Belediye Başkanlarının İstifasına Dair Bir Değerlendirme

Aralık 2017 - Yıl 106 - Sayı 364



Ekim ayı içinde Türkiye’nin en önemli siyasi gündemlerinden birisi Ak Parti’li bazı belediye başkanlarının istifası oldu. 22 Eylül günü İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın istifası ile başlayan süreç başlangıçta Sayın Topbaş’ın bireysel tercihi olarak yansıtılmaya çalışılsa da daha sonra ortaya çıkan gelişmeler Ak Parti içinde bazı belediye başkanlarının parti yönetimi tarafından istifa etmelerinin istendiği yönünde ortaya çıktı. Bu süreçte Niğde ve Düzce Belediye Başkanları sorunsuz bir şekilde istifa ederken Bursa Belediye Başkanı da birçok tartışmanın akabinde istifa ettiğini açıkladı. Belediye başkanlarının istifa etmelerine ilişkin sürecin bireysel bir tercih değil bizzat Sayın Cumhurbaşkanı ve Ak Parti Genel Başkanının isteği üzerine gerçekleştiği konusundaki netlik Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in istifasını açıkladığı toplantıda "Başarısız olduğumu düşündüğüm, yorgun olduğumu düşündüğüm için değil ya da herhangi başka bir kaygı nedeni ile değil, sadece ve sadece ülkemi lider ülke yapacağına inandığım Recep Tayyip Erdoğan'ın talebini yerine getiriyorum. Liderimiz Recep Tayyip Erdoğan'ın emrine uyarak Belediye Başkanlığını bırakıyorum.” biçiminde ifade ettiği cümlelerle açıkça ortaya çıkmıştır.

Bu sürecin bireysel bir tercih olmayıp zorla gerçekleşen bir süreç olduğuna ilişkin yargıyı 30 Ekim günü istifa eden Balıkesir Belediye Başkanı Edip Uğur’un şu açıklamasından çıkarmak niyet okuyuculuk olmayacaktır. Zira Sayın Uğur açıkça “istifaya zorlandığını” “Yolsuzluğunuz yok, usulsüzlüğünüz yok, başarısızlığınız yok, FETÖ bağlantınız yok … Ak Parti’de siyaset yapma imkânımız ortadan kaldırılmıştır" biçimindeki açıklamasıyla ifade etmektedir. (https://www.ntv.com.tr/turkiye/ balikesir-belediye-baskaniedip-ugur-gorevinden-istifa-etti,sK6mZDB8_EawbzJXmtNZNQ)

Yine sürecin “kendiliğinden” gerçekleşmediğinin bir diğer işareti de Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Recep Altepe’nin istifasını kamuoyu ile paylaştığı metinde yer almaktadır. “Her girdiğimiz seçimlerden zaferle çıktık... Yolsuzluk, tembellik ve istismarla hiç suçlanmadık. Bursa halkı karşısında güven oranımız ve puanımız hiç düşmedi. Her zaman için güvenimizi koruduk" diyen Altepe buna karşılık artık görevde kalma koşullarının kalmadığını da belirterek, sözlerini şöyle sürdürdü "Partimiz ve liderimizle ters düşmeyeceğiz, hasar da vermeyeceğiz. Bize yakışanı yapacağız. Kriz ortamı oluşturmaya da yanaşmayacağız. Bu şartlarda da ülkeme hizmet imkânının kalmadığı ortadadır. Ben de belediye başkanlığı görevinden istifa ediyorum." http://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-41726335

İstifa eden belediye başkanları ve istifa tarihleri

İstifa Eden Belediye Başkanı Adı- Soyadı

Belediye Adı

İstifa Tarihi

Kadir TOPBAŞ

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı

22.09.2017

Mehmet Keleş

Düzce Belediye Başkanı

2.10.2017

Faruk Akdoğan

Niğde Belediye Başkanı

18.10.2017

Recep Altepe

Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı

23.10.2017

Melih Gökçek

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı

28.10.2017

Edip Uğur

Balıkesir Büyükşehir Belediye Başkanı

30.10.2017

Ak Parti’li belediye başkanlarının istifa etmeleri ile başlayan süreçte konu birçok açıdan siyasetçilerin, gazetecilerin ve akademisyenlerin üzerinde tartıştığı bir konu hâline geldi. Bu tartışmaların bir kısmı ise Türkiye’de mahallî idare sisteminin demokratikliği, idari özerkliğin sınırları ve yerel demokrasi çerçevesinde gerçekleşti. Bu yazıda belediye başkanlarının istifası üzerinden Türkiye’deki belediyelerin idari özerkliğinin sınırları ve belediye başkanlarının istifası yerel demokrasinin ilkeleri açısından değerlendirilmeye çalışılacaktır.

1982 Anayasasına göre belediyeler bir mahallî idare kuruluşudur. Literatürde mahallî idarelerin varlık nedeni iki başlık altında temellendirilmektedir. Bunlardan ilki yerel kamu hizmetlerinin halka en yakın birimler eliyle sunulması, hizmette etkinlik, etkililik ve verimliliğin ön koşulu biçimindedir. Bu nedenle mahallî ve müşterek niteliği belediye sınırları içinde kalan kamu hizmetlerinin belediyeler tarafından sunulması gerekir. Mahallî idarelerin varlık sebeplerinden ikincisi ise gerek karar organlarının seçilmesi, kendisine ait ayrı bir bütçesinin olması ve idari fonksiyon kapsamında kendi kararlarını merkezi idarenin onayı ya da izni olmaksızın verebilmesi ve gerekse yetki ve görevin merkezi idare dışında başka kamu tüzel kişilerine dağıtılması yolu ile gücün merkezileşerek yönetimin otoriterleşmesini engelleme potansiyelinden dolayı demokrasi düşüncesine daha yakın idareler olması olarak gösterilmektedir. Mahallî idarelerin bu n literatürde idari ve mali özerklik olarak tanımlanmaktadır. Yeri gelmişken idari özerkliğin üniter devleti “aşındırma”, “erezyona uğratma” potansiyeli yoktur. Zira idari özerklik bu özerkliğe sahip idarelere siyasi konularda karar alma, işlem yapma yetkisi tanımaz.

Belediyeler Türkiye’deki en önemli mahallî idare birimidir. Her şeyden önce mahallî idarelerin toplam ekonomik büyüklüğü içine en büyük pay belediyelere aittir. Ayrıca diğer mahallî idare birimleri olan il özel idareleri ve köylerle karşılaştırıldığında gerek hizmet portföyünün büyüklüğü ve gerekse personel sayısı itibari ile belediyeler bu yargıyı hak etmektedir.

Belediyelerin idari özerkliğe sahip olmasının en önemli sonucu merkezi idarenin belediye organları üzerinde, hiyerarşik denetim türünde bir denetim uygulayamaması ve yine belediyelerin bazı istisnalar saklı olmak kaydı ile merkezi idareden izin almadan, danışmadan ya da merkezi idarenin onayına tabii olmadan idari fonksiyon kapsamında karar alabilme yeteneğine sahip olmalarıdır.

Türk belediye sisteminin organik kanunu olan 5393 sayılı belediye kanunu belediyeyi; belde sakinlerinin mahallî müşterek nitelikteki ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulan ve karar organı seçmenler tarafından seçilerek oluşturulan, idari ve mali özerkliğe sahip kamu tüzel kişisi olarak tanımlamaktadır. Bu tanımdan hareketle belediyelerin, anayasal hükümle de paralel bir şekilde, sadece karar organlarının seçimle oluşturulması yeterlidir. Diğer taraftan belediyeler idari ve mali özerkliğe sahip kamu tüzel kişileridir. Bir idari birimin mali özerkliğinin olması, o idarenin merkezi idareden ayrı bir bütçesinin ve kendi kaynaklarının olması anlamına gelmektedir. Mali özerkliği olan idarelerin kendi kaynaklarına sahip olmasının iki yolu vardır. Bunlardan ilki idareler arası gelir bölüşümünde mahalli idarelerin vergi, harç vs. gibi kaynaklarla donatılarak kendi öz kaynaklarına sahip kılınması uygulamasıdır. İkinci yol ise merkezi idare tarafından mahallî idarelere kanunla belirlenen sınırlar çerçevesinde pay aktarılmasıdır. Her iki yol da uygulamada tercih edilen yollardır. Bu iki yoldan sadece birisinin uygulandığı örneklere rastlamak mümkün değildir. Genellikle ülkelerin bu iki gelir dağılım yöntemini birlikte kullandıkları uygulamalara rastlanmaktadır. Bazı ülkelerde merkezî idarenin transferleri mahallî idare gelirleri içinde çoğunlukta iken (mesela Hollanda’da bu oran %70 dolaylarındadır) bazı ülkeler de ise öz kaynakların ağırlığı daha fazladır. Türkiye’de ise merkezî idare transferlerinin toplam mahallî idare gelirleri içindeki payı yaklaşık yüzde elli dolaylarındadır. Literatürde mahallî idarelerin mali özerkliği açısından öz kaynaklara dayalı gelir yapısının daha çok tercih edilmesi gerektiği ifade edilmekle birlikte kanımca, hangi gelir bölüşüm yöntemi benimsenirse benimsensin, benimsenen yöntem kanun koyucu tarafından çerçevesi belirlenmiş, merkezî idarenin keyfi müdahalesine açık olmayacak şekilde sınırları çizilmiş bir uygulamaya karşılık geliyorsa mali özerklik açısından sorunlu bir uygulama olmayacaktır.

Diğer taraftan belediyeler idari özerkliğe sahip kamu tüzel kişileridir. İdari özerklik en dar anlamda özerk olan idarenin “idari fonksiyon” kapsamındaki kararlarını merkeze danışmadan alabilme yetkisine sahip olmasını ifade eder. Bu çerçevede idare, yasalarla kendisine verilen görevlerin yerine getirilmesi sırasında o görevin ifasının gerektirdiği kararları merkezi idarenin onayı ya da izni olmadan kendi karar organları eliyle alabilir ve kendi yürütme organları eliyle de uygulayabilir. Bu noktada bir hususun altını çizmek gerekir. Her şeyden önce idari özerkliğin gerektirdiği kesin karar alma yetkisi idari özerkliğe sahip idareye, hukuk dışına çıkma yetkisi vermediği gibi keyfi uygulamalarda bulunma genişliği de sağlamaz. Özerk idarelerin bu tür uygulamalarda bulunması durumunda anayasanın 127. maddesine göre merkezî idare “mahallî hizmetlerin idarenin bütünlüğü ilkesine uygun şekilde yürütülmesi, kamu görevlerinde birliğin sağlanması, toplum yararının korunması ve mahallî ihtiyaçların gereği gibi karşılanması amacıyla, kanunda belirtilen esas ve usuller dairesinde idarî vesayet yetkisine sahiptir”. Merkezî idarenin mahallî idareler üzerinde sahip olduğu idari vesayet yetkisi, idare hukukunun en temel prensibi olarak yalnızca hukuka uygunluk denetimini içerirken yerindelik denetimi içermez. Bu cümleden olmak üzere sahip olduğu idari özerkliğin kendisine tanıdığı yetki alanını hukuk dışı ve /veya keyfi uygulamalar içerecek şekilde kullanmaya kalkan idareler üzerinde merkezî idarenin denetim yetkisi vardır. Özerk idarelerin hukuk dışına çıkmaları bu idarelerin, özerkliğin kendilerine sağladığı yetkileri kötüye kullanmalarının bir sonucudur. Yoksa idari özerklik hiçbir idareye sahip olduğun yetkiyi hukuk dışı amaçlar için kullanma yetkisi vermez.

Diğer taraftan idari özerklik özerk olan idarelere “siyasi” fonksiyon kapsamında karar alma ve uygulama yetkisi de vermez. Zira üniter yapılı devletlerde özerkliğin kapsamı sadece idari konularda karar alma ile sınırlandırılmış olup siyasi konularda da karar alma yetkisi içeren siyasi özerklik üniter devletler için mümkün değildir. Bu çerçevede herhangi bir belediyenin “siyasi” konularda karar alması mevzuatımız gereği karar alan organın feshini gerektirir. Bu nedenle de idari özerklik özerk idarelere siyasi konularda görüşmeler yapıp karar alma yetkisi vermemektedir. Bu yolun kullanılmasına yönelik uygulamalar ise tamamen sistemin kötüye kullanımıdır.

Belediyelerin sahip olduğu özerkliğin keyfi uygulamaya ya da hukuk dışı uygulamalara dönüşmesinin önündeki denetim mekanizması idari vesayettir. İdari vesayet yetkisi merkezî idareye, hiyerarşik denetimden farklı olarak, belediye organları üzerinde tasarrufta bulunma yetkisi vermez. Yani merkezî idarenin bir belediye başkanını görevden alması mümkün değildir. Bu durumda kural olarak seçimle gelen bir belediye başkanının seçimle gitmesi temel ilkedir. Bunun istisnası olan durumlar ise mevzuatımızda ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. 

Anayasamıza göre “Mahallî idarelerin seçilmiş organlarının, organlık sıfatını kazanmalarına ilişkin itirazların çözümü ve kaybetmeleri, konusundaki denetim yargı yolu ile olur”. Bu ilkenin gereği olarak görevini kötüye kullanan, sahip olduğu idari özerkliği keyfi yönetime dönüştüren bir belediye başkanı için görevin sona ermesine karar verme yetkisi yargı organlarına aittir. Bu genel kuralın istisnası ise yine anayasamızda yer alan, görevleri ile ilgili bir suç sebebi ile hakkında soruşturma veya kovuşturma açılan mahallî idare organları veya bu organların üyelerini, İçişleri Bakanı, geçici bir tedbir olarak, kesin hükme kadar uzaklaştırabilir, hükmüdür. Bu hükümden hareketle hakkında görevi ile ilgili bir suç nedeni ile kovuşturma ya da soruşturma açılan belediye başkanı İçişleri Bakanı tarafından görevden uzaklaştırılabilir. Hakkında kovuşturma ya da soruşturma açılmamış bir belediye başkanının bakan tarafından görevden uzaklaştırılması mümkün değildir.

Bu şekilde belediye başkanının boşalması durumunda, vali tarafından belediye meclisinin on gün içinde toplanması sağlanır. Ardından belediye meclisi kendi üyeleri içinden bir başkan vekili seçer. Belediye başkanının istifası, seçilme yeterliliğini kaybetmesi ya da diğer nedenlerle belediye başkanlığının sona ermesi durumunda ise belediye meclisi kalan süreyi tamamlamak üzere kendi üyeleri arasından bir başkan seçer.

Belediye kanununa 674 sayılı KHK ile eklenen bir hükme göre, belediye başkanı veya başkan vekili ya da meclis üyesinin terör veya terör örgütlerine yardım ve yataklık suçları sebebiyle görevden uzaklaştırılması veya tutuklanması ya da kamu hizmetinden yasaklanması veya başkanlık sıfatı veya meclis üyeliğinin sona ermesi hâllerinde büyükşehir ve il belediyelerinde İçişleri Bakanı, diğer belediyelerde vali tarafından belediye başkanı veya başkan vekili ya da meclis üyesi görevlendirilir.

Görüldüğü gibi Türkiye’de hakkında soruşturma ya da kovuşturma olmayan bir belediye başkanının bırakın görevden alınması görevden uzaklaştırılması bile mümkün değildir. Bu hem anayasamızın hem de taraf olduğumuz AYYÖŞ’ün bir gereğidir.

2017 yılının Ekim ayı içinde bazı belediye başkanlarının istifası ile başlayan tartışmaları buraya kadar ortaya koyulan çerçevede değerlendirirsek şu sonuç ortaya çıkacaktır.

Her şeyden önce belediye başkanları hiyerarşik denetimin uygulaması olarak bir üst merci tarafından idari tasarruf çerçevesinde görevden alınmış değillerdir. Zira belediye başkanını görevden alma şeklinde işlem yapma yetkisine sahip olan bir idari merci de yoktur. Dolayısı ile belediye başkanlarının merkezî idare tarafından görevden alındıkları varsayımı üzerinden bu uygulamanın Türkiye’deki mahallî idarelerin demokratikliğini zedelediğini iddia etmek mümkün değildir.

Diğer taraftan belediye başkanlarının “kendi isteğiyle işten veya bir hizmetten ayrılma” şeklinde tanımlanacak özgür iradeleri ile istifa ettiklerini söylemek de mümkün değildir. Zira bu tespit gerek belediye başkanlarının istifa açıklamalarında ve gerekse   Ak Parti sözcülerinin beyanlarında açıkça ifade edilmektedir. Bu bağlamda gerçekleşen süreç belediye başkanlarının “istifa ettirildiği” gerçeği üzerinden değerlendirilmelidir. Gerek basına yansıyan değerlendirmelerden ve gerekse başta Ak Parti Genel Başkanı olan Sayın Cumhurbaşkanın ve Ak Parti sözcülerinin açıklamalarından anlaşıldığı üzere bazı belediye başkanlarının istifa etmeleri istenmiştir. Bu isteğin gerekçesi de daha çok istifası istenen belediye başkanlarının performanslarındaki düşüş olarak açıklanmıştır.

Sayın Cumhurbaşkanının bazı belediye başkanlarının istifasını istemesi uygulamasının yerel demokrasi ile bağdaşmadığı yönünde ortaya koyulan beyanlar da çok gerçekçi değildir. Zira Sayın Cumhurbaşkanı yürütmenin idari fonksiyonu kapsamında bir tasarrufta bulunarak belediye başkanlarının istifasını istemiş olsa idi bu durum yerel demokrasi açısından tartışılabilir olurdu. Oysa Sayın Cumhurbaşkanı, cumhurbaşkanı sıfatı ile değil bir partinin genel başkanı sıfatı ile partisinden belediye başkanı seçilen bazı başkanların istifasını istemiştir. Bu durum tamamen bir partinin iç işleri ile ilgilidir. Bu uygulama yerel demokrasi bağlamında değil, Türkiye’deki siyasi partiler kanununun uygulanması bağlamında ulusal demokrasi çerçevesinde bir tartışmayı ancak temellendirebilir.

Türkiye’de ulusal ya da yerel siyasette görev alacak adayların belirlenmesinde siyasi partiler kanunu parti genel merkezlerini ve dolayısı ile de parti genel başkanını güçlü yetkilerle donatmıştır. Bu sebeple belediye başkanı adaylarının belirlenmesinde partiler kendi tüzükleri çerçevesinde belirledikleri usullerle tespit yapmaktadır. Bu süreçte nihai belirleyicinin parti genel başkanı olduğu bilinmektedir. Ön seçim, temayül yoklaması ya da merkez yoklaması gibi usullerden hangisi belirlenirse belirlensin her koşulda parti genel başkanlarının aday belirlemede nihai karar verici olduğu bilinmektedir. Aday belirleme sürecindeki en önemli etken de belirlenecek adayın partisinin oylarını en çoklaştıracak aday olması ve bu durumun sürekliliğini sağlamasıdır. Sadece seçim dönemi için değil takip eden seçimlerde de mevcut adayın mensup olduğu partinin oylarına olumlu yönde etki edecek politikalar/uygulamalar içinde olması siyasi rekabetin doğasında yer alan bir beklentidir. Bu nedenle siyasi partilerin varlık nedeni olan siyasi iktidarı elde etmek amacının meşru tek yolu seçimlerde siyasi iktidarı elde etmesine yetecek kadar çok oy almaktır. Partilerin oylarını artırmaya yönelik uygulamaları doğal olarak seçmenlerin beklentilerini en üst düzeyde karşılamaları ile mümkündür.

Dolayısı ile belediye başkanı adayını belirleyen iradenin aynı zamanda süresi dolmadan belediye başkanını, bir parti iç işi olarak değiştirme imkânına sahip olması gerektiği yönünde talepleri hükümet sözcüsü Sayın Bekir Bozdağ şu şekilde ifade etmektedir. “Seçimle gelen seçimle gider, halk belediye başkanını seçerken şahsa oy veriyor ama bir yandan da partiye oy veriyor. Parti bir kişiyi koyuyorsa herhalde o kişiyi çekme hakkı da vardır." Sayın hükümet sözcüsünün bu görüşü aynı zamanda Ak Parti genel başkanı olan Sayın Cumhurbaşkanının da görüşü ile paralellik göstermektedir.  “Seçimle gelen, seçimle gider’ veya ‘Sandıkla gelen sandıkla gider’ lafları var… Kusura bakmasınlar da seçimle gelen seçimle gider ama bunlar bağımsız seçimle gelip bağımsız seçimle gitmiyorlar.” Görüldüğü gibi istifa eden belediye başkanlarının istifa ettirilmesi merkezî idarenin yerel yönetimler üzerindeki bir idari tasarrufu olmayıp tamamen siyasi bir uygulamadır. Bir partinin oy kaybı yaşadığını tespit ettiği yerlerde bu kayba neden olduğunu düşündüğü aktörleri etkisizleştirme girişimidir. Bu noktada asıl tartışılması gereken konunun belediye başkanlarının başarısızlığını parti organları mı tespit etmeli yoksa başkanı seçen halk mı tespit etmeli? sorusu etrafında şekillenmelidir.

Konuya başka bir pencereden bakıldığında bazı belediye başkanlarının sundukları hizmetlerden dolayı belde halkının memnun olmaması durumunda Türkiye’de belediye başkanının görev süresinin sona ermesini beklemekten başka bir seçenek yoktur. Her ne kadar belediye kanununun 57. Maddesinde yer alan hizmetlerde aksama yaşanması durumunun yargı kararı ile belirlenmesi durumunda merkezî idarenin aksayan hizmetleri sunmasını sağlayan bir mekanizma yer alıyor olsa da bu durum “çalışmayan” belediye başkanının görevden uzaklaştırılmasını ya da süresi dolmadan görevden alınmasını gerektiren bir durum değildir. Dolayısı ile belde halkına hizmet sunma taahhüdü ile seçilen bir belediye başkanının sözünü tutmaması durumunda bir sonraki seçim dönemini beklemek dışında başka bir hukuki seçenek yoktur. Bu durum temsili demokrasinin özünde yer alan bir sorundur. Aynı durum ulusal siyaset düzeyi için de geçerlidir. Bu noktada hizmet sunumunda halkın memnuniyetini sağlayamayan belediye başkanının değiştirilmesine yönelik bazı mekanizmaların geliştirilmesi aslında temsili demokrasinin demokratikleştirilmesinin gereği olarak düşünülebilir. Bu yapılırken hizmet sunumunda yetersiz kalan belediye başkanının değiştirilmesi yetkisinin merkezi idareye verilmesi “yerinden yönetim” ilkesine aykırı olduğu gibi idari özerklikle de bağdaşmayacak bir uygulama olacaktır. Dolayısı ile belediye başkanlarının hizmet yetersizliğinden dolayı merkezî idare tarafından görevden alınmasını mümkün kılacak bir düzenleme antidemokratik bir yol olarak ortaya çıkacaktır.

Bu noktada hizmet sunumunda yetersiz kalan belediye başkanlarının seçim döneminden önce değiştirilmesine karar verme yetkisinin yine belde halkına tanınması yönündeki uygulamalar dünyada hızla yayılmaktadır. Geri çağırma olarak adlandırılan bu uygulama Türkiye’de sadece 2009 yılında tartışmaya açılan Köy Kanun Tasarısı taslağında yer almış olup mevcut meri mevzuatımızda yer almamaktadır. Belediye başkanlarının istifa ettirilmesi ile başlayan ve demokrasinin en temel ilkesi olan “seçimle gelen seçimle gider” prensibine istisna koyulmasını gerektiren “belediye başkanlarının kendilerinden beklenen hizmeti sunamamaları” dolayısı ile belde halkının memnuniyetsizliğinin, seçim dönemini beklemeden somut sonuç üretebilme kabiliyetine sahip olması gerektiği açıktır. Kendisinden beklenen hizmet performansını üretemeyen belediye başkanının değiştirilmesi için süresinin dolmasını beklemek demokratik değildir. Yalnız bu noktada ortaya koyulacak çözümün de demokrasi içinde yer alan, idareye hâkim olan anayasal ilkelerle çelişmeyen bir çözüm olması gerektiği de göz ardı edilmemelidir. Bu çerçevede en temel demokratik ilke olan, seçimle gelenin seçimle gitmesini mümkün kılacak bir çözüm olan geri çağırma mekanizması tartışılması gereken bir çözüm olarak önümüzde durmaktadır.

Demokrasinin demokratikleştirilmesi tartışmaları bağlamında temsili demokrasinin yaşadığı krizleri aşmak için geliştirilen bazı doğrudan demokrasi pratiklerinin dünyadaki uygulama alanı her geçen gün genişlemektedir.  Geri çağırma uygulamasının yanı sıra, belde halkının belediye meclis kararlarını veto etmesini mümkün kılan halk vetosu uygulaması, belde halkının belediye meclis gündemine müdahale etmesini ifade eden halk girişimleri ya da belediye meclis kararlarının belde halkının onayına sunulmasını ifade eden referandum uygulaması dünyada son dönemde ortaya çıkan yerel doğrudan demokrasi uygulamaları olarak gösterilmektedir.