Selçukluların Türkiye’deki Hafıza Mirasını Okumak: Mekân, Şahsiyet ve Zafer

Ağustos 2014 - Yıl 103 - Sayı 324



        Tarihte bazı olaylar, kişiler ve mekânlar hafıza niteliği kazanırlar. Milletler bu hafıza ile geçmişten geleceğe giden süreçte kendi varoluşlarını düşünürler ve hareketlerini bu zaviyede tespit ederler. Türklerin tarih yolculuğunda da yollarını aydınlatan pek çok olay, kişi ve mekân vardır. Bunlar soyut olan varoluş hâllerinin somut bir gerçeklikle kendisini zaman ve mekânda icrası gibidirler. Tarih, bütün bu olup bitenlerin evi ve izleneceği meşheri durumundadır. Anadolu, Türklerin tarihi mecrasında önlerine açılan ve Türkiyeleştirdikleri bir mekândır. Bu mekânın vatan oluşunda ise birçok olay ve birçok kişinin emeği vardır. Bu süreçte yaşanan olayların en önemlilerinden birisi şüphesiz Malazgirt Meydan Muharebesidir. Türklerin Bizanslılar karşısında kazandıkları bu zafer, Türk tarihinin en önemli safha ve sahalarından birisinin kapılarını açmıştır.

         

        Açılan bu kapı sadece Türk tarihi nokta-i nazarından mühim bir sunu değil, aynı zamanda bu kapıyı açanların temsil ettikleri medeniyetin de bir sunusu olarak ifadesini bulmuştur. Türk tarihi noktasında Anadolu’nun Türkleştirilmesi hadisesi evveliyatı itibarıyla bir tarihi hakikati haizdir. Bu doğruluğunu tarihi boyutu itibarıyla miladi IV., VI. ve VII. yüzyıllardaki faaliyetler ekseninde, bir iz düşümler silsilesi olarak gerçekliğini bulur. Aynı şekilde ait oldukları medeniyetsel yapı itibarıyla de bu hakikat, doğruluk ve gerçeklik boyutunu haizdir. Onun içindir ki, Anadolu’nun Türkiyeleştirilmesi hadisesini tarihin aktığı o tecrübi derinlikte anlamak ve anlamlandırmak icap etmektedir.

         

        Bu cümleden olarak Malazgirt Zaferi üzerine yapılan okumalarda da insan-ı muasıra daha yakın olan yüzyıllardan geriye doğru -Malazgirt üzerine- derinlikli bir okuma yapmak, bir kanaat izharı olarak daha mühimdir. Çünkü varlığın kayıt altına alındığı ilim olan tarihte, bunun lüzumunu hissettirmektedir. Muasır ile müstakbel arasındaki bağı ve muasır ile geçmiş arasındaki bağın adı olan tarih, Çanakkale Zaferi’nden başlayarak bir milletin 1071’e kadar mezkûr coğrafya üzerindeki varlık mücadelesine dairleri büyük bir netlikle ifade eder. Dolayısıyla bir silsileyi ve süreci ifade eden mezkûr coğrafya eksenli hadiseler, bir hafızaya mekân olarak, şahsiyet olarak ve zafer olarak damgasını vurmuştur. 

         

        Bu deneme de 1071 yılına tarihlenen Malazgirt Meydan Muharebesi ve Zaferi, Anadolu’nun dönemsel konjonktürüne temin ettiği bir Türk imajının ve hareketinin teşekkülü olarak, taraflar, muharebe esnasında ortaya konulan tutum ve davranışlar, süreç içerisinde geçirilen aşamalar endeksli olarak bir yaklaşım çalışması olarak küçük bir pencereden yeniden ele alınması şeklinde çerçevelenen bir tasnif kurgusudur. Bu denemeye modern insanın hafızasından tamamen sildiği ve hafıza mirası okumak olarak adlandırdığımız ve savaşın -sadece ama sadece- askerî, siyasi, ötekini bertaraf edici vechesinden öte bir de -belki de daha önemlisi- vicdani yönünü temsil eden ve tetikleyen yönü olduğunu ifade etmek yerinde olacaktır. Bu itibarla da savaşın vicdani yönünü tebarüz ettiren Nurettin Topçu’nun Malazgirt’e dair kanaat izharından birisini aynen aktararak başlamakta fayda vardır.  

         

        “Vicdanın bir iyilik eseri ortaya koyması, bir matematik problemi çözülmesine benzemez. Matematik probleminin çözülmesinde her zekânın başvurması zorunlu olan metot kullanılacaktır. Aynı zihin hareketi yapılacaktır. Herkes istediği metotla sonuca ulaşamaz. Hâlbuki ahlak hareketinde davranışını seçmede herkes serbesttir. Her insan kendi hareketini kendi yaratır. Çok kere büyük ahlak hareketlerinde başka insanların hayret ve hayranlık duyduğunu görüyoruz. Beklenmeyen hareket şaşırtıcı oluyor. Bu hâl, ahlaki davranışın hürriyet ve yaratıcılığın eseri oluşundandır. Millî tarihimizden bir örnek ile bu durumu müşahhaslaştıracak olursak; Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan, 1071’de yapılan Malazgirt Savaşı’nda Bizans İmparatoru Romen Diyojen’i esir etti. Lakin ona esir muamelesi yapmadı. Kendisine Türk geleneğine göre ikramlarda bulundu. Hatta imparatorla kendi, tahtında beraber oturdu. Bir müddet sonra imparatoru serbest bıraktı. Onu Trabzon’a kadar uğurladı. Bizans’a (Byzantion=Konstantinopolis’e) kadar muhafızlarla gönderdi. İmparator, Alparslan’ın kendisine karşı gösterdiği büyüklük karşısında ondan ayrılırken hüngür hüngür ağladı.”[1]

         

        Vicdanın hür hareketi bir fethin hafızasında askerî ve siyasi yönünden daha önemli olan insani bir çerçevede geleceğe önemli çağrılarda bulunmaktadır. Bu itibarla maziye mevrus, müstakbele talip olanlar bir tarihi ve kültürel hafızanın temsilcisi olduklarını unutmamalıdırlar. Alparslan da bu noktada Malazgirt fatihi ve 1071 kahramanı olarak Türk-İslam tarihinde hafıza bir lider olarak yerini almıştır.

         

         

         

         

         

        Hafıza Olay Malazgirt ve Hafıza Şahsiyet Alparslan

         

        Orta Çağlar özelindeki siyasi ve içtimai yapısallara dairleri,tarihi izdüşümleri ve gerçeklikleri içerisinde tam manasıyla okuyabilmek için -modern insana o çağı ve hadiselerini sindirilmiş olarak sunan bir kılavuza- ihtiyaç duyulmaktadır. Bu noktada da İbn Haldun’un Mukaddime’de ortaya koyduğu çıkarımlar ve temellendirmeler, bölgesel gelişmelere dair tarihi hadiseler tahkik edilirken ifadesini bulmaktadır ki onun Selçukoğullarına dair değerlendirmesi ve çıkarımı da buna işaret etmektedir. Bu çalışma ile de üzerinde karar eylenilen Malazgirt ve Sultan Alparslan mevzusu, bu eksende örtüşmektedir ki, Malazgirt’e gelinen süreç öncesini de Sultan Alparslan ve asabiyesi ekseninde kısaca ifade etmek yerinde olacaktır.

         

        İbn Haldun, ‘‘Şahıslar gibi devletlerin de tabii ömürleri vardır.’’ tespitini ortaya koyarak klasik bir Orta Çağ siyasi teşekkülünün zamansal sürecini tayin etmekte ve bunu da kendi içerisinde batınlara ayırmaktadır. Muayyen bir çerçeve içerisinde tarifini bulan bu devreleri tek tek açıklamaktadır. İbn Haldun bu devrelerin ilkini şu şekilde tarif ve tavsif eder.

         

        ‘‘Çetin hayat şartlarını göğüsleme, cengâverlik, yırtıcılık, şan ve şöhrette iştirak gibi bedeviliğin karakterini, sertliğini ve vahşiliğini muhafazaya devam eder. Bu sayede asabiyetin müessiriyeti kendilerinde mahfuz kalır. Kılıçları keskin ve çevreleri korkuludur, halk kendilerine mağlup olmuştur.’’[2]

         

        İbn Haldun’un bu çıkarımlarından yola çıkılarak Selçukoğulları özelinde yapılan -kuruluş devresi- eksenli takipler, 1015/1018 Anadolu’ya yapılan keşif seferleri, 1040 sonrası Maverâünnehir coğrafyasında husule gelen hadiseler, 1048 ve 1055 yılları esnasında Anadolu ve Ön Asya merkezli yaşanılan hadiseler yumağı, bir asabiyenin 1071 Malazgirt’e kadar uzanan cengâverliğin -Türkiye olarak sonuçlanması- olgusunun ve hikâyesinin evrilen ilk vechesidir. Takriben geriye doğru 60 yıllık bir zamanın akışına tarihlenen mücadele devresi Malazgirt ile bir güvenin zuhuru olarak görülmelidir ki, Sultan Alparslan ve selefleri Tuğrul ve Çağrı beyler ile kurucu ata Selçuk Bey,İbn Haldun’un tavırlar nazariyesi olarak şekillenen klasik Orta Çağ Türk-İslam devletlerinin mücessimleşmesine dair bir kaydı net olarak ortaya koyar.

         

        Bu cümleden olarak İbn Haldun’un tavırlar nazariyesini ne olduğuna dair kısa bir izahatı aşağıya almak faydalı olacaktır. İbn Haldun bu tavırlar nazariyesini özetle Mukaddime’sinde şu şekilde ortaya koyar. Zafer, galibiyet ve istila dönemi; birinci tavrı, istibdat ve infirat dönemi; ikinci tavrı, dinlenme ve rahatlık dönemi; üçüncü tavrı, kanaat ve barış dönemi; dördüncü tavrı, israf ve har vurup harman savurma dönemi; beşinci tavrı, meydana getirmektedir. Bu tavırlara nazariyesinden yola çıkılarak Selçukoğulları özelinde yapılan değerlendirme ve izdüşümler özellikle Sultan Alparslan dönemi de dâhil olmak üzere birinci tavır endeksli olarak karar bulmaktadır. İşte bu noktadan bakılacak olursa ki, biraz yukarıda da arz edildiği üzere hadiseler yumağını sadece kendi yapısı içerisinde değerlendirmekle birlikte önceki ve sonraki hadiselere olan tesirleri olarak da bakmak icap etmektedir. Ancak bu şekilde tahkik edilen devreler ve tavırlar anlaşılabilir. İbn Haldun’un ortaya koyduğu tavırlar nazariyesi de bir asabiyenin tarihsel süreç içerisinde bu devreleri geçirerek bir temsiliyete tekabül ettiği göstermektedir ki, Sultan Alparslan ve Malazgirt Zaferi de bu tavırlar ve devreler cümlesinden bir kez daha okunmalı ve değerlendirilmelidirki iyi anlaşılabilsin.

         

        İbn Haldun tavırlar nazariyesinin birinci devresini bir asabiye özelinde şu şekilde tarif etmektedir:

         

        “Zafere ulaşma, müdafaa vaziyetinde olana galip gelme, mülkü istila etme ve onu kendinden evvelki devletin elinden çekip alma tavrıdır. Bu tavırda; mecd ve şan kazanma, vergi toplamak, memleketini savunmak ve bölgesini korumak konusunda devletin sahibi, kavmine örnektir. Zira galebenin ve zaferin husulüne esas teşkil eden asabiyetin gereği budur’’[3].

         

        Tavırlar nazariyesinin bu ilk devresinin nihayetine Malazgirt özelinden bakıldığında da ulaşılan muazzam bir zafer, sınırlarını muhafazaya etmeye çalışan bir Bizans Devleti ve ahval itibarıyla değerli bir mülk ve mesken olan Anadolu vardır. Bir yapıyı ve onun çıktılarını ortaya koymak bakımından İbn Haldun’un sundukları bir Orta Çağ asabiyesi ve onun hadiseleri ekseninde isabetli bir okuma ve değerlendirmeyi müşahhaslaştırmaktadır. Sultan Alparslan ve asabiyesi de 1071 Malazgirt Zaferi ile galebenin ve zaferin bu husulünü tebarüz ettirmişlerdir.

         

 

         

         

         

        1.Alparslan Dönemi Öncesi Selçuklu-Bizans Arasındaki Mücadele Safhası

         

        Selçuklu Devleti ile Bizans Devleti arasındaki husumetin kökenleri Selçuklu Devleti’nin 1040 yılında Dandanakan Savaşı ile kuruluşunu gerçekleştirip, beraberinde gelen Türkmen boylarına yurt arama çabası çerçevesinde yönünü Anadolu’ya çevirmesine dayanmaktadır. Dandanakan Savaşı’ndan sonra, Gazneliler içerisinde yer alan ama daha sonra bu devletle arası açılan büyük Türkmen kitlesi, batı yönüne doğru hareket etmeye başladı. Azerbaycan üzerinden ilk olarak Hakkâri bölgesine gelen bu kitle sırasıyla Zap, Erzen, Diyarbekir, Cizre ve Musul bölgelerine akınlarda bulundular. Türkmenlerin bu akınları en çok bu havalideki emir ve sultanlıkları rahatsız etti. Bu akınların önünü alamayan bölge hâkimleri, bu durumu Sultan Tuğrul Bey’e arz ettiler.[4] Bu şikâyet üzerine Tuğrul Bey, bu büyük Türkmen kitlesine ‘‘İslam ülkelerine akınlarda bulunmamaları, Azerbaycan’a dönüp buradaki yaylak ve kışlaklara yerleşmeleri ve Bizans’a akınlarda bulunacak olan emir ve beylerin hizmetlerine girmeleri’’ konusunda yazılı bir buyruk göndererek onları, Bizans topraklarına sevk etti. (1042-1045)[5] Çünkü Tuğrul bey nicelik olarak oldukça fazla olan Oğuz kitlesini elinde tutmak ve onları nitelikli hâle dönüştürmekle İbn Haldun’un da işaret ettiği,‘‘Bir devletin büyüklüğü, sahasının genişliği ve müddetinin uzunluğu, onu ayakta tutanların azlığı ve çokluğu nispetinde olur.’’[6]tespit doğrultusunda, bu unsuru yanında bulundurarak büyük bir avantaj elde edecekti. Bu olayla birlikte Selçuklu Devleti ile Bizans İmparatorluğu arasındaki husumetin ilk kıvılcımı atılmış oldu.

         

        1043 yılında Sultan Tuğrul, Selçuklu Devleti’nin batı siyasetinin sınırlarını çizdikten sonra, Kutalmış, Resul Tegin, Melik Hasan ve Yakutî’yi güney Hazar bölgesi, Azerbaycan ve Doğu Anadolu’ya sefer düzenlemekle görevlendirdi. Bu paylaşımdan sonra Selçuklu akıncı beyleri Bizans’a tabi Gürcü ve Ermeni topraklarını yapmış oldukları büyük savaşlarla istila etmişlerdir. İbn Haldun’un bu paylaşımı destekler nitelikteki görüşünü burada zikretmek, konuyu daha net anlama açısından faydalı olacaktır.

         

        “Devletin ve hanedanın temelini atan, onu kuran ve ayakta tutan asabiyenin ve kavmin, ellerine geçen toprakların sınır boylarına ve illere tevzi edilmeleri şarttır. Bunlar, buraları düşmandan korumak için istila ederler, vergi toplama, haksızlıkları önleme ve devlete ait buna benzer kanunları oralarda tatbik ederler”[7].

         

        Selçuklu akıncılarının yapmış olduğu bu akınlar İbn Haldun’un “İstibdada ve muharebe etme kudretine sahip olan milletler diğer kavimleri etkisi altına aldıkları için mülkleri daha geniş olur.” sözünü destekler niteliktedir.[8] Akıncılar yapmış olduğu akınlarla birçok kavme boyun eğdirip topraklarını zapt etmişlerdir.

         

        Tuğrul Bey döneminde ağırlıklı olarak Bizans üzerine yapılan akınlardan biri de 1054’te kendisinin bizzat çıktığı Anadolu seferi ile aralıksız devam etmiştir. Tuğrul Bey’in bu seferinde Muradiye, Erciş, Bayburt gibi yerler alınmış, Canik bölgesinden Toroslara kadar akınlar yapılmıştır. Ermeni Emiri Vasil’in hâkimiyeti altında olan Malazgirt üzerine sefer düzenleyen Tuğrul Bey çok uğraşmasına karşılık Malazgirt’i alamamış, sadece muhasara edebilmekle yetinmiştir. Şehrin surlarının muhkem olması, gerekli teçhizatın yeterince sağlanamaması ve kış mevsiminin yaklaşması nedeniyle Tuğrul Bey, bu kuşatmayı kaldırmak zorunda kalmıştır.[9]

         

        Selçuklu Devleti’nin Anadolu üzerine akınları Alparslan dönemine kadar çokça devam etmiştir. Her yeni gelen imparatorun öncelikli üzerinde durduğu konu Türkleri Anadolu’dan uzaklaştırmak ve Bizans’ın eski kudretini yeniden canlandırmak olmuştur. Ancak hiçbiri de bu konuda başarı sağlayamamıştır. Bu emel Romanos Diogenes’in de birincil hedefi olmuş ve Malazgirt Meydan Savaşı, bu doğrultuda zuhur etmiştir.

         

        Bir savaşta birbirine rakip devletlerin asker sayıları her zaman tartışılan konulardan biri olmuştur. Genellikle asker sayısının fazla olması devletin gücünün ve azametinin işareti iken sayının az olması ise zayıflığın alameti olmuştur. Ancak bu durum bazen tam tersi şekilde de zuhur etmiştir. Az bir sayıyla karşısındaki azametli bir orduyu mağlup eden kuvvet her zaman takdire şayan olmuştur. Burada kuvvetin niceliğinden çok niteliğinin galebe çalması dikkati çekmiştir. Yusuf Has Hacib’in bu noktadaki tespitlerini aşağıya aynen almakta fayda vardır.

         

        “Çok adama lüzum yoktur, fakat asker seçme olmalı; asker seçme olduğu gibi, onun silahı da tam olmalıdır. Kalabalık asker ve ordu başsız olur; bu başsız asker ve ordu cesaretsiz olur. Az sayıda ve muntazam bir ordu çoğa nispetle, daha iyidir; çok kimseler çok askerle bozguna uğradılar.”[10].

         

        Malazgirt Savaşı’nda Selçuklu ve Bizans kuvvetlerinin sayısına dair çeşitli görüşler bulunmaktadır. İbnü’l Kalanisi’den aktarıldığına göre; Bizans kuvvetleri Rum ve diğer teşekküllerden oluşmak üzere yaklaşık olarak 600 bin kişiyi bulduğunu söylemekle beraber bunun yanında Selçuklu ordusunun ise yaklaşık olarak 400 bin kişiden oluştuğunu söylemektedir.[11]İbnü’l Ezrak’tan aktarıldığına göre; Bizanslılar 300 bin kişilik kuvvetten meydana gelirken, Sultan Alparslan’ın ise sayısını vermemekle beraber az bir askeri var, demekle yetinmiştir.[12]Ahbârü’d Devletü’s-Selcukiyye’de aktarıldığına göre; Bizans kuvvetleri atlı ve yaya olmak üzere 300 bin kişi, Selçuklu kuvvetlerinin ise 15 bin atlı birlikten oluştuğunu, hatta her atlının bir de yedek atı olduğunu kaydediyor.[13]Bundarî’ye dayanılarak verildiğine göre; Alparslan’ın 15 bin kuvveti bulunuyor, Bizans’ın ise Rum, Rus, Guz, Kıpçak, Gürcü, Abhaz, Hazar, Frenk ve Ermenilerden kurulu 300 binden fazla kuvveti vardı.[14]İbn Devadari’den nakledildiği kadarıyla; Bizans İmparatoru’nun 100 bin atlıdan oluşan ve 100 bin okçu, 800 mandanın taşıdığı, üzerinde atlar için nal ve mıh bulunan 400 araba, yine üzerinde silah, mancınıklar ve kuşatma aletleri bulunan 1.000 arabadan müteşekkil bir ordusu vardı. Selçuklular ise 10 bin kişiden mürekkepti.[15]Reşidüddin’den aktarıldığına göre; Bizans’ın 300 bin atlı kuvvetine karşılık Selçukluların 15 bin atlı kuvveti bulunuyordu.[16] Aksaraylı Kerimüddin Mahmud’dan nakledildiğine göre; Selçuklu kuvvetleri 12 bin atlıydı, buna karşılık Bizans ordusunda ise 50 bin zırhlı atlı bulunuyordu.[17]

         

         

         

        2. Malazgirt Meydan Savaşı

         

        Büyük savaşa geçmeden önce Orta Çağ tarihinde savaş olgusunu anlatan en önemli başucu kaynaklarından biri olan İbn Haldun’un ‘‘Mukaddime’’ adlı eserinde bu olguya nasıl değinildiğini göstermek yerinde olacaktır. İbn Haldun, savaşı insanların birbirlerinden öç alma duygusu sonucunda ortaya çıkan bir olay olarak görmektedir. Kuvvetler kendi etrafındaki kişileri savaşmaya ikna ettikten sonra savaş düzeni alıp birbirleriyle mücadele etmeye başlarlar. Bu andan itibaren kuvvetlerden biri rakibinden intikam almak amacıyla harekete geçer diğeri ise kendini korumaya geçer. Savaş, insanlık tarihiyle yaşıttır ve insanlığın var oluşundan beri kaçınılmaz bir son olarak süre gelmiştir. İbn Haldun, savaşın genel olarak; kıskanma veya rekabet duygusundan, düşmanlık veya husumetten, Allah ve dini için gazaba gelmekten, mülk için gazaplanmak veya krallık kurmaya çalışmaktan kaynaklandığını belirtmektedir. Savaşı ise kendi içerisinde dört ayrı grupta sınıflandırmıştır. Bunlardan birincisini; çoğunlukla birbirine komşu olan kabileler ve aralarında rekabet bulunan aşiretlerin yapmış olduğu mukatele olarak belirtir. İkincisini; bozkırlarda ve sahralarda yaşayan milletlerde görülen savaş olarak belirttikten sonra bu milletlerin iaşelerini mızraklarının ucundan kazanmalarından dolayı kendilerine karşı koymak isteyenlerle mücadele edip üstün gelmeye çalıştıklarını söyler. Bunlar için ne rütbenin ne de mülkün önemi vardır. Esas olan hayatlarını idame ettirebilecek seviyedeki temel ihtiyaçlarını karşılayabilmektir. Üçüncüsünü; şeriatta cihat olarak tesmiyelendirilen savaş olarak belirtir. Dördüncü olarak da; hanedanların, kendilerine isyan ve itaatten imtina edenlere karşı yapılan savaş olarak belirtir. Bu savaş türlerinden ilk ikisinin isyan ve fitne özelliği taşırken son ikisinin ise cihat ve adalet özelliğini taşıdığını vurgulamaktadır.[18]

         

        İbn Haldun’un bu savaş sınıflandırmasını Malazgirt Savaşı’na tatbik edecek olursak; Bizans İmparatorluğu ile Selçuklu Devleti arasında gerçekleşen savaş yukarıdaki sınıflandırmada yer alan birinci savaş ve üçüncü savaş türünün özelliğini taşımaktadır. Çünkü birbirine komşu olan ve rekabette bulunan iki devletin kozlarını paylaştığı bir savaş olması hasebiyle birinci savaş türüne; İslam’ın bayraktarlığını yapan Selçuklu Devleti’nin gayrimüslim olan Bizans’ı cihat anlayışının gereği olarak saf dışı bırakmak istemesinden ötürü de üçüncü savaş türüne girmektedir. İbn Haldun’un bu sınıflandırması soyut savaş kavramının fikri alt yapısını göstermesi bakımından önemlidir.

         

        Öncü kuvvetler savaşından sonra Alparslan 24 Ağustos 1071 yılında etrafındaki ordusuyla birlikte Ahlât’tan hareket ederek Malazgirt-Ahlât arasında bulunan Rahve veya Zehra Ovası adı verilen yere geldi. Kısa bir süre sonra buraya hâkim olundu.[19]Alparslan, Bizans ordusunun çoğunlukta olduğunu bildiği için bir meydan savaşı yapmaya pek sıcak bakmıyordu. Adet olunduğu üzere; hem Bizans kuvvetlerinin durumunu tespit etmek hem de barış teklifinde bulunmak üzere Abbasi Halifesi’nin elçisi kadı İbnMühelban (Mahleban) ve emir Sav-Tigin (Sav-Tekin)’in önderliğindeki bir elçi heyetini imparatora gönderdi.[20] Alparslan göndermiş olduğu teklifte “Ülkene geri dön, eğer barış arzu ediyorsan bunu, halife aracılığı ile yaparız, aksi takdirde biz azmimizde Ulu Tanrıya içtenlikle bağlıyız ve işi ona bırakırız.”[21]. diyerek imparatorla savaş yapmadan orta yolu bulmak istiyordu. Ancak mağrur imparator barış heyetini Alparslan’ın acizliğinden dolayı gönderdiğini düşünerek kaba ve sert bir üslupla teklifi reddetmiş; “Ben bu üstün duruma pek çok para sarf ederek ve asker toplayarak eriştim, şimdi bundan asla vazgeçmem. Barış ancak Rey şehrinde yapılacaktır. Ben İslam ülkelerine, kendi ülkem gibi hâkim olmadan geri dönmeyeceğim.” demiştir. Bununla da yetinmeyerek “İsfahan mı güzeldir, yoksa Hemedan mı?” sorusunun cevabı olarak heyet başkanı İbnMühelban: “İsfahan” cevabını vermiştir. İmparator daha da ileri giderek: “Hemedan’ın soğuk olduğunu haber aldık, biz İsfahan’da kışlayacağız, hayvanlarımız da Hemedan’da.” demiş. İmparatorun bu mağrurluğuna daha fazla tahammül edemeyen İbnMühelban ona şu sözleri söylemiştir: “Hayvanlarınız Hemedan’da kışlayabilir, fakat sizlerin nerede kışlayabileceğinizi bilemem.’’ bu cevapla imparator, Selçukluların sandığı gibi kendisinden korkmadığını anlamıştır.[22]

         

        Elçilik heyetinden İmparator’un teklife ret cevabı verdiğini öğrenen Alparslan artık savaşın kaçınılmaz olduğuna karar verdi. Ordularına artık savaş hazırlıklarına başlamaları için gerekli önlemlerin alınmasını bildirdi. Savaşın gününü tespit etme konusunda Sultan’ın fakihlerinden Buharalı Ebu Nasr Muhammed’in “Ey Sultanım, sen Tanrı’nın öteki dinlere üstün tuttuğu İslam dini için savaşıyorsun, bu nedenle bütün hatiplerin minberlerde Müslüman halkla birlikte senin için duada bulanacakları Cuma günü, öğle namazı sırasında düşmana saldır. Ben ulu Tanrı’nın zaferi senin adına yazmasını beklerim.” sözü bize açık bir bilgi vermektedir.[23] Abbasi halifesi bu savaş için bir dua metni hazırlatarak bütün camilerde okutulmak üzere emir vermiştir. Bu da savaşın iman gücünü teşkil eden önemli örneklerden biridir.

         

        Alparslan, yapılacak savaşın taktik ve düzenini belirledi. Bu konuda; İbn Haldun, savaşlarda uygulanıla gelen savaşma türlerini iki gruba ayırmıştır. Bunlardan birincisi, nizami harp adı verilen düzenli saflar şeklinde düşmana saldırmak, ikincisi ise çete harbi adı verilen; düşmana aniden baskın yaptıktan sonra geri çekilmektir. Nizami savaş düzeninin vur-kaç taktiğine nazaran daha güvenli ve etkili olduğunu belirtir. Nizami taktiğin; sabırlı olmak, sadakat, düşmanı korkutmak gibi sonuçlarının olduğunu söyler. Bir devlet, savaştan önce askerlerini bölükler hâlinde “keradis” adı verilen düzene koyardı. Bunun nedeni ise çok sayıda bulunan askerin birbirlerini daha kolay tanıyıp, düşman kuvveti sanıp birbirlerine saldırmamak için bu düzen yapılırdı. Bunlar, dört farklı cenahta birbirlerine yakın olacak şekilde gruplandırılırdı. Bu düzende; tüm askerlerin başı olan hükümdar veya komutan “kalbe” adı verilen orta kısımda olurdu. Safları itibarıyla müstakil olanlar, komutanı, bayrağı itibarıyla farklı bir askeri hükümdarın önüne yerleştirirlerdi bu birliğe mukaddime adı verilirdi. Hükümdarın durduğu yerin sağ tarafına “meymene” adı verilen birlik sol tarafına da “meysere” adı verilen askeri birlikler yerleştirilirdi. Ordunun asıl kısmının arkasında yer alan itiyat kuvvetlerine de “sake” adı verilirdi.[24] Gerçekten de Malazgirt Savaşı öncesinde hem Alparslan hem de Diogenes ordularını bu savaş düzeni ile savaşa hazır hâle getirmişlerdi.[25]

         

        Selçuklu askerleri adet olunduğu üzere savaşın hemen öncesinde Bizans askerlerini psikolojik olarak baskı altına alıp onların korkarak yılmalarına neden olmak için bir takım davranışlarda bulundular. Bunlar; davul ve boru çalmak, savaş türküleri söylemek, tekbir sesleri getirmek gibi davranışlardı. Buna karşılık olarak Bizans askerleri ise çan seslerini duyurmaya çalıştılar.[26]

         

        Alparslan, savaş meydanına çıkmadan önce cuma namazını ordusuyla birlikte eda ettikten sonra hem kefeni hem de savaş kıyafeti nazarında gördüğü beyaz bir elbise giydi. Gelenek olduğu üzere atının kuyruğunu kendi eli ile bağladı. Okunu ve yayını bırakarak eline yakından savaş silahları olan kılıç ve topuz aldı. Ordusunun maddi ve manevi moralini artırmak amacıyla aşağıya aynen aldığımız savaşın kazanılması veya kaybedilmesi durumunda ordusunun ne yapması gerektiğini belirtmiştir.

         

        “Ben muhtesipler gibi sabırlıyım ve kendini tehlikelere atan kimselerin yaptıkları gibi, gazilerin başında savaşacağım. Eğer Tanrı beni başarıya ulaştırırsa, bu güzel bir sonuç olacaktır; eğer durum bunun aksi olursa oğlum Melikşah’ı dinlemenizi, ona itaat etmenizi ve onu yerime geçirmenizi istiyorum.’’

         

        Sultan Alparslan’ın kendisinin savaşta ölmesi durumunda ise devletin bekası ve taht kargaşasını engellemek amacıyla oğlunu veliaht tayin etmiştir. Aynı tarzda savaşın hemen öncesinde yaptığı başka bir nutukta ise, savaşın azameti ve Türklüğün onuru açısından ne derecede olduğunu göstermek istemiştir. Bu konuşmayla askerinin kanındaki savaşma arzusunu kamçılamış ve onların bulundukları konumun önemine değinmiştir. Savaşın müspet veya menfi sonuçlanması durumunda ise kendilerinin her iki durumda da kazanacağını söylemiştir.[27]

         

        “Ey askerlerim ve kumandanlarım! Daha ne zamana kadar biz azınlıkta, düşman çoğunlukta olmak üzere, böyle bekleyeceğiz? Ben bizzat Müslümanların minberlerde bizim için dua etmekte oldukları bu saatte, düşmanın üzerine atılmak istiyorum. Galip gelirsek arzu ettiğimiz sonuç hâsıl olacaktır. Aksi durumda ise şehit olarak cennete gideriz. Beni izlemek isteyenler gelsinler, geri dönmek isteyenler ise serbestçe geri dönebilirler. Bu gün burada ne emreden bir Sultan, ne de emir alan bir asker vardır. Bugün ben de sizlerden biriyim ve sizinle birlikte savaşacağım. Biz, Müslümanların eskiden beri yapa geldikleri bir gaza yapıyoruz.”

         

        Bizans cephesinde ise; imparatorun topladığı son savaş meclisinde saldırı kararı alınmıştı. Bunu tatbik etmek için saldırının son hazırlıkları tamamlanmıştı. Papazlar savaş kıtalarını gezerek askerlere dini telkinlerde bulunuyorlardı. Artık iki cephede hazırlıklar tamamdı. Savaş 26 Ağustos cuma namazının akabinde başladı. Savaşı Selçuklu kuvvetlerinin okçu grupları başlattı. Bu saldırıyı beklemeyen Bizans kuvvetleri mukabele amacıyla ilerledi. Selçuklu ordusu ricat taktiğini kullanarak başlangıçta kaçıyor görüntüsü vererek çekildi. Bu taktiğe aldanan Bizans ordusu pusuda kendilerini bekleyen kuvvetlerin zuhuru karşısında adeta neye uğradığını şaşırarak ağır zayiat verdi. Bu şekildeki saldırıya daha fazla dayanamayan Bizans’ın meymene kuvveti dağılmaya başladı. Biraz sonra da itiyat kuvvetlerinin çekildiği görüldü. Selçuklu kuvvetlerinin bu saldırı planı kısa bir süre içinde Bizans kuvvetlerinin savaş dengesini kaybetmesine yetti. Ortaya çıkan boşluğu fırsat bilen Selçuklu kuvvetleri mağrur imparatorun kumanda ettiği birliği kuşattı. Taktik hatası yaptığını anlayan İmparator sağlam kalan meysere kuvvetlerini yardıma çağırmak istediyse de Selçuklu kuvvetleri bu cenahı da kuşattı. Böylece Bizans ordusu bütün kuvvetleriyle dağıldı. İmparator ise bu bozgunu hazmedemediği için esir düşene değin savaşmaya devam etti.[28] Alparslan ise; hem çevrilen Bizans kuvvetlerinin imha edilmesini yönetiyor hem de kendisi de kılıcıyla bir asker gibi savaşıyordu.[29]

         

        Öğle vaktinde başlayan savaş mütemadiyen akşam vaktine kadar devam etti. Savaşın sona erdiği zamanda netice mağrur RomanosDiogenes açısından koca bir hüsrandı. Daha savaşın başında Bizans ordusunda paralı olarak tutulmuş olan Uzların (Oğuzlar) ve Peçeneklerin Selçuklu safına geçmeleri savaşın seyrini Selçuklu lehine değiştiren önemli bir gelişme oldu. Toplama ordusu Selçuklu kuvvetlerinin azmi karşısında dağılmıştı. Bizans ordusunda birçok general tutsak olmaktan, askerler ise Selçuklu kılıcından kurtulamadı. Savaş sonunda Selçuklular, büyük bir azim ve mücadeleyle kendinden nicelik olarak fazla, ancak nitelik olarak yeterli olmayan Bizans ordusunu darmadağın etti. Mağrur İmparator ise; savaş sonuna kadar mücadele etmesine rağmen esir olmaktan kurtulamadı. İmparatoru esir alan ise kendisiyle “Belki imparatoru esir alır.” şeklinde alaya alınan, Alparslan’ın komutanlarından Gehverayin’inmemluklarından biriydi.[30] Esir edildikten sonra RomanosDiogenes Alparslan’ın huzuruna getirildi.

         

        Alparslan ile RomanosDiogenes arasında tarihi kayıtlara önemli bir anekdot olarak geçen şu konuşma yaşandı: 

         

        Alparslan:“Dostluk kurmak üzere sana Halife’nin elçilerini göndermedim mi? Fakat sen dostluk kurmaya yanaşmadın. Sana düşmanlarımın iadesini istemek üzere Afşin ile elçi göndermedim mi? Fakat sen bunu da kabul etmeyip geri teslim etmedin. Savaştan hemen önce sana yine elçi göndererek geri dönmeni istedim. Ama sen bu teklifimi de geri çevirdin. Üstelik bu teklifime karşılık; para sarf ettiğini, büyük ordu topladığını, buralara kadar geldiğini, aradığını yakaladığını, ülkelerine yapılanları İslam ülkelerine yapmadıkça dönmeyeceğini söyleyerek cevap verdin.”

         

        İmparator:“Ülkelerini almak için her türlü kavimlerden mürekkep askerler topladım, paralar sarf ettim. Memleketim ve kaderim elindedir. Bu durumda önündeyim. Beni azarla, beni itham et, ne istiyorsan onu yap!” diyerek karşılık verdi.

         

        Alparslan:Zaferi sen kazansa idin, bana ne yapardın?” dedi.

         

        İmparator:Sen böyle benim veya adamlarımın lütfuna terk edilmiş olsaydın, ya başını kesmelerini ya da bir darağacına asmalarını emrederdim.’’ cevabını verdi.

         

        Alparslan: “Gerçekten doğru söyledin. Bundan başka bir şey söylemiş olsaydın yalan söylemiş olurdun. Bu adam akıllı ve mert biridir. Bundan dolayı katli caiz değildir. Şimdi sana ne yapacağım hakkında ne düşünürsün?” sorusunu sordu.

         

        İmparator:Üç şık vardır; birincisi beni öldürtürsün. İkincisi, üzerine yürümekten bahsettiğim ülkelerinde beni teşhir edersin. Üçüncü şıkka gelince, yapmayacağın için söylenmesinde bir fayda yoktur.’’

         

        Alparslan: “Bu nedir?”

         

        İmparator:Affedilmem, sana vereceğim paraları kabul etmen, dostluk kurulması, beni dost olarak görmen, beni bir memluk veya komutanınla birlikte Rum’da vassalın olarak memleketime iade etmen. Zira bunu yapmayıp beni öldürürsen sana bir faydası olmaz. Benim yerime başkasını geçirirler.”.

         

        Alparslan:Hakkında aftan başka bir şey düşünmedim. Seni serbest bırakacak para miktarını söyle.”

         

        İmparator: “Sultan ne istediğini söylesin.”

         

        Alparslan:10 milyon dinar.”

         

        İmparator:Hayatımı bana bağışladığın takdirde, Rum mülkünü istemen senin hakkın olacaktır. Ama tahta geçtiğim süreden bu yana birçok sefer düzenledim bunların gideri karşılığında hazinemden çok para eksildi. Bunlar yaşanmasıydı ben sana istediğin miktarında daha fazlasını verirdim.”[31].

         

        Alparslan ile İmparator arasında geçen bu konuşmadan sonra gerçektende Alparslan, imparatoru serbest bıraktı. Alparslan’ın bu tavrı Yusuf Has Hacib’in “Kutadgu Bilig” adlı eserinde “Kim bir esir yakalarsa, onu övmeli ve ihsanda bulunmalı ki, o da bu ihsan ile öğünsün.”[32]sözüyle doğrulanır niteliktedir. Alparslan böyle davranmakla mağluba karşı Türk geleneğinde nasıl davranılması gerektiğini de tatbik etmiştir. Gerçekten de tarihte eşine az rastlanır bir muamele gösteren Alparslan’ın, rakibine karşı sergilemiş olduğu davranış takdire şayan bir durumdur. 

         

        Bir millet mağlup olup diğer bir milletin hâkimiyetine girerse, hızla yok olmaya mahkûm olur. İbn Haldun’un söylemiyle:

         

        ‘‘Bir millet üzerinde diğer bir milletin hâkimiyeti kurulursa, mağlup millet fertlerinin ruhları üzerine bir tembellik ve miskinlik çöker. Mağlupların umranları eksilmeye yüz tutar, servetleri ve faaliyetleri dağılır, kendilerini müdafaa etmekten aciz kalırlar.’’[33]

         

        Bu durumu Malazgirt Savaşı, sonunda yenilen Bizans Devleti’ne tatbik edecek olursak; Bizans İmparatoru Roman Diogenes, yenilgiden sonra daha önce kazanmış olduğu itibarını yitirmiş, en büyük serveti olan devlet yönetme yetkisini elinden aldırmış ve savaş öncesi hazırladığı servetin hepsini savaş meydanında bırakmak zorunda kalmıştır. Bizans halkı ise bu savaştan sonra Türklerden korkmaya başlamış ve sınır bölgelerini onlara karşı korumaktan aciz kalmıştır.

         

        Bundan sonra savaşın son safhası olan “‘barış müzakereleri” sonucunda Bizans İmparatorluğu ile Selçuklu Devleti arasında bir barış antlaşması imzalandı. Bu antlaşmaya göre;

         

  • İmparator fidye-i necat olarak Selçuklu Devleti’ne bir buçuk milyon altın verecek.Tarihte ilk defa bir Bizans İmparatoru’nun Türk devletine canını bağışladığı için para ödemesi önemli bir üstünlük göstergesi olacaktı.

         

  • Bizans devleti her yıl Selçuklu Devleti’ne 360 bin altın ödeyecek.Bu para ile Selçuklu Devleti’nin daha önce ele geçirdiği ganimetlere bir yenisi daha eklenmiş olacaktı. Savaşın giderlerinin karşılanması noktasında önemli bir gelir kaynağı olacaktı. Hazine bu gelirle daha da dolacaktı.

         

         

  • Bizans’ın elinde bulunan bütün İslam tutsakları serbest bırakılacak.

         

  • Bizanslılar gerektiğinde Selçuklulara askeri yardımda bulunacak.Bu madde ile Selçuklu bundan sonraki seferlerinde kendine yardım edecek büyük bir müttefik sağlamış olacaktı.

         

         

  • İmparator yeniden tahta oturduğu takdirde Antakya, Urfa, Membiç, Malazgirt kent ve kaleleri Selçuklulara bırakacak. Böylelikle Selçuklu fethetmiş olduğu topraklara rahatlıkla kavuşacak ve Anadolu’ya kesin olarak yerleşmeler başlayacaktı.[34]

         

        Antlaşma imzalandıktan sonra İmparator biran önce İstanbul’a gitmek istediğini belirtti. Çünkü İstanbul’da mağlubiyet haberi öğrenilmişti. Eğer hızlı davranmazsa yerine başka birinin geçirileceğini düşünüyordu. Sultan, İmparatorun bu isteğini yerine getirdi ve onu özel bir askeri kuvvetle İstanbul’a ulaşması için yola çıkardı. Ancak başından beri hiç şansı olmayan İmparator için İstanbul’dan iyi haberler gelmiyordu. Alınan mağlubiyet üzerine RomanosDiogenes tahttan indirildi ve yerine MihaelDukas tayin edildi. Diogenes, bu kötü haberi Tokat’ta iken öğrendi. Durumunu arz etmek üzere yeni imparatora bir mektup gönderdi. Tahttan kolay kolay vazgeçmeyeceğini göstermek için mücadele başlattı. Ancak yeni imparatorun ordusuna yenilmekten kurtulamadı. Diogenes yakalanarak gözlerine mil çektirildikten kısa bir süre sonra öldü (1072).[35]RomanosDiogenes’in ölümünden sonra Alparslan ile imzalanan anlaşmayı yeni imparator kabul etmediği için anlaşma uygulanamadan geçerliliğini kaybetti.

        Alparslan, Diogenes’in ölüm haberini alınca üzüldü hatta hem onun öcünü almak hem de yapılan anlaşmayı tanımayan yeni imparatoru cezalandırmak amacıyla kendisinin Türkistan seferine çıktığı vakitlerde Kutalmışoğullarını ve birçok komutanını Anadolu’nun fethi için görevlendirdi. Ancak devletli Alparslan heybetli Malazgirt Savaşı’ndan hemen sonra Anadolu fetihlerinin sonunu göremedi. Karahanlılar üzerine yaptığı Türkistan seferi esnasında Harezm kale kumandanı Yusuf adlı bir kişi tarafından hançerle yaralandı ve 24 Kasım 1072 yılında vefat etti.[36]

         

         

         

         

        Hafıza Mekân: Türkiye’nin Tapu Senetleri ve Medeniyetimizin Bengi Taşları:

         

        Ahlât Mezar Taşları

         

        Türklerin Anadolu’ya açılan kapılarından biri Ahlât şehridir. Medeniyetler zamana vurdukları damgayı maddi kültür tezahürleri ile mekâna da nakşederler. Sonsuzluğa bağlanan bu mesajlar var olanın öncesinde mirası ve geleceğe bırakılan vasiyetlerdir. Bunlar devasa mekânlar olabildiği gibi bir çeşmeye iliştirilmiş asude bir bezeme de olabilir. Mezarlar insanın hayatla kurduğu ilişkinin en sessiz ve derin şahitleridir. Varlığa dair önemli bir sırrı fısıldar gibidirler. Mezar taşları ise çok eski dönemlerden beri bu şahitliğin sessiz sesleri gibidir. Ölümler kurulan estetik bir ilişkiyi anlatırlar. Sonsuzluğa intikal edenin zaman ve mekânla süren iletişimi gibidirler mezar taşları. Taşın niteliğinden kitabesindeki sözlere, bezemelerin şeklinden şahidelerin tarzına kadar sembolleşerek süren bir hayattır. Medeniyet, kültür, zaman ve mekân hayatın bu sessiz şahitlerine kendince katkılar sunar. Taşın türünde, yazısına, işlemesinden yönüne kadar pek çok şey bu çerçevede şekillenir. Anadolu’nun taşlarının çiçekler açtığı, medeniyetle bezendiği estetik bir tarih bahçesidir,Ahlât.

         

        Orhun Abideleri ile geleceğe miras kazıyan ve mührünü vuran Türk geleneği,Ahlât’taki mezar şahideleri ile adeta bu sürecin değişik bir şahitliğiyle karşı karşıya bırakır insanı. Bu taşlar adeta motif ve kitabelerle yapılmış birer Orta Çağ tablosu gibiler. Sonsuzluğu isteyen bir medeniyetin sonsuzluk kapısı gördüğü mezarlıklarını tezyin ettiği bir medeniyet bahçesi gibidir,Ahlât. Taşlar adeta çiçek açmış gibidir ve yazılarla bezenerek bir medeniyetin mesajını iletmektedirler. Ahlât mezarlığı, Erciş ve Gevaş’da bulunan Selçuklu mezarlıkları içinde en büyüğüne sahip olanıdır. Mezarlar yanında kümbetlerde Ahlât’ın geçmişe dair manzarasının ayrılmaz parçalarıdır.

         

        Selçuklular Türk tarihinin kapılar açan bir devridir. Kurucu bir devir olduğu için geleceğe bıraktığı miras bu özelliğinin izlerini taşır. Anadolu’nun kapıları Türklere Selçuklular eliyle açılırken Ahlât bu süreçte önemli geçit alanlarından birisidir. Tarihin aktığı ve zamanın değiştiği önemli mecralardandır,Ahlât. Selçuklu mührünün coğrafyaya vurulmaya başladığı bir zamanın en önemli şahitlerindendir. Bu şahitliğin en önemli maddi ifadesi ise buradaki mezar taşlarıdır. Bu mezarlık Selçuklular devrinde başlayıp giden süreçte, Moğol dönemi hatıralarını da içine alan bir alandır. Bu mezarlıktaki taşlar ilk girişte hâlâ asırlardır süren nöbetlerini sürdüren geçmişin kahramanlarının hatırasını hissettirir. Omuz omuza vermiş gibi dostu selamlayıp düşmana korku vermek için durur gibidir taşlar. Zamana şahitlik eden sessiz zaman bekçileri gibidirler. Ahlât mezar taşları tarihi iki süreci anlatırlar, ilk olarakkitabeleriyle şahsi kimliklerini ortaya koyarlar, tarihe dair ise Selçukların burada yaşadığı macerayı hikâye ederler.Türkistan’da akan nehrin, medeniyetin ve sürecin buradaki ifadesi olurlar ve Anadolu’nun Türkiye oluşuna sonsuzlukla birlikte şahit olurlar. 1915’te Rusların mezar taşlarını sabahın erken saatlerinde Türk askerleri sanarak günlerce topa tutması süregiden nöbetin yirminci asır başındaki hazin ve trajikomik bir hikâyesi gibidir. Ecdat asırlar sonra bir kere daha düşmana dur demiş ve ilerleyişini yavaşlatmıştır. Mezarlıktaki binlerce mezar taşı dünden bugüne ve yarına vatanın mührü ve geleceğin sonsuz şahitleri olarak sessiz ve telaşsız beklemeye devam etmektedirler. Burada sanki insanlar ölü, mezarlar canlı gibidir.

         

        Ahlât mezarlığı Van gölü kıyısında bulunmaktadır. Taşların malzemesi bölgenin volkanik doğasından alır kendini. Kırmızı tüf taşı bu yapının ana çehresini çizer. Renk karakteri de bu malzeme ile oluşur. Süslemeler ise Selçuklu çağının en müstesna bezemeleridir. Selçuklu mimarisinde görülen muhtelif motifler bu taşlara nakşedilmiştir. Taşlar bura ahalisinin matematik, kimya ve astronomiye dair bilgilerini de ortaya koyarlar. Taşlar adeta toprağın misafir ettiği sonsuzluk yolcularının kimliğini fısıldar gibidirler. Taşların bir metreden üç metreye kadar ulaşan boyları ise zamana yapılan bu şahitliğin ve mezarın sahibinin geleceğe ihtişamlı bir selamı gibidir. Ahlât mezarlığına girildiğinde orada sessiz ve asude bir kalabalık karşılar sizi. Girdiğiniz yer bir mezarlıktan ziyade bir sanat galerisi gibidir. Selçukluların hayata nakşettikleri güzelliklerin ölüleriyle temsil edilen bir devamı gibidir, bu mezarlık. Bir dönem Ahlât’ının yaşayan tüm ahalisi ve değişik tabakalardan insanları, bugün bu mezarlıkta koyun koyuna yatmaktadırlar. Bu bakımdan bu mezarlık sosyolojik bakımdan Ahlât’ın geçmişinin anlaşılması bakımından da önemlidir.

         

        Türklerin Anadolu’daki maceralarına şahitlik ettikleri kadar İslam medeniyetinin bu coğrafyada parlayan ışıkları gibidirler. Bu taşlarla Müslüman Türk mührü Anadolu’ya vurulmaya başlamıştır. Meydan mezarlığı ve Ahlât’ın eski mahallelerinde yer alan toplam altı adet olan bu mezarlıklar,Orta Çağ Türk mezar mimarisi hakkında önemli bilgiler verirler. Mezarlık Türklerin ve belki de İslamâleminin en büyük mezarlığı olmakla da kendi müstesna yerini alır. Taşların gerek sayısı, abidevi şekilleri, süslemeleri ve tarihi değerleri ile bu taşlar, gerçekten eşsiz bir konuma sahiptirler. Kitabelerde genel olarak ayetler ve dualar yer almaktadır. Ayetü’l-Kürsi’den“Her fikir sahibi insan için bir gerçektir ki, ölüm kısa bir elbisedir.” gibi veciz sözlere kadar abidelerde devrin medeni ve irfanî yüzünün yansımaları görülür. Taşlar adeta Osmanlı’ya giden yolda Türklerin İslam medeniyeti ile alakasını anlatır gibidir. Kişilere dair malumatın Arapça verildiği kitabelerde, şiir ve benzeri hususlar farsça yazılmışken isimler büyük oranda Türkçedir. İslam medeniyeti Türk zevkiyle adeta Ahlât mezarlığında şahsiyetini bulmuş gibidir. Büyük Selçuklulardan beri devam eden geleneğe uygun olarak Farsça yazılan pek çok kitabe de zamanımıza kadar ulaşan önemli bir miras söz konusudur. Taşlarda, taşı yapan ustanın imzası da yer almaktadır.

         

        Ahlât, Türkistan’dan akıp gelen büyük nehrin konuklarını bir müddet misafir edip Anadolu’ya sevk ettiği bir merkezdir. Bu taşların varlığı ile Ahlât hem fetih döneminin hem de Moğol istilası yıllarının önemli bir şahididir. Kubbetu’l-İslamadını alan bu şehir, akıp gelen tarihin bugün ayakta kalan abidevi şahideleri ise şahitliğini yapmaktadır. Mezarlık büyüklüğü, taşların abidevi boyutu ve işlemelerin inceliği ile Ahlât’ınBağdad, Semerkand ve Kurtuba gibi büyük merkezleri hatırlatan bir medeniyet aydınlığı yaşadığını düşündürmektedir. Moğol istilası ile ıssızlaşan ve metruk hâle gelen bu şehrin o ihtişamlı zamanlarına Ahlât mezar taşları şahitliğe devam etmektedirler.

        Zamanın sözleri tarihin izinde geleceğe ulaşır. Hafızayı yani kimliği var eden olay, mekân ve olgular, bu süreçte yeniden üretilecek olan tarihin kolunda millete eşlik eder. Hatırlatırlar geçmişin var edici özünün esaslarını gelecekte de yaşasın diye millet. Alparslan olur söylerler, Malazgirt olur söylenirler, Ahlat’ta mezar taşı olup şahitlik ederler. Müstakbelde bu var edici mesajlar “zamanının” ana taşınmasıyla millete sonsuzluğu anlatabileceklerdir. Gelenek ve hakikat, ancak dönüştürücü zihinlerin süzgeciyle bugünde yeniden var olabilecektir. Şahsiyet kazanmaktır bu ve kim olduğu sorusunun cevabını bulmaktır. Türkün ruhunda esen Muhammedi fırtınanın sonsuz hikâyesidir aynı zamanda, bu. Vicdanın ve nezaketin tarihinin yeniden yazılmasıdır, bu. Vatanın Türkiyeleşmesinin Türkçe tefekkürü ancak Türkçe düşünen zihinlerle mümkün olacaktır.

         

         

         


        


        

        [1] Nurettin Topçu, Ahlâk, İstanbul, 2010, s. 24.


        

        [2]İbn Haldun, Mukaddime,(Haz. Süleyman Uludağ) Cilt I, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2012, s. 392-394.


        

        [3]İbn Haldun, a.g.e.,s. 399-401.


        

        [4] Ali Sevim, ‘‘Malazgirt Meydan Savaşı ve Sonuçları’’, Malazgirt Armağanı, TTK Yayınları, Ankara, 1972, s. 219.


        

        [5] Ali Sevim, Malazgirt Meydan Savaşı, TTK Yayınları, Ankara, 1971, s. 5.


        

        [6]İbn Haldun, a.g.e., s. 384.


        

        [7]İbn Haldun, a.g.e., s. 383.


        

        [8]İbn Haldun, a.g.e.,s. 358.


        

        [9] Ali Sevim, Malazgirt Meydan Savaşı, s. 13-14.


        

        [10]  Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig,(Çev. Reşit Rahmeti Arat) Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 2003, s. 174.


        

        [11] Faruk Sümer- Ali Sevim, İslam Kaynaklarına Göre Malazgirt Savaşı, TTK Yayınevi, Ankara, 1988, s. 2.


        

        [12] Faruk Sümer-Ali Sevim, a.g.e., s. 4.


        

        [13] Faruk Sümer-Ali Sevim, a.g.e., s. 6-7.


        

        [14] Faruk Sümer-Ali Sevim, a.g.e., s. 19.


        

        [15] Faruk Sümer-Ali Sevim, a.g.e., s. 57.


        

        [16] Faruk Sümer-Ali Sevim, a.g.e., s. 61.


        

        [17] Faruk Sümer-Ali Sevim, a.g.e., s. 65.


        

        [18]İbn Haldun, a.g.e., s. 529.


        

        [19] Ali Sevim, Malazgirt Meydan Savaşı, s. 67; Mehmet Altay Köymen, Selçuklu Devri Türk Tarihi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1998, s. 266.


        

        [20] Mehmet Altay Köymen, a.g.e., s. 266-267; Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti, Ötüken Yayınevi, İstanbul, 2003, s. 136.


        

        [21] Ali Sevim, Malazgirt Meydan Savaşı, s. 68; Ali Sevim- Erdoğan Merçil, Selçuklu Devletleri Tarihi, TTK Yayınları, Ankara, 1995, s. 63.


        

        [22] Ali Sevim, Malazgirt Meydan Savaşı, s. 69; Faruk Sümer-Ali Sevim, a.g.e., s. 25; Ahmed Bin Mahmud, Selçuk- Name, (Hazırlayan: Erdoğan Merçil), Tercüman Yayınları, İstanbul, 1977, s. 97; Osman Turan, a.g.e., s. 136-137; Reşidü’d-Din Fazlullah, Cami’üt Tevarih, (Haz.: Erkan Göksu- H. Hüseyin Güneş), Selenge Yayınları, İstanbul, 2010, s. 113.