Türkçede Vatan ve Vatanseverlik

Ağustos 2014 - Yıl 103 - Sayı 324



        Vatan, ilk akla gelen anlamıyla bir insanın doğup üzerinde yaşadığı toprak parçası, ev, memleket, sahip olduğu arazidir.Kelime, İslamiyet öncesi Türk tarihinde bir kabilenin birbirine yakın ailelerinden meydana gelen birkaç çadırda yaşayan halkından oluşan bölümü ve bu ailelerin sahip olduğu toprak parçası olarak tanımlanmıştır.

         

        Eski Türkçede vatan kavramı yerine kullanılan ülke kelimesi “uluş”[1] ve “il”[2] olarak da isimlendirilmiştir. Zaman zaman “yurt”, “il” veya “vatan” için “yer” kelimesi de kullanılmaktadır.[3]

         

        Vatan, Fransızların “la terre”, Almanların “das Land” dedikleri “yer”, ikinci anlam olarak da “arazi, toprak, bölge, diyar, memleket, kara” demektir.[4]

         

        Türkçede kullanılan “vatan” kelimesinin semantik gelişmesi incelendiğinde, “maskat-ı re’s=doğum yeri” anlamına gelen bir Arapça kelimenin Türkçeleştirilmiş şekli olduğu görülür. Arapçada “vatane” olan ve “yerleşmek, ikamet etmek” anlamına gelen bir fiilden türetilerek Türkçeye girmiş olan vatan, “ikamet edilen yer” olarak tanımlanırken aynı kelimeden türetilmiş olan tavattun, “bir yeri yurt edinmek”;mevtın, “vatan, yurt; vatanî, yerli, millî, yurtsever, ulusal”; muvâtın, “vatandaş”; el-vataniyye, “yurtseverlik, milliyetçilik” karşılığı olarak kullanılan kelimelerdir.[5]

         

        Bir kimsenin vatanı, kullanıldığı anlama göre, bir ülke, şehir veya köy olabilir. Bu anlamda vatan, duygu ve bağlılık ilham edebilen bir kaynaktır ve vatanla ilgili bu fedakârlık duyguları tarihten bu yana çeşitli metinlerde ifadesini bulmuştur.[6]Türkçede ilk anlamıyla “bir insanın doğduğu yer” olarak bilinen “yurt” kelimesininde “vatan” kavramını gösterdiği anlaşılır.[7]“Vatan” kavramını tanımlayandeğişik sözlüklere baktığımızda şu ifadelerle karşılandığını görürüz: “Bir adamın doğup büyüdüğü veya yaşadığı memleket.”[8], “İnsanın doğduğu yer, maskat-ı re’s, yurt”, “Hubb-u vatan imandandır.” “Vatan-ı sânî” ifadesi için de “sonradan tavattun olunan yer, me’vâ” açıklaması yapılır.[9]

         

        Firûzâbâdî’nin Osmanlı Türkçesine Mütercim Âsım tarafından çevrilenKâmûsTercümesi’nde de şöyle bir vatan tanımı ile karşılaşırız:“Vatan, Arapçada bir insanın ikametgâhı olan menzile denilir ki yurt tabir olunur. Sığır, koyun ve sâirenin ağıl veya ahırına da vatan denir.”[10]

         

        “Tarihsel olarak siyasal, kültürel ve toplumsal bir topluluğa ve üzerinde bir halkın yaşadığı belirli bir toprak parçasındaki toplumsal kurumların ve ilişkilerintümüne yurt denir.” şeklinde tanımlamalar da yapılırken, yurt için ayrıca bir açıklama getirilir: Vatan, bir toprak parçasından, yani ülkeden ibaret değildir. Ülke, üzerinde yaşayan toplulukla birlikte yurdu oluşturur. Ama üzerinde insanların yaşaması tek başına bir toprak parçasını yurt yapmaz. Ancak siyasal, kültürel, toplumsal, ekonomik kurum ve ilişkileriyle belirli özelliklerin bir topluluk, çoğu kez bir ulus durumuna getirdiği insanların, halkın yaşadığı toprak, yurt olur.[11] Bir kimsenin doğup büyüdüğü ya da yurttaşı olduğu ve duygusal olarak bağlı bulunduğu ülke de vatandır.[12]

         

        “Vatan” kelimesi çeşitli dillerde şu kelimelerle karşılanmıştır: Osmanlıcada: mülk, memâlik, memleket, maskatıre’s; Fransızcada: patrie, Almancada: vaterland, İngilizcede: fatherland/motherland, İtalyancada: patria.

         

        Vatan kavramı bir halkın uzun süre üstünde yaşadığı toprak parçasındaki kurum ve ilişkilerin tümünü karşılar. Halk, ülke ve ulus kavramlarıyla ilişkili bir kavramdır. Batı dillerinin bazılarında baba ülkesi, ana ülkesi gibi deyimlerle dile getirildiğinden de anlaşılacağı gibi babaların ve anaların içinde doğup yaşadıkları ve bundan ötürü uzun bir süre üstünde yaşanılmış olan ülke olarak da tanımlanır. Dilimizde bu anlamda anavatan deyimi çok eskiden bu güne kullanılmaktadır.[13]

         

        Dil, din, fikir, tarih, kültür ve müşterek ülküler gibi bir milleti millet yapan başlıca özelliklerinden birisi, bir milletin üzerinde yaşadığı coğrafya parçası ve bir devletin sınırları belli hâkimiyet sahası olan vatan, “ülke” ve “yurt” olarak da isimlendirilir. Tek bir fert açısından ise vatan, “doğum yeri” manasında bir kimsenin köyü, kasabası veya şehri için kullanılmakla birlikte, esas itibariyle doğum yerini de içine alan ve milletinin mensubu olduğu sosyolojik grubun yaşadığı ve “tebaası olduğu devletin ülkesi”dir. Bir coğrafi mekân olmak, vatanın temel ve maddî özelliği olmakla beraber, vatan kavramı ile bu anlam arasında tamamen bir özdeşlik bulunamaz. Vatan ayrıca milletin geçmişi ve istikbali ile birleşmiş, manevi ve mukaddes değerleri, hatıra ve idealleri, millî kültürü ile kaynaşmış bir coğrafyadır. Devletin ve milletin varlığını üzerinde sürdürebilmesini mümkün kılacak bir coğrafî mekânın yani ülkenin varlığı zorunlu ve olmazsa olmaz şartlarından biridir. Ülkenin, devletin varlığının meydana gelmesi için zorunlu bir unsur olduğu düşüncesi, Eski Yunan filozoflarından beri üzerinde uzlaşılmış bir fikirdir.[14] Vatanın yokluğu hâlinde “devlet”ten de söz edilemez.[15] Vatan olmadan devletin varlığından bahsedilemeyeceği gibi, devlet de varlığını sadece ve sadece belirli bir toprak parçası üzerinde devam ettirebilir.[16] Toprağın vatanlaşması için mukaddes ve manevi değerler ve tarihle yoğrulmuş olması gerekir.[17]

         

        İnsanların meydana getirdiği milletler ve bu milletler ile toprak arasındaki ilişki, vatan fikrinin temelini oluşturmaktadır. Kendisini vücuda getiren muhtelif tesirler her ne olursa olsun, milletin dayandığı değiştirilemez esaslı gerçekler olan dil, örf ve âdetler, folklor, gelenek ve hatıralar da bizzat manevî hayatın ve kıymetlerin temelidir. İçtimaî varlık olan millet devamını, istikrarını ancak onlardan alır. Birçok içtimai öğe değişir; toplum birçok gelişme yaşar; fakat vatan, onların arasında müşterek ve en önemli bir bağ olarak kalır. Vatan, “romantik tarih şuurunun çevrileceği, ışık vereceği ve millî kültür denilen şekli kazandıracağı içtimai kuvvet de işte temeli ve sınırları vatan olan bu içtimai şuuraltıdır.”[18] Devirler birbirini inkâr edebilir; fakat vatan onları derin ve içten gelen bir rabıta ile bağlar. Ferdî hafızanın dayanağı beyin olduğu gibi, içtimaî hafızanın dayanağı da vatandır. Toplumların daha “ilkel devirlerinde atalarını ve ecdadını tazim ve takdis etmeleri vatan ve tarih şuurunun ilk belirtisini, insani ve millî hislerin de başlangıcını teşkil eder.”[19]

         

        Hanefî mezhebine göre vatan-ı aslî, vatan-ı ikamet, vatan-ı süknâ olmak üzere üç türlü vatan olduğu kabul edilir: Bunlarvatan-ı aslî; “vatan-ı aslîye”, “vatan-ı ehli”, “vatan-ı karar” ve “vatan-ı fıtrat” olarak da ifade edilmiştir. “İnsanın doğduğu veya evlendiği veya başka bir yere yerleşip orada kalmak, ayrılmamak niyeti ile yerleştiği yer” olarak tanımlanır. Bir insan için vatan-ı aslî birden fazla olabilir. Kendi aslî vatanında olan kimseye mukim denir.[20]Vatan-ı ikamet; “vatan-ı müstear” ve “vatan-ı hâdis” olarak da ifade edilir. Vatan-ı ikamet, “bir kimsenin geçici olarak ikamet ettiği yer” şeklinde tarif edilir ve Hanefî mezhebine göre on beş gün veya daha çok kalıp sonra ayrılmaya niyet edilen yer olarak kabul edilmiştir.[21]Vatan-ı süknâ; Hanefî mezhebine göre on beş günden az kalmak için niyet edilen veya “yarın ayrılırım” diyerek senelerce kalınan yer olarak tanımlanır. Burada olan misafir, mukim sayılmamıştır.[22]

         

        Tasavvufî terminolojide ise “vatan-ı aslî” tabiri ile ruhların kopup geldiği ve bir gün tekrar ona dönülecek ülke olan “âlem-i ervâh”ın, “ulûhiyet âlemi”nin kastedildiğini görmekteyiz. Aynı şekilde mutasavvıflar için bu anlamda vatan, “kurb-ı cânân”, “kûy-ı yâr”, yani sevgilinin bulunduğu “ulûhiyyetâlemi”dir. Tasavvuf şairleri vatandan ayrılmanın hicranını ve oraya tekrar ulaşmak arzusunun ateşini dile getirirler.[23]

         

        Mutasavvıflar bu dünyayı gurbet, öbür dünyayı asıl vatan olarak görürler. Onlar, toprak ve tabiattan, bu dünyanın bağlarından kendilerini kurtarmayı esas alarak, ruh terbiyesi ile dünya âleminden asıl vatana, huzur-ı ilahîye kavuşmanın özlemini duyarlar. Çünkü “tabiata merbutiyetin insanı hürriyete sevk eylemek için bir vasıta değil, belki ruhu esarette tutan bir zincir addolunduğu her yerde millet ve vatan hisleri ya madûmdur, ya sönüktür.”[24] Mutasavvıfların vatan telakkilerine bir açıklama olmak üzere Ankaravî’nin Mesnevi Şerhi’ndeki şu cümleler önemlidir: “Vatan hakikatte can tarafındadır ve canın tavattun ve makam-ı âlemi hakikattir, can bu âlem-i surette değildir. Bu âlem-i sûrette can birkaç gün garip ve misafirdir. Eğer vatan-ı hakiki istersen nehrin öbür kenarına geç, yani dünyayı bırakıp ukbâcânibine git ve sureti terk edip mana âlemini seyret!”[25]

         

        Tasavvuf ehline göre, vatan kavramı esas olarak insanın bu dünyaya gönderilmeden önce varolduğu yer anlamında kullanılır ve bu itibarla dünya bir gurbet diyarıdır. Aynı anlayışa uygun olarak Mevlânâ, Divân-ı Kebir’inde “Biz vatanımızdan ayrılmışız, bu yüzden yorgunuz, sınanmadayız. Vatandan ayrı düşen nasıl güvenebilir?” demektedir.[26] Yunus Emre de, bu anlayışı şu mısralarla ortaya koyar:

         

        “Bu dünyaya gelen kişi âhir yine gitmek gerek

        Misafirdür vatanına bir gün sefer itmek gerek.”[27]

         

        Vatan, tasavvuf anlayışına göre bir bakıma ruhlar âlemidir, Bezm-i Elest’tir. Elestbezminden ayrılıp bu unsurlar âlemine gelmek, varlık kalıbına girmek, hakiki vatandan ayrılıp gurbete, yani “fenâmülkü”ne düşmektir. Vatan kavramına hem tasavvufî telakkiye göre hem gurbette yaşayanlar için karşılaşılan güçlükler yönüyle yaklaşan büyük Divan şairi Fuzulî de şiirlerinde gerçek vatanı “huzur-ı ilâhî” olarak görür. Ona göre gerçek vatan “ulûhiyet âlemi”dir; yani kulun benliğini Tanrı varlığında yok ettiği, Allah’a yakın olduğu makamdır. O, bu telakkiye mahsus bir anlayışla kaleme aldığı bir şiirinde fena mülkünü vatan tuttuğunu dile getirir:

         

        “Tâcünûn rahtın geyüpdutdumfenâ mülkin vatan

        Ehl-i tecrîdem kabul itmen kabâvüpîrehen”[28]

         

        Mutasavvıflar, gurbeti hakikate erişmek için vatandan ayrılış olarak kabul etmiştirler. İnsan bu dünyada misafirdir, bir gün elbet asıl vatanına dönecektir. Onlar, marifet ve hâlden uzak kalındığında, “Allah’tan gurbet”in meydana geldiğini düşünürler. Bu manadaki gurbet hayatı tasavvuf edebiyatının en canlı temalarından biri olmuştur.[29] Bu hususta şu hadislerin zikredildiği de ileri sürülmüştür: “Allah’ım vahşetimi gider, gurbetimi artır”, “Gurbette ölen şehittir”, “İslam garip geldi, garip gidecektir, ne mutlu gariplere.”[30]

         

        Türklerin vatan anlayışları ile ilgili tarihte ve Türk edebiyatında çok fazla bilgi ve örnekler görülebilir. Vatanher millet için sınırları çizilmiş bir toprak parçasından meydana gelmekte ve o millet fertleri için mukaddes sayılmaktadır.[31]İslamiyet’ten önceki Türklerde topraksız bir devlet düşünülemezdi. Halk toprağı ve toprak da halkı tamamlar, böylece devlet meydana gelirdi. Eski Türkler, devlet ve kağan mevcut oldukça çalışmanın faydasına inanmışlardır. Bu sebeple de eski Türkler, devleti baba ve mukaddes sayarlarken, onun için “devlet baba” tabirini bu tarihî inançtan dolayı yaygın olarak kullanmışlardır.[32] Eski Türklerde devlet, “baba” olarak görülürken Batı ülkelerinde “baba”[33] tabiri daha çok vatan için kullanılmıştır.[34]

         

        Türk edebiyatında vatan karşısında alınan tavır, ilk yazılı eserlerimiz olan Orhun Abideleri’nden itibaren ifadesini bulmaya başlar:“Türk kağanı Ötüken ormanında otursa ilde sıkıntı yoktur.”[35], “İl tutacak yer Ötüken ormanı imiş.”[36]vb.cümleler, Türkler için vatan olarak Ötüken’in ayrı bir önemi olduğunu belirtirken, kazanılan vatanın kaybedilmemesinin gereğinin ikazını yapan ifadeler arasında yer almıştır.

         

        Türkler, İslamiyet’i kabul ettikten sonra vatanlarına karşı duydukları sevgiyi, vatanları için canlarını çekinmeden vermek suretiyle ve İslamiyet’teki “Vatan sevgisi imândandır” hadisiyle bütünleştirerek devam ettirmişlerdir. Vatan sevgisi ve vatan için çalışmak, Kur’an-ı Kerim’de: “Çünkü biz onları katkısız (şâibesiz) bir hasletle ―ki (bu dâimâ) yurd(larını) hatırlama(ları ve onun için çalışmaları) için― hâlis (insanlar) yaptık.”[37]ifadesinde emredilmektedir.

         

        Türklerin toprak anlayışı ve vatan sevgisi hakkındaki duygu ve düşüncelerini aktaran önemli bir isim IX. asır Arap müellifi El-Câhiz’dir. Câhiz: “Türkler Araplardan başka milletler içinde vatan sevgisine en fazla sahip millettir. Çünkü onların vücutlarının terkibinde, tabiatlarının karışımında başka milletlerin sahip olmadıkları derecede memleketlerine, topraklarına dair hususiyetler, vatanlarının suyuna çekme hassesi ve diğer kardeşlerine benzerlik vardır…Vatan sevgisi, bütün insanları ve bütün memleketleri kapsayan bir hususiyet olmakla beraber aralarında benzerlik, uygunluk, vücut benzerliği ve vücutlarındaki terkibin aynı olması dolayısıyla Türklerde diğer milletlerden daha fazla ve daha köklüdür. Görmüyor musun? Ebu–Abdi “Allah memleketleri vatan sevgisi ile mamûr etti” der. İbn–el–Zubayr ise “İnsanlar kendilerine düşen hisseler içinde hiç birisinden, vatanlarından memnun oldukları kadar memnun olmazlar.”[38]sözleriyle Türklerin vatanları ile olan ilişkilerini müşahedeye dayanarak ifade etmektedir.

         

        Vatan tutmak, vatan edinmek tabirlerinin içinde, hayatı fetihlerle geçen bir millet için çok farklı anlamlar vardır. Büyük Selçuklu Sultanlarında “yer ve yurt tutmak” bilinci vardır. Türklerin anayurt, anavatan olan Orta Asya’dan kalkıp Anadolu ve Rumeli’ye gelirken Müslüman olmaları, yeni coğrafyada belli bir sahayı vatan edinmeleri, Türkçede de “tavattun etmek”, “il tutmak”tabirini ortaya çıkarmıştır.

         

        Türk şerecesini sayan Ebulgazi Bahadır Han, Oğuz boylarından Dodurga’nın anlamının “yurt almayı ve onu tutmayı bilici”[39] demek olduğunu söylemektedir.

         

        Hayatın, sosyal durumun, örf, âdet ve geleneklerin yanı sıra tarihin de âdeta bir aynası gibi olan atasözlerinde Türklerin vatan sevgisini ve hasretini dile getiren sözlere rastlanır. Azeriler, “Herkese öz vatanı şirindir; özünden davletli(devletli) ile ortak olmak”[40] ve “Yâd ocağının alevinden vatan ocağının dumanı güzeldir”[41] derlerken Türkmenler de “Yerinden ayrılan yedi yıl, yurdundan ayrılan ölünceye değin ağlar” ve “Devletli devlet arar, vatansız vatan arar”[42] demektedirler. Anadolu Türklerinde de “Bülbülü altın kafese koymuşlar, “âh vatan” demiş”, “Ana gibi yâr, vatan gibi diyâr olmaz”...vb. gibi vatan ile ilgili atasözlerine çokça rastlanır.[43]

         

        Osmanlılar, “vatan” yerine bazen “mülk”, “memleket” ve “memâlik” kelimelerini kullanmıştır. Osmanlı için bütün topraklar “mülk”tür ve bu kelime de vatanla aynı anlama gelmektedir. Vatan kavramı, bugün bizim anladığımız manasıyla “mülk” kelimesiyle, fiilî bir realite olarak hep dipdiri, canlı olarak yaşamıştır.”[44] Bir fütuhat devleti olan Osmanlı Devleti için bu anlamda, “ülkenin her tarafı aynı Mukaddes Vatan’dır; vatan olduğu için de ne pahasına olursa olsun, muhafaza ve müdafaa” edilir.

         

        Evrensel bazı kaynaklarda vatan kelimesi “içerisine sevgilerimizi sığdırabildiğimiz dairedir” biçiminde edebî bir şekilde tanımlanmış ve vatan için şu açıklama yapılmıştır. “Kalbimiz, gönlümüz neredeyse vatanımız orasıdır. Aşk, fedakârlık ve saygı duygusundan uzak ve bu duyguların ifadelerinden ayrı olarak vatan kelimesinin kullanılması mümkün değildir.”[45]

         

        Dünyanın büyük ve kalkınmış ülkelerinin özellikle 1950-1960’lı yıllardan sonra hızlandırdıkları uzay çalışmalarının sonunda, insanlığın “Dünya-Sistem’i, Dünya-Gaia’yı, biyosferi, kozmik parçacık Dünya’yı, Dünya-Vatan’ı keşfetmesiyle”[46] insan için dünya bir vatan olarak kabul edilmeye başlanmıştır. Globalleşen dünya ile birlikte, bu dünya gezegeninin bir mekândan biraz daha farklı bir anlam kazanmasıyla bütün insanlık için ortak bir ev, yuva,[47] anavatan ve hatta dünya-vatan olmasından söz edilir. Bütün bu teorik mülahazalara rağmen insanlar için klâsik bir vatan telakkisi, insanlığın tarih şuuru kazanmasıyla birlikte varolurken, milletler için bu telakkinin tarih boyunca mevcut olduğu görülür.

         

        Sonuç olarak, insan hayatı daima besleyici kaynak olan toprak ile istihale ettirici bir kuvvet olan insan arasındaki münasebet, siyasi ve içtimaî tekâmülün temelidir. İnsanın var olduğu her yerde mekân anlamında bir toprak düşüncesi ve duygusu vardır. İnsanoğlu, “tarihî süreç içerisinde bir yandan sosyal-beşerî açıdan ferdi aşarak aileye, aileyi aşarak kabile veya aşirete, kavme ve nihayet millet şuuruna erişirken”diğer yandan da sosyal ve iktisadî yönden benimsediği düşünce ve duygu ile evinin dışındaki mahalle dediğimiz küçük muhitten başlayıp “köye, köyü aşarak kasaba ve şehre, şehri de aşarak bölge ve ülke” boyutlarına ulaşıp vatan kavramına ve şuuruna sahip olarak büyük muhit denilen bir memleket içerisinde mevcut olur.

         

        İnsanların içinde yer aldığı bu küçük ve büyük memleketler, yaşadıkları hayatlarının farklı dönemlerindeki çeşitli zamanlarını geçirdiği mekânlara karşı duyulan duygu ve düşünceleri ile birlikte bu mekânlara karşı olan bağlılık ve fedakârlık derecelerini de şekillendirmiştir. Bu duygu ve düşüncelerin benimsendiği memleketler, sonunda o insan için “vatan” olur.Fakat vatan, kuru bir topraktan ibaret değildir, kolay yapılamaz ve bedeli rakamlarla ifade edilemez. Onun için toprak, vatan kavramı ile ilgili çok önemli bir unsur olarak görülmelidir. Bazı ortak değerler taşıyan insanların oluşturduğu milletler için mekânla olan ilişkileri, tek fert hâlinde belirli bir mekânda yaşayan insanın bulunduğu mekân arasındaki ilişkileri ile benzerlik gösterir. Milletlerin, bir tek insanın hayatında olduğu gibi ortak bir mekânda hayat sürerek, çeşitli tecrübeler yaşayıp oraya karşı aynı duygu ve düşünceleri geliştirmeleri, o mekânla ilgili olarak “toprak sevgisi” denilen bir duyguyu ortaya çıkarır. İşte milletler için “toprak sevgisi”nintezâhür ettiği bu yer, vatanları olur ve icap ettiğinde vatanlarını savunmak, o mekân sakinlerinin daha kolektif hayat sürmelerini gerektirecek ortak tarihi hatıraların vücut bulmasına sebebiyet verir. Toplumların daha “ilkel devirlerinde atalarını ve ecdadını tazim ve takdis etmeleri vatan ve tarih şuurunun ilk belirtisini, insani ve millî hislerin de başlangıcını teşkil eder.”[48]Vatanseverlik duygusu da bu insani ve millî hislerden kaynaklanan ve bir toplumun fertlerinin mensup oldukları millete karşı duydukları bir minnet ve sevgi olarak ortaya çıkmaktadır.Bir coğrafyanın vatan olabilmesi için, üzerinde yaşayan milletin maddî ve manevî değerlerini yönlendirmiş ve şekillendirmiş olması gerekir. Bir millet, belli bir coğrafyada hâkimiyet kurarken o coğrafyanın tabiî şartlarına uygun bir hayat tarzı da tesis eder:

         

        “Dağ, ova, yayla, deniz kenarı, çöl vesaire gibi başka başka tabiat içinde yetişen insanların kendilerine mahsus hususiyetleri oluyor ve bunlar edebiyatlarında sayılacak tesirler bırakıyor... Gerçi edebiyatlarında bu haricî unsurlar kadar bazı dâhilî unsurlar, başka medeniyet ve hars teması ile yeni ve dünya cereyanları ile gelen fikrî ve edebî tesirler de hâkim oluyor. Fakat bunların hiç biri, bir milleti kendi iklim ve tabiatının verdiği tesirlerden tamamen kurtaramıyor. Yani ruh yahut dimağ tamamen vücuttan ayrılmıyor. Vücuda şekil veren, tesir yapan herhangi haricî unsur ruh üzerinde de tesir yapıyor. Bundan dolayı bütün dünya edebiyatlarında hatta en küçüğünde bile içinde doğup büyüdükleri yerin damgası vardır.”[49]

         

        Görülmektedir ki milletlerin meydana getirdikleri hayat tarzı, onların vatanlarında ortaya koydukları medeniyet, kültür ve edebiyat değerlerine de yansımakta ve bu konuda belirleyici olmaktadır.

         


        


        

        [1] İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, İstanbul, Boğaziçi Yayınları, 1984, s.223.


        

        [2]RenéGiraud, Göktürk İmparatorluğu, Çeviren: İsmail Mangaltepe, İstanbul, Ötüken Neşriyat, 1999, s.110.


        

        [3] Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, C.II, İstanbul, MEB Yayınları, 2001, s.147.


        

        [4] Ögel, a.g.y., s.147.


        

        [5] Muhammed Kutub, Çağdaş Fikir Akımları-Sekülarizm-Rasyonalizm-Yurtseverlik-Milliyetçilik-Hümanizm-Ateizm, 2.bs., Çeviren: M. Beşir Eryarsoy, İstanbul, İşaret Yayınları, Ekim 1989, s.185 (bkz: nr:1’deki dipnot).


        

        [6] Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, İngilizce’den Çeviren: Prof. Dr. Metin Kıratlı, 4.bs., Ankara, TTK Basımevi, 1991, s.332.


        

        [7] Recai Galip Okandan, Umumî Âmme Hukuku Dersleri, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Yayınları, 1959, s.287; Tevfik Nâdir, “Fıkra-ı Siyâsiye-Millet Ne Demektir?”, Millet, No:48, 8 Eylül 1324, s.1; Aydın Taneri, Türk Devlet Geleneği-Dünve Bugün, Ankara, AÜDTCF Yayınları, 1975, s.11-12; Abdülkadir Donuk, “Türklerde Vatan Sevgisi”, Türk Kültürü, Yıl:24, No:266, Haziran 1985, s.369-370; Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için ayrıca bkz: Dr. Ayferi Göze, Devletin Ülke Unsuru (Sınırları ve Devletle Olan Münasebeti), İstanbul, İÜ Yayınları, 1959, s.6-8; Okandan, A.g.e., s.883-885; Ali Fuat Başgil, “Devletin Ülke Unsuru”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, C.XIII, No:4, 1965, s.1262.


        

        [8] Şemseddin Sâmi, Kâmûs-ı Türkî, 3.bs, İstanbul, Çağrı Yayınları, 1989, s.1493.


        

        [9] Ali Nazîmâ-FâikReşad, Mükemmel Osmanlı Lügati, Hazırlayanlar: Necat Birinci, Kâzım Yetiş, Fatih Andı, Erol Ülgen, Nuri Sağlam, Ali Şükrü Çoruk, Ankara, TDK Yayını, 2002, s.552.


        

        [10] Mütercim Âsım, Kâmûs Tercümesi, C.IV, İstanbul, Kitapçı Rizeli Hasan Hilmi Efendi Tab’ı, 1304, s.778.


        

        [11]Büyük Ansiklopedi, “Yurt” maddesi, C.XV, İstanbul, Milliyet Yayınları, 1990, s.5925.


        

        [12]Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedi, “Yurt” maddesi, C.XX, İstanbul, yayınevi yok., 1985, s.12645.


        

        [13] Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi, C.VII, 1.bs., İstanbul, Remzi Kitabevi, 1980, s.345.


        

        [14] Recai Galip Okandan, Umumî Âmme Hukuku Dersleri, İstanbul, İÜ Yayınları, 1959, s.287.


        

        [15]Tevfik Nâdir, “Fıkra-ı Siyâsiye-Millet Ne Demektir?”, Millet, No:48, 8 Eylül 1324, s.1.


        

        [16] Aydın Taneri, Türk Devlet Geleneği-Dün ve Bugün, Ankara, AÜDTCF Yayınları, 1975, s.11-12; Abdülkadir Donuk, “Türkler’de Vatan Sevgisi”, Türk Kültürü, Yıl:24, No:266, Haziran 1985, s.369; Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için ayrıca bkz: Dr. Ayferi Göze, Devletin Ülke Unsuru (Sınırları ve Devletle Olan Münasebeti), İstanbul, İÜ Yayınları, 1959, s.6-8; Okandan, A.g.e., s.883-885; Ali Fuat Başgil, “Devletin Ülke Unsuru”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, C.XIII, No:4, 1965, s.1262.


        

        [17] İsmail HâmiDanişmend, Türklük Meseleleri, İstanbul, İstanbul Kitabevi, 1983, s.196.


        

        [18] Hilmi Ziya Ülken, Millet ve Tarih Şuuru, 2.bs., İstanbul, Dergâh Yayınları, 1976, s.221.


        

        [19] Osman Turan, Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, C.I, 10.bs., İstanbul, Boğaziçi Yayınları, 1997, s.1


        

        [20]Dinî Terimler Sözlüğü, s.286; Ayrıca bkz: Şâmil İslâm Ansiklopedisi, “Vatan-ı Aslî” maddesi, C.VIII, İstanbul, Dergâh Ofset, 2000, s.203.


        

        [21]Dinî Terimler Sözlüğü, s.286; Ayrıca bkz: Şâmil İslâm Ansiklopedisi, “Vatan-ı İkâmet” maddesi, C.VIII, İstanbul, Dergâh Ofset, 2000, s.203-204.


        

        [22]Dinî Terimler Sözlüğü, s.286); Ayrıca bkz: Şâmil İslâm Ansiklopedisi, “Vatan-ı Süknâ” maddesi, C.VIII, İstanbul, Dergâh Ofset, 2000, s.204.


        

        [23] Abidin Paşa, Tercüme-i Şerh-i Mesnevi-i Şerif, Cilt:1, İstanbul, Matbaa-i İrfan, 1324, s.17-40; Namdar Rahmi Karatay, Namık Kemal ve İdealizmi, Bursa, Vilâyet Matbaası, 1941, s.23.


        

        [24] Karatay, a.y., s.24.


        

        [25] Karatay, a.y., s.25.


        

        [26]Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, “Gurbet”, C.3, İstanbul, Dergâh Yayınları, 1979, s.378.


        

        [27]A.y.,s.378.


        

        [28] Nahit Aybet, Fuzûlî Divanında Maddî Kültür, Ankara, KB Yayınları, 1989, s.115.


        

        [29] Süleyman Uludağ, “Gurbet”, DİA, C.15, İstanbul, TDV Yayınları, 1996, s.201.


        

        [30]Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, “Gurbet”, C.3, İstanbul, Dergâh Yayınları, 1979, s.378.


        

        [31]Ansiklopedik İslâm Lugati, “Vatan” maddesi, (Tercüman Kültür ve Sanat Hizmeti Haziran 1983), C.II, İstanbul, Tercüman Gazetecilik Matbaacılık A.Ş., 1982, s.747.


        

        [32] Bahaeddin Ögel, Dünden Bugüne Türk Kültürünün Gelişme Çağları, 4.bs., İstanbul, TDAV Yayınları, 188, s.433.


        

        [33] “Batı dillerinde vatan hem dişi hem de erkek olarak kabul edilmiş bir terimdir; bu da hem anaerkilliği hem de babaerkilliği kendinde birleştirmesine sebep olmuştur. Anavatan–babavatan birleşimi dişisel değerini anavatana, toprak anaya vermektedir, bu da doğal olarak vatan aşkını meydana getirmektedir; baba gücünü ise kayıtsız şartsız itaat ettiğimiz devlete vermektedir. Bir vatana bağlılık, vatan çocuklarının kardeşçe dayanışmasını hayata geçirmektedir. Bu mitolojik kardeşlik hiçbir kan bağına gerek duymaksızın milyonlarca bireyi bir araya getiriyor.” (Bu hususta bkz: Edgar Morin-A. BrigitteKern, Dünya-Vatan, Çeviren: Melike Hemmami Kıraç, İstanbul, İletişim Yayınları, 2001, s.81.)


        

        [34]Kafesoğlu, a.g.e., s.225; (Alm., İng., Frans. Dillerinde; Vater-land, Father-land, Patrie=vatan. Bu kullanışların hepsi Latince “pater”(=baba) sözünden gelmektedir.); Turan, a.g.e, C.I, s.120.


        

        [35] Muharrem Ergin, Orhun Âbideleri, 7.bs., İstanbul, Boğaziçi Yayınları, 1980, (KültiginÂbidesi-Güney Cephesi, 3. Satır), s.17.


        

        [36] Ergin, a.e., s.18.


        

        [37] Hasan Basri Çantay, Kur’ân-ı Hakîm ve Meâli Kerim, Sad Suresi, Ayet 46, İstanbul, Elif Ofset, 1980.


        

        [38] Ebu Osman Amr b. Bahr El-Câhiz, Hilâfet Ordularının Menkıbeleri ve Türklerin Faziletleri, Çeviren: Ramazan Şeşen, Ankara, Ankara Üniversitesi Basımevi, 1967, s.77-79.


        

        [39]Ebulgazi Bahadır Han, Şecere-i Terâkime(Türklerin Soy Kütüğü), Hazırlayan: Muharrem Ergin, İstanbul, Tercüman 1001 Temel Eser, tarihsiz, s.50.


        

        [40] Ayhan Göksan, “Türk Dünyası Atasözleri”, Reşit Rahmeti Arat İçin, Ankara, TKAE Yayını, 1966, s.255.


        

        [41]Bahtiyar Vahabzade, “Vatan Hakkında Düşünceler”, Türk Yurdu, No:142, Haziran 1999, s.26.


        

        [42]Göksan, a.g.e., s.255.


        

        [43]Rıfkı Yazıcı, “Türk Kültürü ve Edebiyatında Vatan”, Türk Yurdu, No:131, Temmuz 1998, s.21.


        

        [44]Durmuş Hocaoğlu, “Ulus-Devlet, Millet ve Milliyetçilik Üzerine Bir Tahlil”, Türk Yurdu, C.XVI, No:109, Eylül 1996, Ankara, s.20.


        

        [45]EncyclopèdieDuDıx-NeuvıèmeSıècleRèpertoıreUniversel, “Patrie, Patriotisme”, Imprimerie H. Carion, rueBonaparte 64, Paris, 1867, s.676-678.


        

        [46]Morin-Kern, a.g.e., s.207.


        

        [47]GastonBachelard, Mekânın Poetikası, Çeviren: Aykut Derman, İstanbul, Kesit Yayıncılık, 1996, s.124.


        

        [48] Osman Turan, Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, Cilt:I, 10.bs., İstanbul, Boğaziçi Yayınları, 1997, s.1


        

        [49] Halide Edib Adıvar, İngiliz Edebiyatı Tarihi, C.I, İstanbul, Remzi Kitabevi, 1946, s.13.