Mekânında Değil, Makamında Muğam. Alim Kasımov – 60.

Kasım 2017 - Yıl 105 - Sayı 363



        Alim Kasımov’a dair yazmak çok zor. Ama yazmak isteğini yenmek imkânsız. Alim Kasımov fenomenini değerlendirmek büyük şereftir, çünkü bu istek Allah dergahına, katına yetişmek, sembolleşmiş taş anıt gibi ebediyet kazanmanın, mite dönüşmenin sırlarına agâh olmak isteğidir.

Alim’i sahnede ve hayatta farklılığı ile görüyoruz… Hem var hem de yokmuş gibi. O herkes gibi değil ama gerçek dışı da değil, uydurulmamış, tüm gerçeklerden gerçektir. O, çok büyük olsa da maddi varlığını göstermiyor. Ruhunun ağırlığı daha büyük, o kadar büyük ki halını göklere kaldırır, prova zamanı yerinden kalkarak bir kartal kanatlı kuş gibi kalp atışlarını harekete getirir, bazen tarı göğsüne sıkıp onu ne kadar sevdiğini göstermek ister bazen de davula nasıl seslenmeli olduğunu anlatmak için taşların, toprağın bağrından darp seslerini koparıp karşılık beklemeksizin ona hediye eder… Seslere, darplere, ritimlere dönüşen Alim kendisini övmüyor, büyütmüyor. Hep küçültüyor, kayıplara karışıyor, tamamen göze görünmez olmak istiyor.

Alim pozitif bir şekilde şakalar yaparken gülmeğe korkuyorsun, gözünü kapatıp ellerini Allah’ın dergahına kaldırdığında onun gördüğü dünyaların ebedî varlığı canımıza siniyor, yaşamak, hayırsever olmak, ruhlanmak istiyorsun.

Alim Kasımov hakkında düşünürken her zaman aklıma gelen ilk soru: Acaba o nelerden korkuyor? Sesi ile yüzyılları, ulaşılmaz mekânları dolaşıp yere dönen Alim gözlerini açıp kendisini herkesten biri gibi gördüğünde ruhunu nasıl teselli ediyor, onu ne ile avunduruyor. Seslerin içinde ses olmak ve sessizlik oluşturmak herhangi bir kurala dayanmalı… Hangi zamanlara yönelelim, Şumerlere mi, Sikiflere mi, Muğlara mı, Oderlere mi, Zerdüşt ocağına mı konuk olalım. Hakkın bir parçası olup hep ona bağlılık duygusunu, bünyesinde tam Yaradan’ı hissetmek sorumluluğunu görev gibi taşımak var Alim’in sanatında, mayası aşktan… Aşka nasıl varalım, ne zaman kapılar yüzümüze açılacak? Umutla beklemek bile güzeldir…

Alim Kasımov’un her zaman kendine inanan, güvenen bir hâli vardır. Sesi onu, o da sesini aciz duruma düşürmüyor hiçbir zaman. Onu sesi seslendiği zamana, makama değil, ebedî zamana hüküm veriyor, güveniyor, kendinden sonra gelmiş ve gideceği zamanları tövbeye, teslime, hakka sesliyor. Amacı can vermektir. Dirilmiş peygamberleri kalbimize tanıtmaktır.

Alim kimdir veya bu fenomeni nasıl algılamalı? Şirvan kültürü ne demekse Alim de odur. Antik zamanlardan günümüze beş tarihî-sosyal, kültürel gelişme yolu geşmiş Şamahı neyi ifade ediyorsa-Alim de odur. Alim “Şirvan şikestesi”nde kendi karakterini bulmuş, gerçeklikten uzaklaşmamış ama gerçek dünyamızda ebedîleşmiş, sanatsal bir karakterdir, portredir. Sesi ve karakteri, iç ve yüz çizgileri zamana damga vurmuş, yüzyılları, geçmişlerden süzülüp gelen sesleri Yaradan ve yaranmışların kendi içeriğinden uzak kalacaklarından korkarak bir zerreye sığdırmış, bir zerrede bütün bir makro dünyayı yaşatmıştır. Bu dünya Şirvan’a, Şamahı’ya, Alim’in doğduğu Nabur köyüne sığar, Azerbaycan’a sığar, Erzurum’a, Tebriz’e, Türküstan’a kadar uzar, elini uzatarak Fransa’da, Vatikan’da, İngiltere’de Hristiyan kilisesinin kapısını açar, Avrupalıyı bu sesin yüceliğinden bakınıp etrafı gözlemlemeğe, yeni bir evren arayışına sevk eder. İpek Yolu boyunca kervansaraylarda konaklayan bütün yolcuları yolundan eder, durdurur bu ses, nefesini al der, nefes verir...

Alim deve hasretini, deve derdini, deve yükünü çöllerden alıp getirir, karanlıktan yere bakınan ay ışığında yola çıkar ses kervanında. Hepimize kendi sesi ile bekçi olur, uyumaz, uyku bilmez.. Fakat, biz rahatlıkla onun gam kervanına, ses kervanına, aşk kervanına katılarak destanını dinleriz, aslında, elinde sazı da, davulu da, tarı da, udu da, neyi de-elinde yanan ateşi de görüyoruz... Kalplerimize su serpen bir ateşten bahsediyorum...

1994 yılından beri Alim’in ve son yıllarda kızı Fergane Hanım’ın Bakü’de gerçekleştirilen solo konserlerinin canlı izleyicisiyim. Hayat gibi yaşanan sahnelerdir o yorumlar, dinleyiciye sunulan o müzikler. Aslında eli boş dönmeyen misafirleriz o konserlerden. Gönül dolusu nefes alıyoruz, seslerden kurulan bir ahenk dolu Evde, Dünyada duyuyoruz kendimizi. Çok eli açık, kalbi temiz, zengin ev sahibiler Kasımovlar. Gitmeye yeri olmayan herkes Tanrı misafiridir onların muğamlı, renkli Dünyasında, Evinde…

Alim Kasımov’un ve artık söyleyebiliriz ki kızı Fergane’nin ifalarını dinlemek, onların sesi ile temas kurmak gönlümüzün talebidir, isteğidir. Daha doğrusu, bu ses aracılığıyla geçmişimize, özümüze, mukaddeslik ruhunun varlılığına inam uyanır kalbimizde. Biz inandığımızda mutlu oluyoruz. Tesadüfi değil ki, sevenleri çok olsa da Alim’i herkes sevmez. Ama seven sevgisinde anlam aramaz, çünkü anlam sevildiğini anlamaktır. Alim’in sesinde Allah’ın sevdiği kulları oluyoruz…

Alim Kasımov sesi hayat dersi, ibret dersidir, hatalarımızı, yanlışlarımızı düzeltir. Hiçbir zaman sorgulamıyor, sitem etmiyor bize, aksine yüzümüzü aydınlatıyor. Bilmiyorum, neden, kim vermiş onun sesine bu cesareti, bu kudreti. Belki hiç kendisi de bilmiyordur. Bilmediği ilahi sırrın karşısında acizane oturuyor, huzurunda ayakta duramıyor, ancak ellerini ve sesinin tellerini gökte birleştirerek, bu mucize, sırr karşısında dayanıyor, nefsi ile, vücudu ile mücadele ediyor. Sahnede bardaş kurup rahatladığı yer gizli aşkın doğru seslendiği, sapmadığı, uzun ince yola çıktığı duracak noktasıdır. Yere otursa da sesi minberden geliyor Alim’in. Yerdeyken minbere çıkan tek sesidir o Azerbaycan’ın. Yeryüzü kendi etrafında döndüğü gibi, Alim Kasımov’un sesinin etrafında da insanlık karanlıktan ışığa doğru yol alır. Bu abartma değil. Onun kozmik sesinin çekimi milliyetinden, dininden, dilinden asılı olmayarak herkesi sarar, bağrına basar.

Alim’in sesinde her zaman aradığımız, aslında mucizedir. Onun söyleyiş tarzı canlıdır, haraketlidir. Ama bu dış haraketlilik değil. İç bir çılgınlığı vardır-en güçlü olandır, Alim’e verilmiş ilahi lütuftur: o bunu iyi biliyor ve verenden memnun… “Allah” Biz gönüle bakarız, su ve topraktan oluşan görünüşe değil”- Hz. Mövlana böyle buyurur. (Mesnevi, 3/2244). Alim’in bildiği de budur…

Gönüle hitap eden, ruh veren sesi var Alim Kasımov’un, her zaman manevi gücü ayakta tutar, ona yol verir, insanı yaratıcı kılar, bitmeğe, tükenmeğe izin vermez. Alim’in sesinin ışığı, odu–bir sufi, evliya maneviyatının, derviş aşkının ifadesidir. Onun sesi, zili bizden kötülükleri, zulmü, cehaleti, nadanlığı, kimsesizliği koparıp atmak istiyor, bizi bizden alıp katarsis odunda yakmak istiyor. Metamorfozlar onu korkutmuyor – bizi ise iyileştirebiliyor.

Sözümüzün bittiği yerden Alim’in sesi başlıyor. Sesi ile dünyayı bir daha bize geri vermeğe gayret ediyor. Sözün sesten ayrı olmadığı bir dünyanın sakinidir Alim Kasımov. Kızını da elinden tutup oraya götürmüş. Daha Hakkı tanıdır ona, rehberlik ediyor. Fergane hanım da artık bu ışık yoluna çıkmış, sesi ile kendi makamını, kendi mekanını arıyor. Babasının sesi bütün seslerin ötesindedir. Kızının sesi ise belirli çalarları kendinde birleştiren sentetik bir üsluba sahiplenmektedir: burada klasik Hint müziğinin, Uygur muğamlarının, Türk makamının, Tuva Türklerinin ümük müziğinin, Fars ve Arap lirik melodilerinin hazinliği duyulur ve kendine has biçimde birleşerek ahenk arayışındadır.

Babasının 60. yıldönümüne ithaf olunmuş “Bana Dünyayı verdin” adlı konserde Fergane Gasımova, babasının ses, ifa üslubunu derinden benimsediğini ve bununla yanı sıra kendi ses arayışlarının, fırsatlarının yeni sınırlarını müzikseverlere gösterebildi. 2015 yılında Muğam merkezinde müzikseverlere sunulan “Ney-neva” destgahı da Fergane’nin muhteşem uğurudur. Ve hakkında az konuşulan, haksız olarak dikkat dışında kalan bu sunum Azerbaycan müzik sanatının parlak ve eşsiz örneklerinden biri olduğu düşüncesindeyim.

… “Yüzüdönük” olmak gibi bir ifade var dilimizde. Size öyle gelmiyor mu son zamanlar yüzümüzü birbirimize karşı çevirmişiz, yadlaşmaya yönelmek, kine, küdurete, mala, mülke, şöhrete taraf yüz döndermişiz her hâlimizle. Yunus Emre demiş, “Taş değiliz, aşksız taş oluruz”. Alim’in sesi imanımızı geri veriyor kalplerimize. Allah tarafından sevildiğini bilen Alim “Söyleyin nerededir” (“Deyin hardadır”) havasını seslendirdi ülkenin Baş sarayındaki yıl dönümü konserinde. Bir insanın feryadında savaşa çıkmış bir ordu seslendi sahnede, Alim serkerdesiydi o ordunun, hem de askeri. İfası, sesinin enerjisi ile ahlakımızı sorguya çekti. Sevginin mucize olduğunu onun şikayetçi ama yenilmeyen sesinde bir de duyduk.

Son yılların en güzel ifalarından biri oldu üstadın 60. yıl dönümüne ithaf olunmuş gecede seslendirdiği “Söyleyin nerededir” parçası. Sözleri ve müziği Behram Nesibov’a ait “Şahnaz tasnifi” gibi de tanınan bu müzik parçası her zaman gündemde olmuş, çeşitli zamanların, gençliğimizden orta yaşlarımıza ve belki kimler içinse bir ömürlük hasret nidasıdır, gönül müziğidir. Ama bu kez onun ifası 60 yaşlı Alim Kasımov’un sorumluluğunda, izleyicilerin ise kısmetindeydi. Soru sormadı, sesiyle aslında sorunun cevabını bildiğini, bütün yüzüdönüklerin Allahsızlığından agâh olduğunu beyan etti Alim. Ağladı yine hepimizin yerine. Yüzüdönmüşleri imana, aşka, Allaha, yer yüzüne sesledi. İlahi sevginin izi olan ilk aşkı söyledi Alim Kasımov. Herkesten saklı, herkesten habersiz, ne leke alan, nə de solan, dağlar kadar muhteşem, kokulu çiçekler kadar kutsal bir aşkı hem karşıladı hem de uğurladı.

“ Beni bana sorma, bende değilim. Bir ben vardır, benden içeri”. Yunus Emre’nin bu sözleri ile başladı babasına ithaf ettiği yıl dönümü konserini Fergane Hanım. Sufilerin manevi dünyasının, insanı kurtarma misyonunun hedefi gelecektir. Yaratıcı enerjisi insanı ireli götürür, marifete, gerçeğe sesler, olgunlaşma yolunda maddi gerçekliği kabul eder. Olgunlaşan kalp hem direniş gösterir hem de durmadan, karşısı alınmaz hızla kendi peşinden sürükler. Olgun olmak, idrak etmek doğasına göre feci anlam kasbediyor. Sufinin kalbi hassastır, göze görünmeyen ruhları çağırırken haosun yatmış tufanlarını uyandırmaktan korkar, onun sembolü suskunluktur. Susarak konuşan bir medeniyet şeklinin tezahürüdür Alim’in sanatı. Onun dünya sahnesine gelmesi dininden, dilinden asılı olmayarak herkesin kalbinde yer tutması parçalanmış kültürlerin iç birleşmesi ve sentezi eğilimlerine dayanıyor.

İnsanlık XX. yüzyılın başlangıcında reddetme ve kültürel farklılık dönemine doğru kesin adımlar attı. Sovyetler Birliği’nin parçalanması, yeni savaşlar, halkların Avrupa’ya yeni göçü, dinî ve millî ilişkilerin keskinleşmesi gibi olayların zemininde Alim’in sanatı yeni uzvi dönemin öngörücüsü gibi ortaya çıkmaktadır. Alim muğamında Azerbaycan dünyaya tanındı söylendiğinde, dünyanın Alim’i neden kabul etmesi sorusuna cevap bulmak gerekir. Alim’in sesi ve sanat üslubu bütün kendiliklerin ve farklılıkların fevgine dayalı semptomatik sanat olayıdır. Alim’in muğamı klasik tarzda okumaması önceleri şüpheler doğurdu, bazı sanatçılar tarafından eleştiriyle karşılandı, ama Alim’i halk kabul etti önce, sonra da halklar, sonra da onu anlamayanlar sustu; sabırsızlar uzun yolun sonunu göremezler. Sanatçı kendi sesi ile insanları nerede, hangi noktada birleştiriyor, sesi ile onlara ne veriyor, ne söylüyor? Demek ki Alim’in üslubu örnek gibi kabul olmuş, klasik muğam ifa tarzından farklı bir sanatsal anlam ve enerji taşıyan yeni sanat biçimidir. Onun mazmununda halkın manevi kaderini belirleme gücü ve özgürlüğü bulunmaktadır.

Muğam söylemeye başladığı 90 yıllarının başlangıçlarında sınırları aşan Alim Kasımov yeni, tam bir üsluba sahiplenmekte azimli, iradeli görünüyordu. Muğam teorisinden kenara çıkmak istemeyen muhafazakâr düşünceli sanatçılardan farklı olarak o yeni bir irade ortaya koydu, irade ise idrak demektir, idrak ise hayatın ta kendisidir. Hayat ise toprağa sadakat...

Alim’in sesinde kurtarıcı ruh var. O sanki şamanlardan ölmüşleri yeniden diriltmek vasiyetini almıştır. Alim ayrı ayrı muğamları birbirinden tecrit olunmuş şekilde görmek istemedi. Alim’in ifa tarzında 6 muğamımızın yeni biçimde bütün olması ve tezahür şekli ilmi araştırma mevzusu olabilir. Her bir muğamımız ayrı ayrılıkta neyin sembolüyse Alim ifası da bütün o makamların bir güzellik, güzelliğin de hayat sembolü olduğunu kendinde ihtiva eden tekrarsız sanat olayıdır.

Alim Kasımov’a sanatçı olup olmadığını sorduklarında cevap veriyor: “Ben ne yaptım ki”. O, kendisini ayrıca bir birey hesap etmiyor. O kabileden biridir. O, ondan ayrı düşmüş, kendi yarattığını ortaya koymuyor. O, kendisini sahnede hissetmiyor, sahnedeymiş gibi düşünmek onun için çok zordur. Ben şahidiyim, sarayda düzenlenen konserlerinin birinde o az kalsın sahneden rampanın üzerinden atlayarak izleyicilerin yanına, arka sıraların arasına gelmek istedi. Kendisini zor tuttu. Bu makam sahnenin izleyici ile vahdeti makamıdır. Burada, söylemek zordur, Alim rampanın o tarafından ayrılmaz bir parçası olduğu kabileyi çekip getiriyor, oysa bu taraftaki kabile, izleyiciler, eski perdenin katılımcıları onu kendisine birleştiriyor!

Alim Kasımov sarayda son da kızı Fergane’nin onun 60. Yıl dönümüne ithaf ettiği solo konserinde de her zamanki gibi kendi amacına ulaştı. Çünkü onun amacı var: Onu dinlemeğe gelenleri bir noktada birleştiriyor – sesinde. Bu ses önce onun kendisini ebedî zamanlara götürür, cenneti ve ışık yolunu gösterir sonra ise inananları ardıyca sesler. Bu ses herkesin içinde vardır. Onu duyabilenler kendisini duyuyor. Kendi sesinde hayat mahferini, cehverini taşıyanlardır, ayağının altında ve başının üstünde ışığı görenlerdir... Alim’in ifasının bir özelliği de şudur ki burada herkes birbirine değil, yalnız birine bakmaya, onu izlemeye geliyor. Onun çevresinde (aslında huzurunda söylemek istiyorum) herkes yüksektir, yücedir… Salonda tanınmış, birçok meşhur insanlar olur her zaman, ama sanki etrafta hiç kimse yokmuş gibi bir his oluşuyor kalbimin derinliğinde. Herkes kendisinin kim olduğunu unutmuş bir süre manevi varlığını yaşıyor. Alim Kasımov bizim en büyük evrensel ihtiyacımızı, manevi var oluşumuzu onayladığı için biz onu hep arıyoruz, bekliyoruz, hasretindeyiz. Dünyayı Alim’in sesindeki davranışı ile bize aktarmak istediği güzellik hissi kurtaracak. Herkes onun konserinde güzel oluyor. Çünkü herkese bir tek his gerekir- bahtiyar olmak, hurr olmak. Tanrılar hangi enginliklerdedirse… Sesi ile yol giden Alim ve Fergane Kasımovların ardıyca biz de yola çıkıyoruz… Işığa, önceye ve sonraya, ezel yaşama...