Kent, Özgürlük ve Kapitalizm

Kasım 2017 - Yıl 105 - Sayı 363



Batı Avrupa’da IX. yüzyılda tarıma dayalı uygarlıkta kentlerin var olup olmadıkları sorusuna bir yanıt verilecek olursa, bunun “kent” sözcüğüne verilen anlama bağlı olduğunu söylemek gerekir. Bu vurguya göre halkın geçimini toprağı ekip biçmekle değil, ticaretle sağlanan bir yerden bahsediliyorsa cevap “hayır” olacaktır. Eğer “kent” sözcüğünden hukuksal bir varlık ve kendine özgü yasa ve kuramları olan bir toplum kastediliyorsa sorunun yanıtı yine olumsuz olacaktır. Ancak kentten anlaşılan bir yönetim merkezi ve bir kale ise bu manada bir kentten bahsetmek mümkündür. Dolayısıyla o zamanki kentlerin Orta Çağ’ın sonları ve Yeni Çağ’da ortaya çıkan modern anlamdaki kentlerle aynı olmadığı, bunun sebebinin ise orta sınıf halk ile toplumsal yapılanmanın farklılığından kaynaklandığının bilinmesi gerekir (Pirenne, 2014:47). Kentlerin Batı Avrupa’da ticari kapitalizmin mekânı hâline gelmesi ve tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişin zemini olarak büyük toplumsal değişimin ve yeni toplumsal ilişkilerin şekillenmesinin kaynağı olması o günden bugüne birey, toplum ve ekonomik ilişkilerin yapısı ve işleyişini değiştirmiştir. Toprağa dayalı ekonominin üretim süreci ve ticari hayatın hızlanması ile birlikte yıkılmasına neden olduğu feodal düzen ve ilişkilerin yerine inşa edilmeye ve şekillenmeye başlayan ekonomik ve buna bağlı yeni toplumsal ilişkiler, kentlerin sosyolojik tartışmalarını çeşitlendirmektedir. Feodal dönemde derebeylerinin etkisinin giderek bozulmaya başlamasının altında uzun süreç içerisinde ortaya çıkan ticaret burjuvazisinin giderek güç kazanması ve kentlerin bu sürecin mekânı olarak öne çıkması dikkat çekicidir.

Ticaretin giderek genişlemesi ile yol kavşaklarında, nehir ağızlarında ya da toprak eğiminin elverişli olduğu yerlerde şehirlerin oluşmaya başlamasıyla birlikte, tüccarlar giderek güç kazanmaya başlamıştır. Böyle yerlerde ise genellikle bir katedral ya da “burg” denilen, saldırı karşısında sığınabilecek müstahkem yerler bulunuyordu. Uzun yolculukları arasında dinlenen gezginci tüccarlar ya da donmuş bir nehrin çözülmesini veya çamurlu bir yolun kurumasını bekleyen tüccarlar, bu kale duvarlarının içine ya da katedralin gölgesine sığınırlardı. Böyle yerlerde toplanan tüccarların sayısının giderek artması zamanla bir “fauburg” ya da “burg dışı”nın oluşmasına yol açtı ve çok geçmeden fauburg, burg’un kendisinden daha önemli hâle geldi. Giderek fauburg’lar korunak arayan tüccarlar için surlarla çerçevelenen kasabalara dönüşmeye başladı ve zamanla eski kale duvarlarının yararı ve fonksiyonu yıkılmaya yüz tuttu. Bu gelişmeler sonucunda eski burgların dışa doğru yayılma imkânı ortadan kalktı ve burglar genişleme trendi içerisindeki fauburgların içinde erimeye başladı. Sonuçta insanlar büyüyen bu şehirlere doğru akmaya, hayata yeniden başlamak üzere eski malikâne köylerini terk etmeye başladılar. Çünkü büyüyen ticaret daha fazla insana iş demekti, bundan dolayı onlarda bu işi bulmak üzere şehirlere gittiler. Tüm bu yorumların ve çözümlemelerin doğru olup olmadığının bilinmediğini söyleyen Leo Huberman, bunlar sadece bazı tarihçilerin özellikle de Mr. Henri Pirenne’in tahminleri olduğunu söyleyerek durumu açıklar. Hatta Pirenne’nin Orta Çağ’da şehirlerin böyle büyüdüğünü ispatlamak için ortaya koyduğu ipuçlarını incelemenin bir polis romanı okumak kadar heyecanlı olduğunu vurgulamaktan da geri durmaz. Pirenne’nin tüccarla şehirlinin aynı insan olduğunu göstermek için ileri sürdüğü sağlam kanıtlardan birinin ise XII. yüzyıla kadar tüccar anlamına gelen “mercator” kelimesiyle şehirli anlamına gelen “burgensis” kelimesinin birbirlerinin yerine kullanılabilmesine bağlayan Huberman, feodal toplumun yapısını bu yükselen tüccar sınıfının oturduğu şehirlerin büyümesine yol açan ticaret artışına bağlı olduğunu ve bu yüzden birtakım çatışmalara yol açmasının kaçınılmaz olduğunu vurgular. Bu çerçevede feodalizmin atmosferi tam bir hapishane atmosferi iken şehirdeki ticari etkinlik ise tam bir özgürlük atmosferi olarak ortaya çıkar (Huberman, 2011:37-38). Toprağın ekonomik faktör olarak şekillendirdiği toplumsal düzenin ortaya çıkardığı yeni ticari gelişmeler ve onun giderek büyüyen yapısı ve neden olduğu değişim süreci, yüzyıllara dayanan geçmişi ve statik yapısıyla Batı Avrupa’da büyük dönüşümlerin zamanla önemli bir aşaması hâline gelmeye başladı. Tarım devriminden sonra 18. yüzyılın sonu 19. yüzyılın başlarında meydana gelen sanayi devrimi ve buna bağlı şekillenen yeni üretim süreçleri ve üretim ilişkileri, ekonomik etkinliğin mahiyetinde ve yeni toplumsal düzenin inşasında kentlerin farklı kimliklerinin şekillenmesinin de yolunu açtı. 

Mal ya da hizmetlerin tersine kaybolup gitmeyen kapitalizm, gelişip ilerledikçe ve zaman içerisinde bir kuşaktan diğerine aktarılarak hatta biriken, dolayısıyla zenginleşen deneyimleriyle (Sombart, 2011:346) bugüne dek büyük bir güç olarak gelmiştir. Şehirler ise insanları cezbeden, kendisine çeken bir mekân olarak ticari kapitalizmin yeri olmuştur. Bunun için kentler yeni insan iaşesini sağlayamazsa, yaşayamaz hâle gelir. İnsanları cezbeden kentler onun ışıklarına, gerçek veya görünüşteki özgürlüklerine ve daha iyi ücrete doğru kendini çeker (Braudel, 2017:443).

Kentlerde ortaya çıkmaya başlayan bu yeni özgürlük dalgası çok geçmeden yeniden örgütlenmiş bir toplumsal düzende arkaik yapılarını koruyamayan eski dirliklere kadar uzandı. Derebeyleri ya gönül rızasıyla ya da zorla özgürlüğün yavaş yavaş uzun zamandan beri topraklarını kirayla işleyen çiftçilerin olağan durumu olan köleliğin yerini almasına izin verdiler. Buralarda toprağın yönetim biçimi değiştikçe onunla birlikte halkın yönetim biçimi de değişmeye başladı. Çünkü her ikisi de ortadan kalkmak üzere olan bir ekonomik durumun sonuçlarıydı. O zamana değin dirliklerin kendi çabalarıyla elde etmeleri gereken tüm gerekli şeyler artık ticaretle sağlanmaya başladı. Bu gelişmelerin bu kadar hızla yayılmasının sebebi ise artık hiç kimsenin kullandıkları malların tümünü üretmesinin zorunlu olmamasına dayanmasıdır. Gereksinme duyulan malları sağlamak için yakın kentlerden birine gitmek yeterli oluyordu. Örneğin 13. yüzyıl başlarında Hollanda manastırları, hayır sahiplerinin kendilerine bağışladıkları ve tüketimleri için gerekli şarabı ürettikleri Fransa’daki ya da Ren ve Moselle kıyılarındaki bağlarını satmaya başladılar. Çünkü bunlar artık ortaya çıkan yeni ekonomik gelişmeler nedeniyle hem işe yaramaz olmuşlar hem de işletme ve bakımları, getirilerinden daha da pahalıya mal olmuşlardır (Pirenne, 2014:160-161). Hiçbir örnek, ticaretin ve yeni kent ekonomisinin değiştiği bir çağda, eski dirlik sisteminin kaçınılmaz olarak ortadan kalkmasına bundan daha iyi ışık tutamaz. Gittikçe hareketlenen ticaret, zorunlu olarak tarımsal üretimi özendirmiş, o zamana değin tarımı bağlayan sınırları ortadan kaldırmış ve onu kasabalara doğru çekerek çağdaşlaştırmış ve aynı zamanda özgür kılmıştır (Pirenne, 2014:161). Zamanla yıkılan feodal düzen son dönemlerinde geçmişin bazı izlerini devam ettirmiştir. Bu düzende kişilerin mallarını dilediğince kullanmalarını önleyen yasalara ya da zorla çalıştırılan insanlara ve üstünde çeşitli derebeylik hakları olan topraklara nadir de olsa rastlanıyordu. Ancak geçmişin bu kalıntıları daha çok basit vergilerden ibaretti; bu vergileri ödeyenler ise her şeye karşın tam anlamıyla kişisel özgürlüklerine ulaşabiliyorlardı (Pirenne, 2014:161-162). Şehirlerin denetimini hemen değil zamanla ve azar azar ele geçiren ticaret burjuvazisi şehirlerdeki bazı hakları lordların elinden almaya başlamasıyla birlikte şehirler lordlardan tamamıyla bağımsızlık kazanmaya (Huberman, 2011:41) şehirlerin kendi kimliğini inşa etmesi ve insanın bireysel iradesini kazanmasının da yolunu açtı.

Din adamlarının ve soyluların toprağa dayalı ayrıcalıklı durumunun güvencesi olan toprağın (Pirenne, 2014:162) yerine ticari büyüme ve para ekonomisinin gelişmesi, şehirlerin yükselmesine (Huberman, 2011:54), tefeciliğin yaygınlaşmasına yol açtı. Ticaretin toplum yaşamına yayılmasının neden olduğu ekonomik bunalım, kendilerini bu duruma uyduramayan toprak sahiplerinin yıkımına neden olmuş ya da en azından onlar için güçlükler ortaya çıkarmıştır (Pirenne, 2014.163).

Serbest hareketlerine engel olan feodal kısıtlamalarla karşılaşınca “lonca” (guild) ya da “hanse” denilen birlikler kuran halk kitleleri, bunlarla şehirlerinde gelişmeleri için gerekli özgürlüğü kazanmaya çalıştılar. İstediklerini dövüşmeye gerek kalmadan elde ettikleri zaman sevinen bu kitleler, istediklerini elde etmek için dövüşmeleri gerekirse o zaman da dövüşüyorlardı. Tam olarak neydi istedikleri? Büyüyen bu şehirlerdeki bu tüccarların talepleri neydi? Değişen dünyaları eski feodal dünyaya toslamıştı. Kasabalılar özgürlük istiyorlardı. Bütün Batı Avrupa için geçerli olan eski bir Alman atasözü “kent havası insanı serbestleştirir”  diğer bir deyişle “kent havası insanı özgür kılar” istediklerini elde ettiklerini ispatlıyor. Bu atasözünün doğruluğunu kanıtlayan XII. ve XIII. yüzyıldan bir yığın şehir beratından biri de Kral VII. Louis’nin 1155’te Lorris şehrine verdiği berattır. Beratta; “Lorris şehrinde bir yıl bir gün mukim olan kimse, kendisine sahip çıkan biri yoksa ve durumunu bize ya da temsilcimize bildirmeyi ihmal etmemişse, orada serbest olarak ve kimsenin saldırısına uğramadan sakin olabilecektir.” (Huberman, 2011:39-40).

Kent havasının çekiciliği eski feodal dönemde insanın zenginliğinin ölçüsünü yalnızca toprak olan düşüncenin yerine ticaretin yaygınlaşmasıyla birlikte yeni bir servet çeşidi olan para servetine bıraktı. Feodal dönemin başlarında para durgun, yerleşik, hareketsiz iken sonrasında etkinleşmiş, canlanmış, akıcılık kazanmıştı. Feodal dönemin başlarında toplumsal ölçeğin bir ucunda dua edenlerle toprağın sahibi olan savaşçılar, öteki ucunda ise serfler yer alıyordu. Bundan sonra ise yeni bir grup türemişti, bu grup yeni bir biçimde alarak ve satarak yaşayan orta sınıftır. Feodal dönemde, tek servet kaynağı olan toprağın mülkiyeti, yönetme gücünü de rahiplerle soylulara verirdi. Feodal dönemden sonra ise yeni bir servet kaynağı olan para mülkiyeti yükselen orta sınıfa yönetime katılma imkânını veriyordu (Huberman, 2011:47). Öyle ki zamanla Batıda kapitalizm ve kentler, temelde aynı şey olmuşlardır. Lewis Mumford doğmakta olan kapitalizmin “feodallerin ve lonca burjuvalarının” iktidarının yerine yeni bir ticari aristokrasiyi ikame ederek Orta Çağ kentlerinin dar çerçevesini berhava etmiş ve sonunda kentler galip gelen devlete bağlanmıştır. Ama bu devlet kentlerin kurumlarının, zihniyetlerinin mirasçısıdır ve onlardan vazgeçmekten tamamen acizdir (Braudel, 2017:465).

Tüketimin gelişmesi ve çeşitlenmesinde kentin rolünden de sıklıkla söz edilir. Hatta kentlerin en fakirinin bile pazar iaşesinden zorunlu olarak geçtiğini, kentin sonuç olarak pazarı genelleştirdiği olgusundan ise çok nadir olarak söz edildiğini belirten Fernand Braudel, “kent olmaksızın dünyaya açılma ve uzak yerlerle mübadelenin olamayacağından bahseder. Bundan dolayı “bir kent her zaman bir kenttir” sözünü savunduğunu ve onun mekânda olduğu gibi, zamanda da bir yerinin olduğunu söyler. Çünkü Braudel’e göre hiçbir kent diğer kentlerin refakati olmaksızın kendini sunamaz. Bazıları efendi, diğerleri hizmetçi, hatta köle olarak kentler birbirini tutmakta, Çin’de veya başka yerlerde olduğu gibi, Avrupa’da da bir hiyerarşi oluşturmaktadırlar (Braudel, 2017: 435).

Acaba kentlerin gelişimi ile özdeşleşen kapitalizm gücünü sonsuza dek koruyabilecek midir? Günün birinde koşmaktan yorulmayacak mıdır? Bu soruların cevabını arayan Werner Sombart’a göre kapitalizm er ya da geç bir gün yorulacaktır. Çünkü kapitalist zihniyet kendi yıkılış ve ölümüne yol açacak tohumu da bünyesinde taşımaktadır (Sombart, 2011:359). İlk önce 1929 yılında yaşanan büyük buhran 2009 yılında ise morgage krizi kapitalizmin yıkılışına yönelik ciddi tartışmalarında yolunu açtı. Ancak zaman kapitalizmin gücünün hâlen yerinde olduğunu göstermektedir.

Kapitalizm insanlık tarihi içinde yaşanan iki büyük devrimden birisi olan Sanayi Devrimi ile birlikte onun kentle olan bağı ve buralarda elde ettiği gelişmelerini yeni bir düzen ve güç olarak bugüne devşirdi. Sanayi Devrimi ile birlikte daha da güç kazanan ve bugün için hâkimiyetini yaşanan krizlere rağmen devam ettiren kapitalizmin siyasi, sosyal, kültürel, tarihî ve iktisadi yönleriyle geldiği noktada tüm bunların mekânı olan Batı Avrupa ve kentleri karşısında bu gelişmeleri yaşamayan/yaşayamayan Batı dışı toplumlarının pozisyonu ve kapitalizmle ilişkilerinin boyutları ve içselleştirilişi ise daha da çok anlamlandırılmaya ve tartışılmaya muhtaçtır. Yaklaşık iki yüz yıldır Batılılaşma ve modernleşme süreciyle birlikte Batı’nın geçirdiği bu büyük dönüşümü yaşamaya çalışan Batı dışı toplumların, kapitalizmi ne kadar anladığı ise tartışılır bir durumdur. Türkiye için siyasal ideolojilerin, dinin, kültürün ve geleneğin bu büyük güç karşısındaki durumu ve pozisyonu yukarıda bahsedilen tarihsel yorumlar çerçevesinde bugün ciddi bir kriz içerisindedir. Sonuç olarak Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı uluslararası ve iktisadi sorunları tarihin bugüne intikal eden gelişmelerini ve onun içinden çıkan kapitalizmle olan bağını anlamak gerekir. Bununla birlikte baştan sona kent ve kapitalizm arasında feodal düzenin erimesiyle birlikte ortaya çıkan yeni düzende özgürlüğünü büyük bir mücadeleyle kazanan insan, bugün ne kadar özgürdür? Batı dışı toplumlarda ise bu özgürlüğün durumu ne hâldedir? Esasen tartışılır olan bu soru günümüzde akla feodal düzenin toprağa bağlı serfinin farklı bir çeşidinin kapitalizm tarafından devam ettirilip ettirilmediğini getirmekte, insanoğlunu düşündürmektedir.

Kaynakça

        Braudel, Fernand. Maddi Uygarlık, Gündelik Hayatın Yapıları, Çeviren: Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Yayınları, Ankara, 2017.

        Huberman, Leo. Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla, Çeviren: Murat Belge, İletişim Yayınları, İstanbul, 2011.

        Pirenne, Henri. Ortaçağ Kentleri, Kökenleri ve Ticaretin Canlanması, Çeviren: Şadan Karadeniz, İletişim Yayınları, 2014.

        Sombart, Werner. Burjuva, Çeviren. Oğuz Adanır, Doğu Batı Yayınları, Ankara, 2011.