gerginlik olmamasından dolayı kolayca sonuca ulaşabildiğini belirtiyor.[3]

Carl Gustav Jung bir makalesinde “Batı’nın malum ikiyüzlülüğü” ifadesine yer veriyor. Bizler savunma psikolojisiyle malumu biteviye tekrarlayarak çocuksu bir şekilde sürekli yakınarak kendimizi koruyamayız. Şu hâlde karşı hamle şarttır. Söz konusu karşı hamlenin kapsamında, yerine göre, merhametsizlik elbette bulunacaktır. Yaşamın acı gerçeklerine zırlayarak yanıt veremeyiz. Batılının ötekileştirdiği toplumlar çocuksudur, yeterince olgunlaşmış değildirler ve yetersizdirler. Böyle oldukları için Batı’nın Oryantalist aklı karşısında daima mağlûp düşmektedirler. Türklüğü kendi içimizde yüceltmemizin (kendi kendimize propaganda yapmamızın) motivasyon dışında pek bir faydası yoktur. Işık Doğu’dan yükselir avuntusu kendi kendimize gelin güvey olmakla sınırlıdır. Doğu’nun insanlık âlemine büyük katkılarının bilincinde olan (üstelik Doğululardan çok daha fazla şuurunda olan) Batı aklı “ötekileştirdiği bizleri” yüce kabul etmiyor. Elbette onların ön kabulleri bizi bağlamaz; bağlamamalıdır da. Biz onları bağlayabiliyor muyuz? Gerçekler meydandadır. Oryantalist aklın karşısına Oryantalizm karşıtı bir aklı koymadığımız müddetçe şer güçlerden anlamsızca yakınmaya devam edeceğiz demektir. Masonik gizli teşkilatlara, Siyonizm’e, Evanjelizm’e, küresel entrikalara oturduğumuz yerden veryansın etmemizin radikal karşılığı bulunmamaktadır. Oryantalist çalışmalar sayesinde Batı’nın ötekisi olan bütün toplumların kültürel, genetik ve psikolojik kodları çözülmüştür. Zaaflarımız ve kudretlerimiz belirlenmiştir. Vaziyet böyle olunca da Batı aklı karşısındaki direncimiz kâh zayıflatılmış kâh etkisiz kılınmıştır. Sözün kısası, iletişimden toplum mühendisliğine, istihbarattan algı oluşturma operasyonlarına varıncaya dek her alanda savunmacı değil saldırgan bir tavır takınarak Oryantalizm’in karşıtı mahiyetindeki bilim dalını kurmamız bir zarurettir.

Şarkiyatçılığın karşıtı gibi görünen Oksidentalizm (Garbiyatçılık) kavram olarak mevcuttur fakat içeriği neredeyse boştur. Öylesine boştur ki bilgisayar yazılımları Oryantalizm ve Şarkiyatçılık kelimelerini doğru kabul ederken Oksidentalizm ile Garbiyatçılık sözcüklerini yanlış bularak altını kırmızıyla çizmektedir. Oksidentalizm bir bilim dalı hüviyetine erişebilmiş değildir. Batı aklına tepkiyle sınırlıdır. Garbiyatçılık neredeyse büsbütün söylemden ibaret bir yanılsamadır. Belki de Oksidentalizm’i Oryantalistler tasarlayıp Batılı olmayan zekâlara kurnazca servis etmişlerdir. Motivasyon ve avuntuya dayalıdır. Oryantalist akılla hesaplaşabilecek ve başa çıkabilecek donanıma sahip değildir. Bir bilim dalı olarak Oryantalizm’e ciddi anlamda karşılık verebilecek akademik çalışmaların bütününe Garbiyatçılık ismi uygun düşse de içerik itibarıyla bir tehdit unsuruna dönüşebilmesi için güçlü bir sistematiğe kavuşturulması gerekmektedir.                      


         

[1] Halil İnalcık, Rönesans Avrupası – Türkiye’nin Batı Medeniyetiyle Özdeşleşme Süreci, sayfa 278, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2014

[2] Zygmunt Bauman, Postmodernizm ve Hoşnutsuzlukları, sayfa 44, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2013

[3] Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, sayfa 21, Ülken Yayınları, İstanbul 1999