CENGİZ AYTMATOV’UN “TOPRAK ANA, ELVEDA GÜLSARI ve GÜN OLUR ASRA BEDEL” ROMANLARINDA İNSAN VE MEKÂN İLİŞKİSİ

Eylül 2008 - Yıl 97 - Sayı 253



 

 

Cengiz Aytmatov, Türk ve Dünya edebiyatının önemli isimlerinden biridir. Dünyada önemli gelişmelerin yaşandığı bir dönemde, geçmişle hazır arasındaki ilişkileri başarı ile yakalayan ve bu ilişkilerden önemli sonuçlar elde eden Aytmatov, eserlerinde insanı kendi çevresi içinde ele alarak, çevrenin insan üzerindeki etkilerini somutlaştırmıştır. Aytmatov’un eserleri, her zaman büyük bir ilgi görmüş, hem kendi, hem de dünyanın birçok ülkesinde geniş bir okuyucu kitlesine sahip olmuştur. Özellikle romanlarında insanı merkeze almış, insan ve mekân ilgisini başarıyla gerçekleştirilmiştir.

Roman, belli bir mekânda gelişen olayları,  kişi ve zamana bağlı olarak ele alan gerçekçi bir edebi türdür. Romanın kişileri olayların gerçekleşmesini sağlamanın yanında, belirli bir sosyal sınıfı ya da eğilimin özelliklerini taşır. Olay ve zaman, romanın diğer unsurlarını tamamlar veya belirler. Romanda ele alınan her bir olay, roman kişisinin farklı bir yönünü ortaya çıkarırken, zaman da olayın somutlaşmasını ve sürecini ortaya koyar.

Romanda olayların geçtiği, kahramanların yaşamlarını sürdürdüğü önemli unsurlarından bir diğeri de mekândır. Mekân, olayın kavranmasına, sunulmasına yardımcı olan önemli bir unsurdur. Onun içindir ki romanda mekân tasvirleri, olayla ve olayın kişileriyle ilgili ipuçları verir.

Cengiz Aytmatov’un mekân ve insan ilişkisini başarıyla kurulduğu romanlarından Toprak Ana”, 1963’te yayımlanır. Yazar bu eserinde, İkinci Dünya Savaşında kocasını ve üç oğlunu cepheye gönderen Tolganay’ın yaşadıklarını konu edinir. Tolganay, yüreği insan sevgisiyle dolu, güçlü bir kadındır. Bir hasat mevsiminde karşısına çıkan Savankul’la evlenir: “Savankul, yukarı Talas’tan bizim oraya ırgatlığa gelmişti. … On dokuzunda çiçeği burnunda bir delikanlıydı. Sırtına giyeceği bir gömleği bile yoktu, çıplak omuzlarının üstüne koyduğu eski bir ceketle gezerdi hep.” (Aytmatov, 1990: 134). İkisinin ekip biçecekleri ve kendilerine ait bir tarlalarının olmasından başka bir dilekleri yoktur. Birlikte çalışıp, birbirlerine destek olan çift çok mutludur. Savankul bu mutluluğu şöyle ifade eder:

“-Ey, güneş, bu karımdır benim! Görüyorsun ne kadar güzel! Öyleyse yüzgörümlüğü için ışıklarını gönder, aydınlat bizi.”(Aytmatov, 1990: 136)

Tolganay ve Savankul’un üç erkek çocukları olur. Büyük oğulları Kasım, babası gibi biçerdöver sürerken, onun küçüğü Muslubeg, çiftliğin komsomolunda sekreter olarak çalışır. En küçükleri Caynak da şehirde öğretmen olmak için okumaktadır.

Kasım, Aliman adlı güzel bir kızla evlenir. Tolganay gelişmelerden çok mutludur. Günler bu şekilde geçerken, II. Dünya Savaşı patlak verir.  Çevredeki köylerden gençlerle birlikte Kasım da askere çağırılır. Onun ardından Savankul ve Muslubeg’de askere giderler. Evde sadece Tolganay,  Aliman ve Caynak kalmıştır. Artık tüm köylüler cephedeki askerler için çalışmaktadır.

Savaş bütün hızıyla sürerken, Caynak da evdekilerden habersiz askere gider. Savaşın sebep olduğu açlık ve sefalet köylüleri zor durumda bırakmıştır. Bir gün Savankul ve Kasım’ın cephede şehit oldukları haberi gelir. İki kadın da bu haberle yıkılırlar. Bir süre sonra Caynak’ın da savaşta kaybolduğu haberi alınır. Tolganay ve Aliman artık birer dul kadındır. Kocasını kaybeden Aliman için Tolganay çok üzülmektedir. Çünkü Aliman kendisini çok yalnız hissetmektedir. Köylerine gelen bir çobanla Aliman arasında meydana gelen yakınlaşma sonucunda Aliman hamile kalır.

Köyde dedikodular ve karalamalar başlar. Her şeye rağmen Tolganay gelinine sahip çıkar. Aliman’ın karnının şişmesini görmemezlikten gelir. Aliman bu halinden çok utanmaktadır. Köydeki dedikodulardan kurtulmak için ailesinin yanına gider. Bir müddet sonra orada da tutunamayarak geri döner. Tolganay, gelininin geri dönüşüne memnun olur.  Bir gece Tolganay Aliman’ın doğum sancıları çektiğini görür. Doğumda zorlanan Aliman’ı kasabaya götürmeye çalışırken, çocuk doğar ama Aliman ölür.

Tolganay, toprağı seven, kendisini üretme coşkusu içinde hisseden ve bu coşkuyu her vesile ile gösteren biridir.  Sadece kendi sorunları ile uğraşmakla kalmayıp, kendisiyle aynı kaderi paylaşan diğer köylülerin dertleri ile de ilgilenir, çözmeye uğraşır. Savaşın getirdiği sıkıntı ve yokluklara direnirken, her türlü acıyla yüzleşir.

Toprak Ana romanı, insanla toprak arasındaki kaynaşmayı anlatıyor. Diğer bir söyleyişle insan-toprak benzerliğinden hareketle bu iki ezeli dost arasındaki gizli ve açık işbirliğini ortaya koyuyor. Aytmatov, olayları ömrünün sonunda toprakla dertleşen Tolganay’ın dilinden anlatır. Toprak verendir, hayata bağlayan, bazen küsen, bazen de umutlandırandır. Tolganay, toprakla dertleşir, onunla söyleşir. Her türlü değişim toprakla birlikte ele alınır ve anlatılır. Tıpkı geçmişle ilgili hatıralarda olduğu gibi.

“- Merhaba, tarla! Diye seslendi yavaşça.

-Merhaba, Tolganay! Demek geldin. Daha kocamışsın, saçların ağarmış. Elinde de baston var.

-Nasıl yaşlanmayayım? Aradan bir yıl geçti sen de bir hasat daha yetiştirdin. Bugün ölenleri anma günü.” (Aytmatov, 1990:131)

Romanda mekân unsurları ele alınırken, böyle bir mekânda yaşayan insanın davranışları, duygu dünyası hakkında ipuçları elde ederiz. İnsanlar tarımla uğraşmaktadır. Tarımın belirleyici mekânı da tarlalardır. Bu iki unsur roman boyunca sıkça karşımıza çıkmaktadır.  “Tarlalarda insan sesleri kesilmiş. Ne köy yollarında tozu dumana katan kamyonlar var, ne de uzaklarda parlayan biçerdöverler… Sürüler başak otlamak için tarlalara salınmamış.

Boz renkli şosenin ötesinde sonbahar kırları uzanıp gidiyor. Gökyüzü sessizce ilerleyen dumanlarla kaplı. Derken bir esinti çıkıyor ve önüne kattığı çerçöpü sessizce ırmağa doğru sürüklüyor. Sabah ayazı yemiş ot kokusu yayılıyor çevreye. Tarlalar hasattan sonra dinlenmektedir. Çok geçmeden kötü havalar başlar yağmurun arkasından gelen ilk kar toprağı örterken bora fırtınaya karışır. Ama şimdilik öyle bir şey yok.” (Aytmatov, 1990:131)

Toprağın insanla bu kadar yakın ve birbiri içine geçmiş haline başka bir yerde rastlamak mümkün değil. Aytmatov insanın toprakla bütünleşmiş halini romanın her sayfasında hissettirir. Tolganay’ın toprakla ilişkisi çocukken başlar. Bunu tarla ile konuşurken kendi ağzından öğreniriz: “…Beni buraya getirirler, bir tınazın dibindeki gölgeye oturturlardı. Ağlamayayım diye de elime bir dilim ekmek tutuştururlardı. Biraz büyüyünce ekinlere bekçilik etmeye başladım.” (Aytmatov, 1990:133)

Yaşadığı mekânın insanı biçimlendirme ve şekillendirmedeki rolünü anlatıma dayalı eserlerin hemen hepsinde görmek mümkündür. Toprak Ana romanında ise bu daha belirgin bir şekilde karşımıza çıkar. Romanda her türlü değişme ve gelişme, mekân ve insan ilişkileri ile birlikte ele alınmaktadır. Tolganay’ın çocukluk yılları, yaramazlıkları, ilk aşkı ve bu aşkın başladığı mekân bütün canlılığı ile gözler önüne serilir. “Bir hasat mevsimi Savankul’la karşılaşğım zaman tam on yedi yaşındaydım.” (Aytmatov, 1990:133) Bu aşka “mavi, dupduru gökyüzü altındaki toprak daşahit olmuştur. Tolganay ve Savankul arasında başlayan aşk evliliğe gider. Tolganay, bu günlerin başlangıcını bize şöyle anlatır: “Yaşamımızda düşlediğimize ermiştik Savankul&rs