Eğitimde Sistem Değişiyor Mu?

Ocak 2018 - Yıl 107 - Sayı 365



        Eğitim ile ilgili çeşitli uygulamalar ile karşı karşıyayız. Bu uygulamalar her ne kadar eğitim sistemi ile ilgili olarak adlandırılıyor ise de yakından bakıldığında bunların sistem düzeyinde müdahalelerden çok küçük değişiklikler olduğu anlaşılabilir. Bir sınavın kaldırılması, çoğaltılması, değiştirilmesi gibi uygulamalar bir açıdan bakıldığında sistem değişikliği olarak görülebilirse de aslında sistemde ciddi bir değişiklik yapmaktan ziyade “geçici” tedbir olarak adlandırılması daha doğru olur. Çünkü eğitim sistemi hâlâ kendi bildiği gibi işlemeye devam etmektedir. Sadece insanların dikkati çekilmekte veya başka bir yöne yöneltilmektedir. Son zamanların popüler (geniş kesimde yankı bulan anlamında) uygulamaları olarak TEOG sınavının kaldırılması, rehber öğretmenlerin isim ve görev değişiklikleri ile ilgili düzenlemeler bu gruptan sayılırlar.

        Eğitim sistemi dendiğinde bir bütün olarak eğitimi etkileyecek yapı anlaşılır. Söz gelimi 4+4+4 bir sistem değişikliğidir, çünkü birçok eğitim uygulamasının nasıl yapılacağı ile ilgili kuralları değiştirmeye yöneliktir. Terim doğru olmakla birlikte bunu başarabilmiş midir, sorusuna olumlu yanıt vermek zordur. Eğitimin içeriğine bakıldığında değişen bir şey yoktur. Olmuş olan olmaya devam etmiştir, hatta 60 aylık çocukların eğitime alınması gibi yanlış uygulamalar sisteme zarar verdiği içini sonradan vazgeçilmiş, esnetilmiş ve değiştirilmiştir. Yani, olmuş olan olmaya devam etmiştir.

        Benzer bir durum bir zamanlar liseler ile ilgili olarak yaşanmıştır. Liselerin zorunlu hâle getirilmesi öngörülmüş ve üç yıldan dört yıla çıkarılmıştır. Bu uygulamanın da bir sistem değişikliği olması beklenmiş, ama sisteme dokunmak bir yana müfredatın sündürülerek bir yıl daha uzatılması dışında bir etkisi olmamıştır. Olmuş olan olmaya devam etmiştir.

        Liselerin dört yıla çıkarılması örneği ilginçtir. Normal şartlarda üç yıllık bir kurumu dört yıla çıkarmak için makul nedenler olmalıdır. Bunun başında şöyle bir düşünce gelebilir: “Okullarda öğretmek istediklerimiz için üç yıl yetmiyor, bunu dört yıla çıkaralım!” Ama kimse böyle bir iddiada bulunmamıştır. Eğitime kendi dinamiklerine uygun bir yol bulunacağı yerde, başka amaçlar eğitime müdahale etmiş ve “eğitimin eğitimcilere bırakılmayacak kadar önemli olduğu” bir kere daha tescil edilmiştir. Bu durum Türk Eğitim Sistemi’nde sık sık karşılaşılan bir durumdur.

        Eğitim dışı amaçlar üç yılı dört yıla çıkarmaya karar verince, eğitim öğrencilere öğretecekleri konusunda bir sıkıntı yaşamadığı için dördüncü yıl ne öğreteceğini düşünmeye başlamıştır. Sonunda, üç yıllık müfredatı lastik gibi çekiştirerek dört yıla uzatma yolunu tercih etmiştir. Bu uygulamaların insanların eğitime ilgileri ve eğitime bakışları üzerinde etkili olduğu muhakkaktır. En azından insanlar eğitimle ilgilenmişler ve “ne oluyor yahu?” diyerek olup biteni anlamaya çalışmışlardır. Ama sistem düzeyinde bir etkisi olduğu pek söylenemez. Zaten kısmen de amaç sanırım insanların eğitimle ilgili olarak konuşmalarının sağlanmasıdır. Çünkü insanlar problem yaşadıklarında onları konuşturursanız, deyim yerindeyse “gazlarını almış” olursunuz. Onlar da en azından bir süre rahatlamış olurlar. Problem açısından bakıldığında ise bu durum problemin çözülmesi anlamına gelmez, çözümün ertelenmesi anlamına gelir.

        Eğitimde sistem düzeyindeki değişiklikler insanların eğitime, öğrenmeye, derslere, öğretmene, okula karşı bakış açılarını değiştirirler. Dolayısıyla öncelikle sistem değişikliği yapmak isteyenlerin daha doğrusu buna girişenlerin zihinlerinde bir amaç, bir hedef olması gerekir. Yani demelidirler ki, “Biz eğitimin, okulun, vb. insanların zihinlerinde şu şekilde yapılanmasını amaçlıyoruz. Bu amaca yönelik olarak da şu uygulamayı devreye sokuyoruz.”

        Böyle bir amaç karşısında karşı olanların da şunu demeleri gerekir: “Biz o amacı doğru bulmuyoruz, şu amaca yönelmeyi öneriyoruz” veya “o amaca o şekilde ulaşılması doğru değildir, şu şekilde ulaşılmaya çalışılması daha uygundur”. Siyasete bulaşmadan konuşarak, gerçek muhalefet böyle bir şeydir: Amacın değil (zaten çoğu zaman amaç halkın yaşadığı problemlerdir ve herkes bu amacı benimser), amaca giden yolların tartışılması. O şekilde muhalefet de mümkün ve hatta gereklidir. Ancak Türkiye bağlamında ne uygulamayı başlatanların bir hedefi vardır (ya da açıkça belirtilmemektedir) ne de muhalefetin ciddi bir önerisi vardır. Çünkü her iki taraf da bilmektedir ki bu durum “miş gibi” yapmak denilen durumdur.

        “Miş gibi” yapmak, gündelik hayatta yanlış anlaşılan ve değerlendirilen bir kavramdır. “Miş gibi” yapmak, gerçek hayatta da eğitimde de çok etkili öğrenme ve değişim yöntemidir aslında. Kişinin olmak istediği kişiymiş gibi davranması olmak istediği kişi olmasını kolaylaştırır. Öğrencinin öğrenmesi gereken konuyu biliyormuş gibi yapması öğrenmesine yol açar, çünkü öğrenmeden “miş gibi” yapamaz. Hatta bir adım ilerisinde genellikle empati denilen bir şey vardır. “Miş gibi” yapabilmeniz için empati kurmanız gerekir. Bilmediğiniz bir şeymiş gibi davranmayı da bilemezsiniz.

        Günümüzde özellikle kişisel gelişimciler “miş gibi” yapmanın olumsuz yanına dikkati çekerler. Gerçekte olmadığı biri gibi davranmanın sahte imajlara yol açacağını ve ilişkileri bozacağını söylerler. Bu durum iki hâlde doğrudur. Bunlardan birincisi kişi için ulaşılabilir olmayan bir durumun “miş gibi” yapılmasıdır. Bu hayalciliktir (İyi niyetli olduklarını varsayıyorum.). İkinci durum ise kişinin gerçekten “miş gibi” yapamaması durumudur. Bu durumda ise yukarıda belirtilen şartlar sağlanamadığı için kişi “miş gibi” davranmayı becerememiş demektir. Kişisel gelişimcilerin vurguladıkları durumlardaki sorun kişinin “miş gibi” yapması değil, karşıdaki kişinin “miş gibi” davranılarak kandırılmasıdır.

        Bir de amaçlı “miş gibi” davranmak vardır.  Bu durumda kişiler aslında olmadıklarını bildikleri kişi olmadıkları gibi yapmaları gerekeni de yapamadıklarının farkındadırlar. Ama yapmak durumunda veya zorunda olduklarını düşünmektedirler. Eğitimde sistem değişikliği yapmaya girişenlerin ve onlara karşı çıkanların durumu budur. Aslında onlar bir tür oyun oynamaktadırlar. Oyun da “miş gibi” yapmak gibi çok yararlı bir etkinlik olmasına rağmen amaçlı bir şekilde başka amaçlarla oynandığında olumsuz bir anlam taşır. Çocukken sizinle oyun oynayan kişiyi seversiniz. Hatta çocuklar kardeş kavramını tanımlarken buna sıklıkla başvururlar: “Kardeş, benimle oyun oynayan kişidir.”. Ama yetişkin hâle geldiğinizde artık “sizinle oyun oynayan kişi” iyi bir anlama gelmez. “Benimle oyun oynama!” denir.

        Tüm bunlar bir yana, insanlar rol yaptıklarında oyun oynuyorlar demektir (Daha doğrusu sizinle “oynuyorlar” demektir.) ve sistem değişikliği yapanların da muhaliflerinin de yaptıkları budur. Ortada ne gerçek ve ortak bir amaç vardır ne de alternatif.

        Daha geniş açıdan bakıldığında şunu söylemek de mümkündür: Bir eylemin amacını merak ettiğinizde “eylemin ne işe yaradığına” bakın. “İşlevselci” denilebilecek olan bu yaklaşım oldukça yararlıdır ve işe yarar. Bu bakış açısı, doktorlar ve psikologlar tarafından iyi bilinir. Bir rahatsızlığı olduğunu iddia eden kişi için bu rahatsızlığın ne işe yaradığına bakmak gerekir. Özellikle psikolojik rahatsızlıklar böyle değerlendirilir ve sorulur “Bu rahatsızlık kişiye ne gibi avantajlar sağlıyor?”. Eğitim uygulamalarına da bu gözle bakmak olan biteni anlamayı kolaylaştırır.

        Yapılanların sistem değişikliği olmadıkları açıktır. Peki, sistem değişikliği nasıl olmalıdır? Bu soruya cevap vermeden önce açıklığa kavuşturulması gereken husus sistemin sık sık değişen bir şey olmadığıdır. Akşamdan sabaha sistem değişmez. Sistem parçalarıyla bir bütün oluşturur ve değişmesi için parçaların buna katılır hâle gelmesi gerekir. Sistemin bir çatısı vardır, kemiği vardır. Bu katı nokta bir miktar esnek olması gerekmekle birlikte aşırı ve ani hareketleri kaldıramaz, kırılır veya “bel fıtığı” olur. Bel fıtığı olmak demek, bir yerlerden patlak vermesi demektir.

        Bu meyanda akla getirilmesi gereken şey gelişmiş sistemlerin fazla değişmemesidir. Sistemler ancak reformlar veya devrimlerle değiştirilebilir. Bir sistem kurulduysa o sistemin yerleşmesine izin vermek, süreçte ortaya çıkan sorunları çözmek gerekir. Bu da sistemin yetkinleştirilmesi demektir. Bu da ancak yetkin bir eğitim anlayışı geliştirilmesi ile gerçekleşebilir.

        Günümüzde insanların zihnindeki eğitim kavramı eğitim derslerinde öğretilen eğitim kavramından çok farklıdır. İnsanlar eğitime sonunda devlet memuru olmalarına yarayacak bir “şey” (Bu şeyin de ne olduğu açık değildir.) olarak bakmaktadırlar. Onlar diploma alıp iş bulmayı beklemektedirler. Üniversite öğrencileri bir şey öğrenmekten ziyade diplomayı alıp gitmeyi eğitim zannetmektedirler. Söz gelimi öğretmenlik formasyonu programlarına katılan öğrenciler, devam etmeye bile gerek görmeden sınavları bir şekilde geçeceklerini düşünmektedirler (Zaten geçinceye kadar sınava girme hakkına da sahiptirler.). Formasyonu aldıklarında da “atanamayan öğretmen” olduklarını iddia etmektedirler. Bu öğrencilerin öğretmenliğe bakışları da almakta oldukları eğitime bakışları da üzerinde durulmaya değerdir.

        Temel eğitim için de durum çok iç açıcı değildir. Öğrenciye eğitim vermeye çalışan öğretmenin uygulamalarını veliler sorgulayabilmekte ve şikâyet edebilmektedirler. Yani veli, eğitimin ne olduğunu öğretmenden daha iyi bilmekte ve öğretmeni değerlendirebilmektedir.

        Veliler öğretmenden bir şey beklememekte ve zaten öğrencinin sınavlara hazırlanmasının eğitimden başka yollarla gerçekleşeceğini düşünmektedirler. İşin kötüsü okullar da böyle düşünmektedir. Okullar ders dışı saatlerde etüt veya çalışmalar yaparak öğrencileri sınavlara hazırlamaktadırlar. Okulun ne işe yaradığını kimse sorgulamamaktadır. 

        Bu toplamdaki insanların eğitime, okula, öğretmene ve hatta sınava bakışları sorunludur. Söz gelimi üst eğitim kurumuna geçişte ne sorulması gerektiği bilinememektedir. Öğretmenler öğrencinin üst eğitim kurumu için neye ihtiyacı olduğunu düşünmek yerine kendi derslerine öğrencinin önem vermeyeceğini düşünerek sınavlarda kendi alanlarıyla ilgili sorular sorulması gerektiğini iddia etmektedirler.

        İnsanlar artık öğrenmenin ne olduğunu bilememektedirler. İnsanların çoğu öğrenmeyi sınavda doğru seçeneği işaretlemek şeklinde anlamaktadır. Çocuğun zihninde bir değişiklik meydana gelip gelmediğini kimse önemsememektedir. Tüm eğitim derslerinde kullanılan meşhur bir öğrenme tanımı vardır: “Tekrar ya da yaşantı sonunda bireyde davranış değişikliği meydana getirmek”. Dersin sonunda, okulun sonunda, sistemin sonunda davranış değişikliği meydana gelip gelmediği kimsenin umurunda değildir.

        Bu örnekler herkesin bildiği gibi çoğaltılabilir. İşin başka bir kötü tarafı da budur: Herkes aslında ne olup bittiğinin, daha doğrusu neyin olmayıp bitmediğinin farkındadır. Ama çözüm bulma konusunda “etrafından dolaşmayı” tercih etmektedir.

        Eğitimde gerçekten bir değişiklik yapılmak isteniyorsa, öncelikle sorunların doğru tespit edilmesi gerekir. Tabii ki eğitim toplumsal bir kurumdur. Yani diğer toplumsal kurumlar ne kadar iyi çalışırsa eğitim de o kadar iyi çalışır. Ayrıca tabii ki eğitim toplumun diğer dinamiklerinden etkilenir. Ve tabii ki insanların eğitimle ilgili çeşitli beklentileri ve amaçları olacaktır. Ancak bu amaçların eğitime mal edilmeden, ayrıca ele alınıp çözülmeleri gerekir. Kişilerin ekonomik sorunlarının eğitim sorunu gibi algılanması eğitimi yolundan saptırır ve çözümü de imkânsız hâle getirir. Eğitimin gerçek sorunu neyse, onu bulup ona çözüm yolu bulmak problem çözmenin birinci aşamasıdır.

        Problemin tespit edilmesi çözümü amaçlayan kişilerin bu problemi çözmek istemeleri durumunda ne yapacaklarının anlaşılması demektir. O zaman çözüm yolları üzerinde konuşulabilir, tartışılabilir, alternatifler geliştirilebilir. Bir adım daha ileri giderek, muhalefet edenlerin de neye muhalefet ettikleri anlaşılabilir.

        Türk eğitim sistemi eğitimi yeniden tanımlamalıdır, okulu yeniden tanımlamalıdır, öğretmeni yeniden tanımlamalıdır, öğrenmeyi yeniden tanımlamalıdır. Bu tanımlar eğitimdeki yeni uygulamalara da yön gösterecektir. Söz gelimi sınıfa internetin sokulup sokulmayacağı bu şekilde açıklığa kavuşturulabilir. Günümüzde öğrencilerine internetten bulduğu filmleri seyrettiren öğretmenler olduğu gibi (MEB’in izin vermediği sitelerden eğitici filmler indirmektedirler.), öğrencilerin cep telefonu kullanmalarını, hatta TV seyretmelerini yasaklayan öğretmenler de vardır. Bu durumun nedeni internetin eğitimle nasıl bağdaştırılacağının bilinememesidir. Çünkü eğitimin ne olduğu bilinememektedir.

        Türk Milli Eğitim Sistemi hem toplumla hem de toplumun kültürü ve geleneği ile uzlaşmak zorundadır. Eğitimin yeniden tanımlanması onun toplumla ilişkisinin de belirlenmesini doğurur.

        Gündelik eğitim sorunlarına doğru yaklaşabilmek için önce doğru yerde durmak gerekir. Doğru yer Voltaire’in dediği gibi doğru tanımlarla başlar.

        Mevlana’nın bir sözü vardır: “Soru da cevap da ilimdendir.”. Bu cümleyi şu şekilde anlamak da mümkündür: Doğru sorunun doğru cevabı olur, yanlış sorunun doğru cevabı olmaz. Eğitimle ilgili doğru soruları sormadığımız sürece yanlış cevaplar üretmeye devam edeceğiz demektir.