Ebru Sanatının Önde Gelen Ustası Hikmet Barutçugil: “Ebru, Yaratılmış Güzellikleri Taklit Ederek Yaradan’a Yaklaşmaktır.”

Aralık 2017 - Yıl 106 - Sayı 364



Geleneksel Türk İslam sanatlarından olan “ebru” ile ilgili olarak, bu sanatın günümüzdeki en önemli temsilcilerinden biri olan Hikmet Barutçugil hocamızla, ebru sanatı üzerine konuştuk.

***

- Hikmet hocam, ebru denildiğinde Türkiye'de ilk akla gelen sanatkârlarındansınız. Güzel olacağına inandığım sohbetimize dilerseniz şu soruyla başlayalım: Hikmet Barutçugil kimdir? Bu sanata ne zaman, nasıl, nerede başlamıştır?

- 1973. Güzel Sanatlar Akademisi'nde başladım. Hiç düşünmediğim, hayal bile etmediğim bir başlangıç, tesadüf belki. Aslında biz şu kelimeyi yanlış kullanıyoruz. Tesadüfü Türkçeleştirip “rastlantı” dediler. “Rast” kelimesinin sözlükteki karşılığı; dosdoğru, düzgün, olması gereken. Sırât-i Müstakîm. Evden çıkarken işin rast gitsin oğlum der annem, balıkçıya rastgele kaptan, diye seslenilir. Bu rastlantı (tesadüf) gitsin demek değil, doğru gitsin, en iyisi olsun. Bir alt kademedeki manası da kaderdir.

Yani ben kader eseri, (tesadüfen) Devlet Güzel Sanatlar Akademisi, UESYO (Uygulamalı Endüstri Sanatları Y.O.)’da Tekstil Bölümünde eğitime başladım. İlk yıl talebesi olduğum rahmetli hocam Prof. Emin Barın yazı dersine geliyordu. Latin alfabesi öğretiyordu. Ama kendisi aynı zamanda Arap alfabesinin de iyi bir ustasıydı. Bize eski sanatlara olan ilgisizlikten tatlı tatlı yakınıyordu. O yıllarda bunlarla uğraşmak ayıptı, suçtu, günahtı. Sizi gerici, bağnaz, yobaz gibi kelimelerle itham ederlerdi. O yıllarda, Beyazıt'taki üniversitenin cümle kapısının (saatli kapı) kitabesi tamir edilmek istenmiş. Türkiye'de onu yapacak usta bulamamışlar, İspanya, Grenada’dan bir uzman getirtip tamir ettirmişlerdi. Hoca da yazı sevdalısı. “Siz hiç bu sanatlarla ilgilenmiyorsunuz. Bu muhteşem miras kime kalacak? İspanyol'u, İngiliz'i, Fransız'ı mı gelip bize eski sanatlarınızı öğretecek!” diye yakınırdı. Hafız Osman'ın menkıbelerini anlatıp bizi özendirmeye çalışırdı. Hocam nasıl yapalım, nasıl öğrenilir, diye sorardım. O zaman dedi ki, Süleymaniye Kütüphanesi'ne git, Muammer Ülker'e selamımı söyle. İçerideki odadaki yazılara doya doya bak. Kütüphane duvarlarında yazılar var, ama yazıların bazılarının zeminlerinde, bazılarının pervazlarında renkli boyalı büyüleyici bir şeyler var. Bu fırçayla yapılmaz! Bir de akademide talebe oldum ya, daha da meraklıyım. İnsanlar bir şeye ilk başladığında havalara girer sanatçı olacağım filan diye. Çocukluk tabii. Merakımı yenemedim. Fırça yok, pistole yok, bu neyle yapılır? İşte kader oraya götürdü beni.

-Hocam yazıların kenarındaki o boyalı şey nedir?

- Haa, onlar ebrudur. O anda bir aşktır gönlüme düştü. O gün bu gündür kendi kendime bu sanatı öğrenmeye ve elimden geldiği kadar öğretmeye çalışıyorum. O yıllarda bu işi öğreten kurum ve kimseler yok. Bir tek kişi var, Allah rahmet etsin Mustafa Düzgünman. Haklı olarak kırgın, küskün. Marifet iltifata tabidir, müşterisiz mal zayidir. Adamcağız marifet gösteriyor ama yüzüne bakan, ilgilenen yok. Bir ebruyu yirmi beş kuruşa satıyor. Bir simit yirmi beş kuruş ama alan yok.

Kalbin bu sanata düşmüş emek veriyorsun ama karnını bile doyuramıyorsun. Evet, kalbim bu sanata düştü ama karnım hiç umurumda değil.

Aşk olunca meşk olurmuş, bunu çok sonraları anladım. Çalışmalarıma aralıksız devam ettim. Bildiğim tek şey su ve boya. Başka hiçbir şey bilmiyorum. Eser yok, kayıtlı hiçbir şey yok. Tekneyi, boyayı hiçbir şeyi bilmiyorum. Bu nasıl yapılıyor? Suyun üzerinde yapılıyor dedi hocam. Elime ne boya geçtiyse suyun üstünde deneye yanıla, yıllarca. Ama Allah'a hamt olsun. O şevk, o aşk hiç azaltmadan devam ettim. O yıllarda, ebruyu bilen bir tek kişi olduğunu fark ettim. İki arkadaş gittiğimizde, siz yapamazsınız, cevabıyla karşılaşmıştık. Ne kadar şaşırtıcı bir talepte bulunduğumuzu sonraları anladım tabii. Ama her işte bir hayır vardır. İyi ki ders almamışım. Eğer o zaman ders almış olsaydım ebru ne bu günkü durumuna gelebilirdi, ne bu kadar yenilik yapılabilirdi, ne de uluslararası olabilirdi. Bir sır gibiydi ve çok katı kalıplar içine sıkışmıştı. Bu işin üstesinden nasıl gelirim diye çabaladım durdum. Bizde ebruyu öğreten hiçbir yazılı eser yok. Belki de ihtiyaç olmadı, çünkü tarihimizde ebru ustalarına baktığımızda her yüzyılda sadece bir iki isim var.

- Devamında da şunu sorayım müsaadenizle: Sizin için “ebru” neyi ifade ediyor?

- Ebru, bir Türk ve İslam sanatıdır. İslam sanatları ile Batı sanatları temel ilkeleri bakımından birbirinden farklı özellikler gösterir. Bunları aynı kefeye koymak adil hatta akılcı değil. Biz yakın tarihimizdeki bu Batılılaşma hareketleri içinde sanatlarımıza hep Batılı gözüyle bakmaya zorlandık. Belki de Fatih döneminde başlıyor bu süreç, çok da yeni değil aslında. Sonra Tanzimat, Jön Türkler, Islahat Hareketleri, daha sonra Cumhuriyet Dönemi'nde büyük bir şuur kaybettirme politikası uygulandı ve bunlar bizde bir şekilde yerleşti, istesek de istemesek de. Batılı gözlüğüyle Doğu sanatlarına bakmamamız lazım çünkü numaraların türleri değişik. Yanlış gözlüğü taktığınız zaman gerçeği görmüyorsunuz. Bunlardan biri iyi, biri kötü demek istemiyorum. Biri başka, diğeri başka. Tecelliler orada farklı, bizde farklı.

Romen ve Grek estetik kurallarını temel alan klasik Batı, sanatta sadece materyalist gözün gördüğünü esas alır. Akıl, natüralizm, perspektif vs. vardır ve Rönesans gibi bir zirve yaşamıştır. Kendi içlerinde, kendi kurallarına göre doğru, ancak Orta Asya'dan gelip Müslüman olmuş bir toplum olarak kendi sanatlarımızın farklı ıslahatları, farklı dayanakları olduğu aşikâr. Sağlam köklerle bağlı olduğumuz bu sanatları, “Gözden gelen algıların kendinden geçercesine gönülle birleştirerek ortaya çıkan ve tekâmülü arayan bir letafet anlayışıdır.” diye özetleyebiliriz.

Der ki Necip Fazıl:

Anladım işi, sanat Allah'ı aramakmış.

Marifet bu, gerisi çelik çomakmış.

Özet olarak ebru, yaratılmış güzellikleri taklit ederek Yaradan’a yaklaşmaktır. Bütün bu anlatılanlar, yani İslam sanatlarının temel ilkeleri yine merhum Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre’den bizlere intikal eden “Ebru Duası”nda özet olarak verilmiştir:

“İlâhî, ya Rabbi! Ezel’deki Hükmü’ne uygun olarak bu teknede zuhur edecek olan nakışların, Hilkat’inin (yaradılışın) nakışlarında meknuz (saklı) olan Hikmet’ini (gizli sırlarını) idrakten âciz olan bu fakirin nefsini teshir (büyüleyip aldatma) edip de enâniyyetini (benlik, ego) azdırmasına izin verme! Nefsimi, Senin gibi bir Hâlık (yaratıcı) olma vehminden de, bu vehmin tevlîd edeceği (doğuracağı) bir şirk-i hafîden de (gizli şirk), hubb-i riyâsetten (liderlik sevdası) de koru, yâ Hafîz! (koruyan) Fakiri “Lâ Fâile İllâllâh” (Allah’tan başka yapan yoktur) sırrının edebiyle teçhiz (donat) et! Bu tekne başındaki mesaiyi Senin zikrinle taltif (iltifat, yumuşatma) ve sana olan kulluğumun bir nişanesi (göstergesi) olarak kabul et! Destur ya Hakk!

Bismillâhirrahmânirrrahim.

Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adı ile…

İlâhi, (ey benim tanrım) Yarabbi! (bütün varlıklar yetiştiren, eğiten) Başlangıcı belli olmayan zamandan beri verdiğin hükümlere uygun olarak (kadere iman) yarattıklarındaki hikmetleri; (Bilinmeyen noktaları, gizli sırları, İlim), adalet ve hilimin (huylardaki yumuşaklık) birleşmesinden doğan değerli sıfatı anlayamayan beni (bu aciz kulunu), bu teknedeki güzel nakışlarla büyüleyip bencilliğimin azmasına izin verme. Beni, senin gibi Yaratıcı olma düşüncesinden bu düşüncenin doğuracağı gizli şirkten (yaratana eş koşmak) üstünlük ve reislik sevgisinden de koru. Ey Koruyucu, beni “Allah’tan başka ilah (yapan) yoktur” sırrının terbiyesi ile donat. Bu tekne başındaki çalışmayı seni anmak ve hatırlamak ile güzelleştirip sana olan kulluğumun bir işareti olarak kabul et.”

“İzin ver, ey Yaratıcı” diyerek ilk fırça darbesiyle yayılacak olan boyaların ihtişamını, gönlü iftiharla dolan bir üstat olarak değil de, aksine, Yaratıcımın kudretinin basit ve mütevazı bir aracı olduğunun idrakiyle gözlemlemesi beklenirdi.

“Ezeldeki hükmüne uygun olarak” kadere imanı anlamalıyız. Michael Angelo’nun muhteşem eseri olan “Meryem ve İsa” heykelini bitirdiğinde sormuşlar, “Bu mükemmelliği nasıl yaptın?”, “Bu zaten mermerin içinde vardı, siz görmüyordunuz, ben onu görünür hale getirdim.” demiş.

Duada geçen “Sana olan kulluğumun bir nişanesi olarak kabul et” cümlesinden şunu anlamalıyız: İşin (gerçek sanat duygusunun) farkındalığına ulaşmış kimselerde, beden ile olduğu kadar şuursal olarak da teslimiyet içerisinde yapılan eserlerin ibadetler gibi, sevgiyle, zevkle, canla, başla, huşu (yüksek ve heybetli bir huzurda duyulan alçak gönüllülük, hayâ etmek) ve vecd ile kendinden geçercesine, (vecd: Aşk, muhabbet. İlâhî bir aşk hali, yüksek heyecan halinde) yapılan bir tür boyut değiştirme, o boyutun yaşamını idrak ve seyretme hâlidir. Çünkü yapılan ibadet ile alt frekanslardaki yapı (beden), tek olana (yüksek frekanslı bilinç hallerine) yükselmektedir.

Yapılan ibadetler gibi yapılan sanat eserleri de, bilinçsizce, tefekkürden uzak bir şekilde, başkalarını takliden yapıldığında, vazife gereği yapılan zahmet ve külfete dayalı zoraki bir hizmet olmaktadır. Beyin sadece bedensellikte “günlük bilinç hallerinde” kalıp, üst bilinç hallerine geçiş yapamadığından, kişinin yaptığı eser aynen ibadet gibi, kıldığını zannettiği namaz gibi gerçek amacına hizmet edememektedir. Burada, gerçek ibadetin herkesin kendi hakikatini, yani yaradılıştaki ismini ortaya çıkarmak olduğunu öğreniyoruz. İsmimizin (Rabbi Has) hakikatine mecbur olduğumuzu idrak ediyoruz. Hak’tan halka, halktan Hakk’a yolculuk hâlidir. Uzun gelebilir ama çok daha uzun muhabbeti, “zevk” doruğudur.

- Geleneksel sanatlarımız içinde ebrunun vazgeçilmez ve istisnai bir konumu olduğu şüphesiz. Bu sanatın tarihî gelişimini ve günümüze kadar geçirdiği safhaları açıklayabilir misiniz?

- Ebrunun tarihi de sanatın kendisi gibi su üzerine yazılmış sanki. Fazla bir bilgimiz yok. Zaten her yüzyılda sadece birkaç kişinin uğraştığı, yazılı bilgiler bırakmadığını biliyoruz. 1608’den sonra (iki buçuk sayfalık bir el yazması, “Tertb-i Risale-i Ebri”) günümüze kadar başka yazılı esere rastlanmadı.

Geçen yüzyılın son çeyreğinde ebru sanatında büyük bir yenilenme hareketleri başladı. Günümüzde oldukça yaygınlaşan ebrunun bir zahiri (görünen) bir de batini (görünmeyen) tarafı vardır. Genellikle batılı, görsel bir bakış açısı içeren “görünen tarafı” boyalı bir kâğıttır ve para pul, şan şöhret, ilgi, itibar gibi amaçların peşinde koşmaktır. Bu da gölgenin peşinde koşmaya benzer, yani ışığı arkamıza almak demektir. Ne kadar hızlı koşarsanız koşun, gölgenizde o hızla sizden uzaklaşacaktır. Ayrıca ışığa, güneşe arkanızı döndüğünüz için güneş size küser, alçalır, batar, gölgeniz gittikçe sizden uzaklaşacaktır. Görünen tarafına bakıpta görünmeyeni bulmakta ise ilahi güzellik, gerçek bilgi arayışı vardır, yani ışığa doğru koşmak gibidir. Işığa yüzünüzü çevirdiğinizde ışık yükselir (gölgeniz de size yaklaşır.) Bu özellik, insan olma yolunda yürümek isteyenlerin ruhsal gelişiminde, (manevi telakkilerinde) ve ruh sağlığının koruyucu hekimliği olarak kullanılması gibi değerlendirilmelidir. Aslında bu durum yeni bir şey değil, unutturulmuş olan eskiyi hatırlamaktır. Bunun kanıtı ise bu sanat, günümüzde bağımsız hale gelene kadar, daha çok dergâhlarda ve tasavvuf ehlinin nezdinde neşvünema (gelişme, büyüme) bulmuş ve itibar görmüştür. (Özbekler Tekkesi halen devam eden ünü ve unvanı ile bilinmektedir).

Sanattan murat görünene bakıp görünmezi okumaktır.

O’nun güzelliği ile coşan kalp göğüs kafesinden kurtulup sonsuzluğa kanat açar.

- Günümüzde ebru hangi noktada hocam? İlgi, beğeni talep anlamında arzulanılan noktada mı?

- Çok şükür bugünleri gördük. Sanata başladığım yıllarda hayal bile edemeyeceğim düzeylere ulaştı. Ebru ile ilgili bilgiler ve yapılan yenilikler paylaşıldıkça artan ilgi sonucu bu gün Türkiye de ebru yapanların sayısının 10.000’i geçtiği tahmin ediliyor. Ebru malzemeleri yapıp satan birçok firma türedi, ilkokullara hatta anaokullarına bile ebru dersleri konuldu. Belediyelerin, Kültür Bakanlığının, bazı kurumların düzenli kursları yapılmaktadır. Arayanların kolay ulaşabilecekleri noktalara geldi.

- Teşekkür ederiz.

Hikmet Barutçugil kimdir?

1952 yılında Malatya’da doğan Hikmet Barutçugil, 1973 yılında Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde tekstil eğitimine başladı. Aynı yıl hat sanatına ilgi duydu ve ebru yapımına başladı. 1977 yılında lisans eğitimini tamamlayan Barutçugil, 1978-1981 yılları arasında ihtisas için gittiği Londra’da sanat ve ebru ile ilgili araştırma ve çalışmalarını aralıksız sürdürdü̈. 1988’de Dünya literatürüne, “Barut Ebrusu” diye bilinen yeni bir ebru türünü̈ bulan kişi olarak geçti. Ebrunun tanıtımı için yurt içinde ve yurt dışında 110 kişisel, 104 karma sergi açtı, İstanbul’da uluslararası üç Ebru kongresi organize etti. 2010 yılında yüksek lisans yaptı. Her sene İngiltere’de düzenlenen Art in Action sanat festivalinde, 2012 ve 2016 “Best Of The Best” ödüllerini aldı. 2016 yılında Üsküdar Üniversitesi tarafından fahri doktora unvanı verildi. Hâlen, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Millî Saraylar Eğitim Dairesi ve Ebristan’da (İstanbul Ebru Evi) eğitim vermektedir. Başta British Museum olmak üzere birçok müze ve özel koleksiyonlarda eserleri bulunmaktadır. Yayımlanmış birçok makale, söyleşi, televizyon programlarının yan ısıra 37 adet kitabı bulunmaktadır.