Beşerden Kişiye

Ekim 2017 - Yıl 106 - Sayı 362




        İnsanoğlu, bütün öteki varlıklardan farklı olarak çok çetin imtihanlara tâbi tutulmuş özel bir varlıktır. Evrendeki diğer varlıklar türsel determinasyonlarına bağlı olarak sınırlı bir hayat yaşarken insanoğlu sahip olduğu özel yeti ve yetenekler sayesinde, zamanı ve mekânı kendisi için ve kendisine göre değiştirip şekillendiren bir varlık olarak tezahür eder. Bu durum, onun hem bir imtihanı hem de ona tanınmış çok özel bir ayrıcalıktır. İmtihandır çünkü insan diğer varlıklar gibi doğal hâlde yaşayamaz. Korunmaya, eğitime, bakıma ve barınmaya muhtaç ve mecburdur. 

        İnsan, zaman ve mekân algısı olan bir varlıktır. Aynı zamanda çevresine katılan ve hatta çevresini değiştiren, şekillendiren, kendisi için düzenleyen bir varlıktır. Şüphesiz bu düzenleme işi de aslında bir imtihandır. Zira insanın çevre üzerindeki bazı tasarrufları, düzenleme ve şekillendirme olmanın ötesinde yıkma ve bozma olarak da ortaya çıkmaktadır.

        İnsanı çevresine zararlı olmaktan alıkoyacak olan ve onu beşer olmaktan kişi olmaya taşıyan özelliklerden bir tanesi de zaman algısıdır. İnsan dışındaki diğer canlılar, zamanı doğallık içinde ve neredeyse onunla eş anlamlı bir biçimde yaşarken insan, zamanı bir özne olarak yaşar. Yani onu anlamaya ve anlamlandırmaya çalışır. İnsanın zamanı yaşaması, bilinç ve hafıza ile gerçekleşir. Bilinç, seçilen ve yaşanan gerçekliğin sorumluluğunu üstlenmeyi de beraberinde getirir. Bu bağlamda sorumluluk ve özgürlük, bir yandan birbirini gerektirir ve anlamlandırır bir yandan da insani varoluşun temelini teşkil eder. Zira özgürlük, bir başıboşluk ya da keyfilik olmadığı gibi, sorumluk da bir determinizm veya otomatizm değildir. 

        Bu kavram çifti yani sorumluluk ve özgürlük; insani varoluşu taşıyan ve anlamlandıran, insanı beşerden kişi olmaya doğru bir gelişim ve olgunlaşmaya sevk eden asli bir bilinç göstergesidir. Nitekim beşer; insanın fizyolojik ve bedensel varlığında temerküz ederken kişi; manevi, etik, estetik ve metafizik süreçlere karşılık gelir. Bu serüven, bir bilinçlenme süreci olarak okunabileceği gibi, bir kendini bilme, kendisi olma, kişilik geliştirme macerası veya imtihanı olarak da yorumlanabilir. Böylece kişi olmak, beşerî doğamız üzerine ilavelerde bulunmak ve değerlerle bilinçli ve özgür bir ilişki kurmak sürecine karşılık gelmektedir. 

        Kişi olmak, bir kerede bütün zamanlar için kazanılabilecek bir vasıf değildir. Her an yapılıp bozulmakta olan, oluş hâlinde olan canlı bir gerçekliktir. O yüzden beşerden kişi olmaya yönelmek ve kişiliği inşa etmek, özgür olmayı gerektirir. Ancak özgür bireyler kişiliklerini geliştirebilecekleri gibi, ancak kişiliklerini geliştirebilmiş olanlar özgür olabilirler. 

        Özgürlük hem kişilik için hem de medeniyet için kurucu bir değerdir. Medeniyet ve kişilik, bir madalyonun iki yüzü gibidir. Nasıl ki medeniyetler özgür ve yaratıcı kişiler ve kişilikler eliyle kurulup yaşatılabiliyorsa özgür ve yaratıcı kişilerin de açığa çıkıp çoğalabilmeleri için medeni imkân ve ortamlara ihtiyaç duyulmaktadır. 

         Öyleyse insanoğlu, kendisine bazı sorular sormak ve cevaplar aramak durumundadır. “Yaşamaya değer olan hayat nasıl kurulur” ve “yaşanabilir bir çevre içinde varolmanın koşulları nelerdir” veya “sürdürülebilir bir birlikte yaşama adabı, kültürü ve ahlakı nasıl inşa edilebilir” yani “bir kişilik ve bir medeniyet nasıl kurulur” gibi. Bütün bu sorular aslında felsefi, etik ve metafizik temelleri ve ufukları olan sorulardır. Doğal olarak bekledikleri cevaplar da aynı niteliklere sahiptir. Öyleyse farkına varılması gereken bir gerçekle karşı karşıya bulunmaktayız: insan-çevre, insan-toplum, insan-şehir, insan-üretim, insan-devlet veya kısaca insan-hayat ilişkisini sorgularken farkında olalım ya da olmayalım mesele felsefi bir mahiyet kazanmaktadır. 

        Bu aşamada kültürün bilinci olarak tarif edebileceğimiz felsefeye müracaat etmek veya ondan yararlanmak gerekmektedir. Zira felsefe, insanı ruh ve beden olarak birlediği gibi, varlığı da parça ile bütün, görünüş ve gerçeklik, birlik ve çokluk, fizik ve metafizik boyutları itibariyle de birler ve anlamlandırır. Dolayısı ile beşerden kişi olmaklığa doğru seyreden insani varoluş serüveni, doğası gereği felsefi bir farkındalığı ve temellendirmeyi hem davet eder hem de zorunlu kılar. Bu bakımdan, insanoğlu metafizik ile uğraşmaya mahkûm edilmiştir denir.

        Mesela insanın kendisi için kuracağı ve içinde yaşayacağı çevre, şehirlilik veya birlikte yaşama olguları salt kanunlarla yönetmeliklerle düzenlenebilecek basit meseleler değillerdir. Hatta yapılması gereken; bu kanun ve yönetmeliklerin de arkasında “insana yakışır olan nedir”, “insan doğasına uygun olan nedir” ve “insanın özgürce kendi varoluşunu gerçekleştirebileceği insani çevre nasıl bir gerçekliktir/ortamdır” gibi soruların da sorulmuş ve düşünülmüş olmasıdır. Ancak böylelikle insan ve çevre arasındaki ilişki, bütüncül bir bakış açısıyla ve felsefi, etik ve metafizik boyutlarıyla ele alınmış olabilir. Zira “insan nedir” sorusu başlı başına felsefi bir sorudur. Her medeniyet kendi değerler manzumesi içinden bu soruya cevaplar vermiştir ve vermek zorundadır. 

        İnsanı, yanlış veya tek taraflı bir varlık olarak tanımlamak, çarpık ve sorunlu bir sosyal yapının açığa çıkmasına neden olacaktır. Öyleyse “insan nedir” sorusunu irdelemek, sağlıklı bir çevre, toplum ve insanlık tasavvuru için ilk hareket noktası hükmündedir. Zira insan varlığı çözümlenmeden, anlaşılıp anlamlandırılmadan sosyal, kültürel, maddi ve manevi hiçbir meselenin üstesinden gelinemez.

        İnsanı tabiatın en karmaşık varlığı yapan özellik; onun bir nesne veya bir tür olarak var olmaması yani kendine özgü ve tekil bir varlık olmasıdır. İnsan varoluşa sahip özel bir varlıktır. Biyolojik olarak insan türünden bahsedilebilirse de her insan ferdi, kendi içinde bir dünyadır. Hiçbir insan bir diğeriyle yer değiştirilemez veya onun yerine geçemez. İnsanı yegâne yapan vasıf, onun zaman ve mekân içerisinde kendisine kendisi için kurmuş olduğu dünyasıdır. Bu dünya aynı zamanda onun kişilik dünyasıdır, varoluş sferidir. Varoluş sferi, insanı herhangi biri olmaktan çıkaran ve o kişiyi o kişi yapan şartlar, imkânlar, ilişkiler ve yetenekler ağıdır. Bu sfer ne kadar canlı, dinamik ve oluş hâlinde olursa, bununla ilişkili olarak gelişecek olan kişilik de o nispette zengin ve sağlıklı olacaktır. 

        Bu aşamada şu soruyu sormanın vakti gelmiştir: Acaba eğitim sistemimiz ve sosyal, kültürel ve manevi hayatımız bu kişiliklerin gelişmesine ve serpilmesine ne kadar elverişlidir? Sosyal çevre ve şartlar varoluş sferimizi ne kadar desteklemekte ve geliştirmektedir? Kişinin kendisine bir varoluş alanı inşa etmesi ne kadar mümkün olmaktadır? Bu ve benzeri sorular tek tek fertlerin üstesinden gelebileceği sorular değildir. Bunların cevaplandırılabilmesi bir medeniyet tasavvurunu ve etik temellere dayalı bir insanlık ülküsünü zorunlu kılar. Zira insan bu dünyaya yetkinleşmek ve kendisini gerçekleştirmek için gelmiştir. O herhangi bir şey olmak için değil kendisi olmak, kendi kişiliğini oluşturmak ve kendi varoluşunu gerçekleştirmek için gelmiştir. Bu varoluş ise yukarıda da söylemeye çalıştığımız gibi zaman, mekân ve kültüre, özgür ve sorumlu olarak katılmakla mümkündür. Zaman, mekân ve kültür insan ferdini, kimlik ve kişilikle donatarak bir timsale dönüştürür. Artık o fert değerlerle bütünleşerek bir kişilik sahibi olmuştur. Fakat bu kişilik dışarıdan empoze yoluyla edinilemez daha doğru bir ifade ile edinilmemelidir. Bu yola girilecek olursa “ölümcül kimlikler” oluşacak, yaşamak ve yaşatmak yerine baskı ve şiddete yol açılacaktır. 

        Öyleyse fark etmek gerekir ki insani varoluşun temeli değerlerdir. Değerler statik gerçeklikler değildir. Herhangi bir töreye veya âdeta indirgenemezler. Aşkın, evrensel ve dinamiktirler. Bu vasıflarını betimlemek için Mengüşoğlu “değişen davranışlar, değişmeyen değerler” ifadesini kullanır. Değerlerin bir tür davranışa veya bir kalıba indirgenmesi değer fanatizmini doğurur. Bu ise değerin hiçleştirilmesi ve formalizme dönüşmesi durumudur. Öyleyse değer adına da değercilik adına da bir dayatmaya gidilmemelidir. Değerlerle insanın buluşmasının ve onları içselleştirebilmesinin yollarını aramak gerekmektedir. Bu ise değer bilgisi veya değerler hakkında bilgi vermekten ziyade onun bilincinin verilmesini ve varoluşsal bir bütünleşmenin sağlanması ile mümkün görünmektedir. Zira bilinç, varoluşsal bir durum ve süreçtir. 

        Toparlamak gerekirse değerler insani varoluş alanını birler. Dinî, millî ve insani olanın ortak noktası değerler üzerine kurulu olmalarıdır. Değerler alanında yapılan vahim hatalardan biri de bu alanların birbirleri ile çatıştırılmasıdır. Bu çatışmalar da değerler alanında yapılan biçimciliğin ve hatta tekbiçimciliğin bir yansımasıdır. Oysa insan tabiatı çoklu bir yapıdadır. Her insan bir potansiyeller ve kabiliyetler yumağıdır. Bulduğu imkânlar ve fırsatlar dâhilinde kendisini gerçekleştirmektedir. İnsanı kendi aklını, bilincini, vicdanını ve gönlünü kullanmaktan mahrum bırakan, zihniyet ve yapıların dinî, millî ve insani bir veçheleri yoktur. 

        Felsefece ve felsefe ile oluşturulacak bir medeniyet ve insanlık tasavvuru her şeyden önce kişiyi kendisi kılacak ve yetkinleştirecektir. Bu ise bütün insani kabiliyet ve imkânların özgürce geliştirilebilmesi ve kullanılabilmesi ile alakalıdır. O yüzden değer formalizminden değer idealizmine yükselmek dinî, millî ve insani bir ödevdir.