ELVEDA GÜLSARI ROMANINDA DEĞER ÇATIŞMALARI

Eylül 2008 - Yıl 97 - Sayı 253



 

Elveda Gülsarı romanında yaşadığı zaman dilimine ayak uyduramayan, kendi doğruları ekseninde bir yaşama tarzına göre davranışlarını yönlendiren, önceleri at yetiştiricisi, sonraları da koyun çobanı olan Tanabay’ın atı Gülsarı ve yakın çevresi ile örülmüş dünyası anlatılmaktadır. Tanabay, II. Dünya Savaşından sonra köyünde kendi hâlinde yaşayan bir emekçidir. Günlük hayatını ailesi, hayvanları, atı (Gülsarı) ile birlikte geçirmektedir. Yaşadığı zaman dilimiyle ve insanlarla, hayatı yorumlama ve dünyaya bakış açısından, problemi vardır. O hâlâ savaş yıllarının öncesindeki hayatını sürdürmektedir. Oysa savaştan sonra yaşadığı coğrafyanın şartları ve insanları değişmiştir. Dolayısıyla, çevresindeki insanların değerlere bağlılığında da inanılmaz farklılaşmalar meydana gelmiştir.

Savaş sonrasındaki hayatında at yetiştiriciliğine başlayan Tanabay, Gülsarı ile birliktedir. Bir müddet sonra Gülsarı’yı elinden alırlar. O da koyun çobanlığına verilir. Bu durumu istemeyerek kabullenen Tanabay,  Gülsarı’nın yaşadığı acıları yüreğinde hisseder. Gülsarı’nın iğdiş edilmesi ile onun asi ve hırçın kişiliği ile parti üyelerine gösterdiği tepkiden dolayı partiden ihracı yaşanan acı günlerdir. İki sevgili dost, acılar yumağından sonra, özellikle Gülsarı’nın ömrünün son günlerinde yeniden birleştirilirler. Ama artık yaşanacak güzel günler azalmıştır.    

Tanabay ve Gülsarı roman boyunca yönlendiren, davranışları veya yapıp – etmeleriyle kendi hayatlarını düzenleyen birer varlık olarak karşımıza çıkmazlar. İkisi de önemli noktalarda merkezî güç tarafından haklarında karar verilen pasif birer varlık durumundadırlar.  Gülsarı da, Tanabay da gençlik yıllarında gözdedirler. Roman; Tanabay ve Gülsarı perspektifinden geçmiş güzel günlerin hatırlanmasından Gülsarı’nın ölümüne kadar geçen süreyi bu iki kişiliğin (insan ve hayvan) yaşadıklarından hareketle dikkatlere sunar.

Asabi ve aksi bir kişiliği olan Tanabay, ideal olarak benimsediği düşüncelerinden ne pahasına olursa olsun, en yakınlarının mahvını bile hazırlasa, asla vazgeçmez. Bu bakımdan rejimin büyük savunucularından birisi durumundadır. Ancak ilerleyen zaman ve yaşanan olaylar, gerçeğin onun zihninde canlandırdığı gibi olmadığını gösterir. Bütün yapıp – etmelerini çıkarları yönünde gerçekleştiren insanlar onun ideallerinin yıkımına da neden olurlar. Gülsarı’nın, en iyi zamanında kolhoz tarafından elinden alınması, hatta iğdiş edilmesi de bu bağlamdadır. Şimdi Tanabay'ın yaşadığı değer çatışmalarını romandan hareketle görmeye çalışalım.

 

Gülsarı’nın Son Günleri – Hayatın Acımasız Yüzü

Roman yaşlı at ile bir ihtiyarın harap bir köylü arabasındaki birlikteliği, daha doğrusu perişanlığı ile başlar. Tanabay'ın arkadaşı Çoro ölmüş, yaşlanmış, işe yaramaz sınıfına girmiş Gülsarı kendisine teslim edilmiştir. Tanabay'ın Gülsarı ile uzun bir zaman diliminden sonra yeniden karşılaşması, Tanabay'ın yapıp - etmelerinin büyük bir kısmını yüksek değerlerden yana gerçekleştirdiğini göstermesi bakımından önemlidir:

"Tanabay, ahırlara doğru yollandı, avluda Eşkingidişli'yi görünce de, yüreği acıyla burkuldu. 'Yeniden karşılaştık, öyle mi?' dedi kendi kendine, ihtiyar ve yorgunluktan iyice tükenmiş olan aygıra bakarak. Lakin bu hâlini bilip de göz göre göre atı reddetmeye yüreği dayanmadı, alıp birlikte evine götürdü." (Aytmatov, 2005: s.16).

Tanabay, çıkarlarını ve rahatını düşünen bir insan olsaydı, Gülsarı'yı reddederdi. Ancak, güzel günlerin anısını yaşatmak, daha doğrusu vefa duygusu gibi bir yüksek değer, çıkar duygusunun önüne geçmiştir. Romanın bu ilk bölümde Tanabay'ın Gülsarı'ya karşı davranışları, bir at yetiştiricisinin veya bir at arabası sürücüsünün davranışlarından çok, eski bir dostuna sahip çıkan, onu yaşamak ve ayakta durmak konusunda teşvik etmeye çalışan bir insana özgüdür. Bunlar dolaysız yapıp - etmelerdir. İçten gelen duygularla şekillenmiştir. Gülsarı, ölüme yaklaşş ve yolda kalmış hâliyle terk edilebilirdi. Ancak Tanabay’ın yüksek değerlerle şekillenmiş kişiliği buna izin vermez. Onunla konuşurken bir dostuyla konuşuyor gibidir: 

“- Kalk ayağa, kalk!

Diye bağırdı ve elindeki dizgin kayışları ile atın kafasına vurdu. Sonra da ona vurduğundan dolayı kendi kendine kızarak bağırmaya devam etti:

Ne yapıyorsun, ne halt karıştırıyorsun, anlamıyor musun? Kendini ölüme mi hazırlıyorsun? Seni burada bırakmam! Buna müsaade etmem! Kalk, kalk ayağa,  kalk dedim hele!

Atı yelesinden tutmuş çekeliyordu.

Gülsarı, aşırı bir çaba harcayarak doğruldu, zorlukla inildedi. Karanlık çoktan bastığı hâlde, Tanabay atın gözlerine bakmaya cüret edemiyordu. Onu durmadan okşuyor ve elleriyle yokluyordu.” (2005: s.42).

Bu satırlarda yer alan “gözlerine bakmaya cüret edemiyordu” ibaresi, sevginin boyutunu gözler önüne sermesi bakımından son derece önemlidir. Tanabay, Gülsarı’nın ölüme yaklaşş hâliyle karşılaşmak dahi istemiyordu. Oysa başkalarının Gülsarı’ya bakışı oldukça farklıdır. Yolda kalmış Gülsarı ve Tanabay ile karşılaşan bir kamyonun şoförü, Tanabay’a Gülsarı’nın artık bir kadavraya dönüşğünü, bir leş olarak köpeklere terk edilmesini, kendisinin kamyona binip evine dönmesi gerektiğini söyler. Şoförün bu yapıp – etmeleri, davranış değerleri ve araç değerleri çerçevesinde değerlendirilebilecek niteliktedir. O, hayata toplumun yapılır – yapılmaz dediği açılardan bakan, yapıp – etmelerini de buna ve çıkarlarına göre yönlendiren bir insandır.

Halbuki Tanabay’ın toplumun benimsediği davranış değerleri ve kendi çıkarları umurunda bile değildir. O, eski bir dostuna sahip çıkmaktadır. Onun yanında, vefasını, dostluğunu ortaya koymaktadır. İşte Tanabay’ı normalin dışında yapan da bu farklılığıdır.  Ancak Tanabay’ı toplum dışına iten nedenlerden biri de zamanın gerisinde kalışıdır. Bunu da aynı kamyonun şoförünün ağzından duyarız:

“- Burada her şey şu yaşlı, lagar beygire bağlı, onun yüzünden olup bitiyor. Şimdi birader, teknik her şeye hâkim durumda. Savaşta bile durum öyle. Böylesi ihtiyarlarla atların da sonları geldi artık.” (2005: s.45).   

            Roman işte bu harap - yıkık manzaradan, bir bitiş – tükeniş anından geçmiş günlere bakış çerçevesinde şekillenir; ölme anı yaklaşş olan Gülsarı'nın gençliğinden hâle kadar bir süreyi hatırlama tarzında kaleme alınır.

 

Tanabay: İdealizmden Asiliğe

Tanabay’ın geçmişin hatırlanması çevresinde dikkatlere sunulan hayatında, iç dünya ve idealler bakımından, değişmiş bir yapı ile karşılaşırız. Bu farklılaşmayı “insanca” duygular ve yapıp – etmeler meydana getirmiştir. Şimdi, Gülsarı ile ve Gülsarı’sız hayatında, bu değişimi romandaki gelişmeler eşliğinde izleyelim.  Elveda Gülsarı romanında zamanın ve mekânın getirdikleri çevresinde yaşayışı düzenlemek zorunda olan insanların dünyası sergilenmektedir:

“Oralarda sık sık kar yağar, uzun süre yerlere yapışıp kalırdı. Atlar, yeni biten otları bulup çıkarmak için ayakları ile karları eşeleyip açıyorlardı. Çobanların elleri ve yüzleri rüzgârdan iyice meşinleşmiş, kararıp sertleşmişti. Artık keçe çizme giyiyor ve kocaman bir kürke sarınıyordu. Daha çok geceleri üşüdüğünden dolayı, Gülsarı'nın sırtına kalın bir post örtüyordu. Soğuk ve don yapan gecelerde sürüyü rüzgâr görmeyen dar bir yere sokuyor, atlar birbirine iyice sokuşup sıkışıyorlar, sırt ve sağrıları kırağıyla örtülmüş olarak güneş doğuncaya kadar orada duruyorlardı." (2005: s.28).  

Bu durumda Tanabay, kolhozun çıkarlarını düşünen birisi olarak değerlendirilebileceği gibi, yüreğindeki sevgi ile hayvanları korumak güdüsü ile davranışlarını yönlendirmiş olarak da düşünülebilir. İşini başarı ile gerçekleştiren Tanabay, romanın daha sonraki bölümlerinde kendisine teslim edilen koyunları korumak için de aynı davranışları ve aynı fedakârlıkları sergiler. Ancak burada elde ettiği başarıyı, koyunların korunması konusunda, eldeki imkânların da kısıtlı olmasından dolayı, gerçekleştiremez. Koyunları telef olduğu için büyük acı yaşayan Tanabay, kendi çıkarlarını göz ardı etmeyi ve kolhozun adamına (Bektay) dolaysız tepkiyi de bu nedenle gerçekleştirir. .

Tanabay'ın Gülsarı'yı eğere alıştırması aşaması da, hürriyetin hayatın kuralları ile çerçevelenmesi bakımından önemlidir. Burada Gülsarı, yazar tarafından bir insan hüviyetine dönüştürülmüş, duyguları ve çektiği acılarla birlikte karşımıza çıkarılmıştır:

"Önünden ardından birtakım kemerler ve kayışlar geçirilip sıkıldı, öyle ki, bu sırada bir yandan öteki yana sallanıyordu. Lâkin bu sırada bunların hiç bir anlamı yoktu onun için. Bütün bunların hepsi ancak burnundaki sersem edici, tasavvur edilmez acıdan ibaretti. Gözleri dışarıya uğradı. Ne kıpırdayacak ne de soluk alacak hâli yoktu." (2005: s.36).

Gülsarı'nın bu ve benzeri çektiği acılar, onun eğitimi açısından, toplumsal kıymeti açısından oldukça önemlidir. Sanki çekilen bütün bu acıların, Tanabay ve çevresinin şu sözlerini hak etmek için yapılmıştır:

"Eyer altında belli bir amaca doğru, düzenli bir tempo ile öylece gitmeyi öğrendi. İnsanlar onun bu gidişine bakıp şaşarak birbirlerine:

Şunun sırtına bir dolu su kovası koy, bir tek damlası bile dışarı taşıp dökülmeyecek." (2005: s.39).

Bu yargı, davranış değerlerinin en üst noktası durumundadır.  Burada, eski bir yılkı çobanının Tanabay’a söylediği sözler de, verilen emeklerin karşılığını sunar niteliktedir:

“- Teşekkür ederim oğlum, iyi eğittin onu, düzenli alıştırdın. Senin bu Eşkingidişli’nin yıldızının nasıl yükseldiğini göreceksin!” (2005: s.39).

Tanabay ve Gülsarı’nın dinlenmelerinden, yeme – içmeye kadar, bütün tavır ve davranışlarında birbirine bağlılıkları hissedilir. Aşağıdaki satırlar bu bakımdan dikkat çekicidir: 

Tanabay, Eşkingidişli’ye yanaştı, boynunu okşadı ve elini sırtındaki ter örtüsüne doğru kaydırdı:

-Biraz serinledin, ferahladın mı hele? Yorgun musun? Ben de yorgunum, çarpılmış gibiyim. Bana öyle eğri eğri