Hayal Ülkesinden Bir Tutam Hatıra MAKEDONYA

Kasım 2008 - Yıl 97 - Sayı 255



 

Yalnızca Bir Hafta

Hayal şehir Üsküp…

Çocukluğumun hayali…

Üsküp denince Yahya Kemal, Yahya Kemal denince şiir, şiir denince Ohri ve Struga… Struga şiir akşamları…

Önce bir mavi göl, kenarında yeşil,  başı karlı bir dağ, sahilde yeşillikler içinde şirin evleri ile bir küçük şehir hayal ettim yıllarca hep.  Ve kenarında dünyanın değişik yerlerinden gelmiş bir dolu şair – çoğu bizden – şiir okuyorlar, gâh hüzünleniyor, gâh gülümsüyorlar.

Ben ne şairdim, ne yazar… Orası benim için yalnızca Türk Edebiyatından,  Yahya Kemal’den hatırlanacak bir hayal ülkesi idi…

                                                           ***

Şimdi artık hayal değil…

Elimi uzatınca tutuvereceğim, uzanıp camdan bakınca görüvereceğim…

                                                           ***

Türk Dünyası Gençlik Kurultayına katılıyorum. Önce Üsküp’e,  Yahya Kemal’in şehrine, sonra Ohri’ye, Struga’ya gideceğim.

                                                           ***

İnsan hayal ettiği müddetçe yaşarmış

Ben hayalimi yaşayacağım…(Temmuz 2007)

***

Uçakta yanımda bir hanım oturuyor. Tanıştık. Kazakistan’dan gelen bir judocu imiş, delege olarak katılıyor kurultaya. Yanında da Özbekistan’dan bir sanatçı genç. Selamlaşma ve mutluluğun yanaktaki tatlı yayılışı…

Havaalanına indik:  Büyük İskender Havaalanı.

Burası Büyük İskender’in ülkesi mi? Türk’ün eski (ya da arka) bahçesi mi?

***

şarıda yağmur var.  Biteviye, ince-ince, toprağı doyuran bir yağmur… Yağmur değil rahmet yağıyor.  Kazak hanım,  camdan dışarı baktı, yağmuru gördü, bana döndü ve konuştu:

-Allah’ın nuru… “Hoş gelmişsin” diyor bize…

                                                           ***

Yağmur o gün gece yarısına kadar yağdı. Biz Üsküp’ten, havaalanından,  Ohri’ye gidene kadar.  Aklıma Karacaoğlan takıldı:

            İncecikten bir kar yağar.

            Tozar “Elif Elif” diye…

            Zihnimdeki mısralar dilime düştü:

            İncecikten bir nur (rahmet) yağar,

            Tozar  “Türk’üm Türk’üm”  diye…

                                                           ***      

Havaalanında “Makedonya Türk Birliği Folklor Ekibi” karşıladı bizi.  Ellerinde Türk bayrakları… Tertemiz bir Türkçe ve türküler ile… Kızlar incecik belli, cepkenli, bellerinden aşağı dökülen yeşil fistanlı-şalvarlı… Yüzleri ay, yanakları taze gül goncası gibi parlıyor. Yaşları 15-16 ya var ya yok.  Dilime bir türkü düşüyor: Hey onbeşli onbeşli Türk’ün (Tokat) yolları taşlı… Gençlerin uçuk yeşil kıyafetleri, gönlümde tomurcuklar gibi açıyor. Göveren gençlerin kıyafetleri mi,  Dünya Türk Gençliği mi(?) belli olmuyor.  Davul vuruyor, keman inliyor, klarnet çalıyor, davul coştukça coşuyor. Müziğe dayanamayan Işıner ortaya fırlıyor. . Davul coştukça o da coşuyor.  Ortaya biri daha fırladı.   Kollar havada, bilekler bir aşağı, bir yukarı, omuzdan sert hareketlerle dönüyor. Dizinin üstünde uçup zıplıyor, coştukça coşuyor. Elleri Şeyh Şamil gibi. Döndükçe dönenler,  alıcı kuşlar gibi süzülüp,  sert vakur bir yüz ile bir kartalı andırıyorlar. Ortaya fırlayan ikinci kartal Tataristanlı Gamil… Ortada dönen,  kartal gibi süzülenler Tataristan Türkü ile Işıner mi(?),  Türk’ün adaleti mi (?), ordusu mu,  (?) belli olmuyor.  

şarıda yağmur yağıyor, ama kimse aldırmıyor. Davul vurdukça vuruyor, hızlandıkça hızlanıyor, vuran tokmak davulun mu (?),  göğüs kafesime çarpan yüreğim mi ayırt edilmiyor.

            Ohri göl kenarında, bir dünya cenneti. Yüksek dağlar, üstünde orman, yeşil dağlarla göl arasında süzülen bulutlar ve gölden yükselen beyaz tül gibi bir sis… Tıpkı hayalimdeki gibi. Bu görüntü hayal mi, fotoğraf karesi mi, ressamın tuvali mi? Aslında hepsi…

Birden göğsüme bu sızı giriyor, nefesim bıçak gibi kesiliyor, omuzlarıma bir ağırlık çöküyor. Kurşun gibi, tonlarca.  Sebebini çözüyorum ardından. Atalarımın kanlarını dökerek, kan ile sulayarak fethettikleri, camiler-hanlar-köprüler- ve erenler ile kurdukları, bezedikleri bu toprakların elden çıkmış olması, bu toprakların vize ile girilebilen bir yabancı (!) ülke olması, gözümün önündeki hayal güzelliği yeniden sis perdesine sarıyor. Sisler yalnızca bulutların, yağmurun, ormanın, gölden yükselen buharın sisi değil,  gözümün önüne yerleşmiş olan sulu bir sis perdesi…

                                                           ***

Burası yabancı bir ülke mi? Pazaryerinde –Türk pazarı diyorlar - kızıma tembihliyorum:  “Elimi bırakma, kaybolabilirsin. Burası yabancı bir ülke!.” Cevabı,  bizi duyan bir pazar esnafı veriyor, hem de temiz bir Türkçe ile: “Yabancı ülke ne demek! Burası da Türk ülkesi ablacığım”.  Bu güzel Türkçe sözler,  şiir gibi, şifa gibi geliyor bana.

Evet, burası Türk ülkesi, Türk toprağı. Bahçesinde meyve ağaçları olan,  “gözü gören- eli erenin hakkıdır”  diye daldan sarkan eriklerin ikram edildiği, gelinlere çeyiz serilen, Türkmen gelinliği giydirilen bir Türk toprağı.

                                                           ***

Makedonya Büyük İskender’in toprağı. Havaalanının adı da aynı: Büyük İskender Havaalanı. Bir yazıdan hatırlıyorum: İskender’de Türk’tü”.  Öyle midir? Tarihçiler cevaplayabilir. Ama imkânsız değil. Genç yaşında dünyayı fethetme hayali kuran tek Türk o değildi, böyle büyük hayalleri de anca Türkler kurabilirdi:  Attila, Tuğrul bey, Alparslan, Fatih gibi. Aklıma Kanuni geliyor: Ömer Seyfettin’in “Kızıl  Elma”  hikâyesindeki: “Kızıl elma, benim bile hayal edemediğim bir  hedeftir” deyişi.   

Şimdiki Makedonlar kimler? Bulgarlar, Macarlar, Finliler, Kızılderililer, hatta Basklılar hatta Galyalılar (Asteriks’in bölgesi) gibi,   aslını unutmuş, unutturulmuş Türkler mi?

Elimde bir bilgisayar çıktısı ve içinde de birçok bilgi var: 1945 sonrası Komünist Yugoslavya’da etnik olarak karışık olan nüfusu üçlü bir sisteme göre sıralamışlar: Halklar, milletler ve etnik gruplar. Makedonlar halk grubuna, Türkler, millet grubuna dahil edilmiş  (Arnavutlar da).  Bu gruplama, üstünde durulması ve tartışılması gereken bir sınıflama…

Bu topraklar ne kadar Türk? Makedonya ve Balkan Türklüğü 378 yılında Hun Türklerinin buraya ayak basması ile başlar (1630 yıllık bir tarih).  Osmanlı’dan önce buraya Hun, Avar, Bulgar, Oğuz, Peçenek, Kuman (Kıpçak) Türkleri gelirler. Buna Vardar Türkleri de dahil olur. Vardar Türkleri ya da Vardaryot’ların ayrı bir Türk boyu olmadığı belirtiliyor.  Vardar Türkleri aslında IV-IX yüzyılları arasında  (bazı yerlerde 830 yılı deniyor.) Balkan yarımadasının en güney noktasına kadar inen Hun, Avar, Bulgar ve Oğuz Türklerinden kalan küçük grupların,  Bulgar hududunu güvenceye almak için Bizans tarafından birleştirilmesi ile (14.000 Türk’ün)  meydana gelen bir Türk grubu veya topluluğu olduğu belirtiliyor. Vardar Türkleri burada Bizansın sınırlarını koruyan, onlara vergi vermeyen,  bilakis para alan bir pozisyondadır.  Vardar ırmağının değişik bölgelerine (Ege havzası, Strymon ırmağı, Doyran gölü) yerleştirilen bu Türkleri Bizans’ın oluşturduğu ve onlara Vardaryot (Vardarlılar) ya da Vardar Türkü adını verdiği belirtiliyor.

Tarihte Vardar Türkleri için “haşin bir millet”, “yiğit ve cengâver bir millet” ifadesi kullanılmış.

İşte Makedonya-Balkan topraklarında yerleşen bu Türkler, tarihin akışını,  bu bölgenin kaderini etkilemişler ve sonradan gelen Osmanlı Türklerinin bu topraklarda 550 yıl kalmasının bir diğer sebebi olmuşlar. Çünkü bu topraklarda kalan boylar,  diğer gruplar gibi önce Hıristiyanlaştırılıp sonra slav ya da Rumlaştırılmış dahi olsalar, Osmanlılar buraya gelene kadar Türkçe konuşmuş,     din ayinlerini Türkçe yapmış, edebiyat-sanat-folklor-müzik ve diğer kültürel unsurlarında Türklüğü korumuşlar. Halen de Makedonya’da Türk boylarından kalan efsanelere rastlanmakta imiş.

Bu topraklarda Osmanlı ile beraber göç ettirilen aileler özellikle seçkin beyliklerden-beylerden seçilmiş ve bu aileler de hiç mola vermeksizin bu bölgelerin 550 yıl Türk kalmasına öncülük etmişler. 1912’ye kadar, Balkan faciasına kadar da bu bölgelerin nüfusunun  %50 sini biz oluşturmuşuz. Kurtarıcı gibi geldiğimiz bu topraklardan facia ile geri çıkarılışımız olmasaydı, dünya tarihî acaba nasıl şekillenirdi? Tahayyülü bile “ahh!” dedirtiyor.

                                                           ***

Kurultayın birinci günü, güzel bir açılış ile mutlu oluyoruz. Makedonya’daki Türk toplulukları,   gençleri, bizleri Türk dünyasını ağırlamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Güzel konuşmalar dinliyor ve bazı cümleleri not ediyorum. Azerbaycan’dan milletvekili Ekrem Abdullayev’den: “Türk Dünyası güneş gibi doğacak, güneş ne demek, ufuk ne demek, dünya o zaman görecek”.  Makedonya TDP Başkanı Dr Kenan Bey; “Tarih üstüne düşeni yapar. Tarih her zaman istekler doğrultusunda gerçekleşmez. Biz sınırları kapatmadık. Gönlümüzde tek toprak olarak addediyoruz.”

Makedonya Meclis Başkanı: “Türkçe öğreneceğim. Bu dili bilmediğim için üzgünüm ve özür diliyorum.”  Ve Türk Dünyasının ilk aksakallı seçilen Başkanımız Nuri Gürgür: “Türk dünyasının geleceği, geçmişinden daha zorlu, çetrefil, karanlık olmayacaktır. Çok zorlu dönemleri geçtik. Önümüz daha aydınlık” diyor ve “yerel olmadan evrensele gidilemez” diye de ilave ediyor.

Dünyada benzeri olmayan (Dünya İngiliz-Alman-İspanyol gençleri kurultayı yok) bu kurultayın onüçüncüsünü yapıyor olmak, toplantıdaki herkesi mutlu ve umutlu yapıyor. Gönüller bir,  uzaklar yakın oluyor. Kırk ülkeden, altmış teşkilattan gelen delegeler ile on milyon km2’lik bir coğrafya ile dünya adetâ Türk Dünyası hâline geliyor.

Sonra gösteri başlıyor. Sibirya’nın şaman Türklüğünden kutsanmış sular serpiliyor etrafa… Başkurt sanatçısı flütünü üflüyor. Ses flütten değil, Orta Asya’nın uzak bozkırlarından geliyor. İnce, rüzgârla dağılan, dağların-yaylaların-vadilerin-kuytuların geçitlerinden geçip gelen, rüzgarın sesi ile karışan nağmeler… Ağıt mı? Hayır. Hüzün mü? Evet. Ama gelecekten ümidini kaybetmemiş nağmeler, kartalların - şahinlerin kanatlarının havada, atların toynaklarının toprakta çıkardığı sessiz yürüyüşün nağmeleri. Ne sevinç, ne ağıt… Yalnızca Türk’ün geçmişten günümüze uzanan vakur-şanlı-ama hüzünlü hayatının rüzgâra karışş çığğı… Başkurt’un, yalnız Başkurdistan da değil, Bozkurt olan tüm Türklerin dünyadaki çığğı…

Türk Dünyası müzik topluluğu sahne alıyor sonra:

Dillerde Süyüm Bike…   Bu ağıt nereden geliyor? Kazan’dan. “Gel Süyüm Bike, gel, gel…”  “Sahnede inleyen Feryal. Onu çağırıyor:   “Gel, gel… Bana,  yanıma, yuvama, ocağıma, memleketime… Kurultayıma gel…”

“Ey güzel Kırım… Sularını içe içe doyamadım ben.” Sahnede bir Tatar kızı, süzülüyor, gözleri yerde, eller semaya mı açılıyor,  toprağa mı? Yürüyor mu, süzülüyor mu? Ayakları sürükleniyor mu,  kayıyor mu, parmak ucunda mı dolaşıyor? Ellerinin ahengini kuşların kanadı kıskanıyor, inci dişini istiridyeler,  hilal kaşlarını ay kıskanıyor. O sadece gülümsüyor ve yanında kartal gibi seken erkeğe değil, yere bakıyor.

Kim demiş Türkler parçalanmış, kim demiş Kazak ayrı, Kırgız ayrı!. Gelin bizi görün”  diyor bu gençler, “ellerimizi görün”, “Turan Yurt’u” söylerken salonu görün”, “göğ