TÜRKİYE ÖZBEKİSTAN SİYASİ VE EKONOMİK İLİŞKİLERİ

Mart 2008 - Yıl 97 - Sayı 247



1992’nin hemen başında Sovyetler Birliği dağıldı. Varşova paktı üyesi Polonya, Doğu Almanya, Çekoslovakya, Macaristan, Yugoslavya, Romanya, Arnavutluk ve Bulgaristan’da bağımsızlık yanlısı ve komünist rejime karşı hareketler 1985’lerden itibaren başlamıştı. Polonya’da başını bir sendika lideri olan Leh Valessa’nın çektiği Dayanışma Hareketi, ülkenin önemli merkezlerinde grevler yapıyor, rejim muhalifi toplantılara büyük kalabalıkları çekiyor, bütün bunlara karşı Moskova, daha önceleri Macaristan’da ve Çekoslovakya’da gördüğümüz etkin ve sert müdahalelerde bulunamıyordu. Nihayet önce Polonya, sonra diğer Doğu Avrupa ülkelerinde rejim birer birer yıkıldı. 1989’da Berlin duvarı tarihe karışmış, iki Almanya birleşmişti. Bulgaristan’da soydaşlarımızın erkek çocuklarını sünnet ettirmeleri ve çocuklarına Türkçe isim vermeleri yasaklayan bir baskı rejimi vardı.. Yasağa uymayanlar ağır cezalara çarptırılıyor, Belene adasına sürgün ediliyordu. 1988 yılında baskılara dayanamayan yüz binlerce soydaşımız Türkiye’ye kaçmıştı. Ne var ki bütün bu uygulamalar, Bulgaristan’daki bu Jivkov rejiminin de sonunu getirmişti. Olaylar kısa zamanda Sovyetler Birliğini de etkilemeye başladı. Kazakistan’da 16 Aralık 1986 olayları, Azerbaycan’da 19 Ocak 1990 olayları oldu. Özbekistan’da da Birlik Hareketine mensup gençler ve aydınlar, Aral faciasıyla ve tarımda Pamuk mono-kültürünün doğurduğu çevre kirliliğiyle ilgili gösteriler yapıyorlardı. Gorbaçev yönetimi, aslında olanları önceden görmüş ve daha 1985’lerden itibaren Glasnost (şeffaflık) ve Perestroyka (Yeniden yapılanma) politikalarıyla Sovyetlerin ve Varşova Paktının kaçınılmaz olduğu anlaşılan dağılışını en az zararla gerçekleştirmeye çalışıyordu. Baltık cumhuriyetlerinden başlayan egemenlik ve bağımsızlık ilânlarına, Özbekistan da,  20 Haziran 1990’da egemenliğini, 1 Eylül 1991’de de bağımsızlığını ilân ederek katıldı. Sovyetler fiilen sona ermişti. Hukuki tasfiye, 1 Ocak 1992’den geçerli olmak üzere, Gorbaçev tarafından imzalanan ve “S.S.C.B.’nin ortadan kalktığını” duyuran kararnameyle oldu. BDT daha önce kurulmuştu. Artık tarihin bir sayfası kapanmış ve yeni bir sayfa açılmıştı. Özbekistan Hakkında Genel Bilgiler Özbekistan, ortak medeniyetimizin izlerinin bulunduğu bir coğrafyadır. Buhara ve Semerkant, Özbekistan’dadır. Bütün Türklerin ata-şairi Ali Şir Nevai’nin memleketi Özbekistan, büyük hadis âlimleri İsmail Buhari ve İmam Tirmizi, “Ehlisünnet vel cemaat” diye bilinen itikatça mezhebimizin iki büyük kurucusundan İmam Maturidi, büyük astronomi âlimi ve Emir Timur’un torunu Uluğ bek, Emir Timur’un kendisi o topraklarda aklımıza hemen geliveren isimler… Hanefi mezhebinin kurucusu İmam-ı Azam, kabri bugün Kazakistan’ın Türkistan şehrinde olan Hoca Ahmet Yesevi, Buhara’da Şah-ı Nakşibendî yine o toprakların yetiştirdiği maneviyat büyükleridir. Elbette İbni Sina’yı, Farabi’yi, El Harezmî’yi hatırlamak durumundayız. Özbekistan, Türkistan dediğimiz coğrafyanın tarihi ve coğrafi merkezidir. Özbek isminin, Altınorda hükümdarı Özbek han’dan (1313–1340) geldiği kabul edilir. Özbek Han’ın İran ve Azerbaycan yöresine sefer yapan ordusundaki askerlere o zamanki tarihçi ve coğrafyacı Hamdullah Kazvini Özbekler demektedir. Emir Timur, 1391’de Toktamış Hanı yenerek Altınorda devletini ortadan kaldırdıktan sonra, bugünkü Özbekistan havalisine yerleşmiş olan ve Özbekler denilmekte olan bu Altınorda askerlerinin, zamanla oralardaki Türkmen, Kıpçak, Karluk aşiretleri ile kaynaşmasıyla Özbek adı ahalinin tamamına yaygınlaştı.            Timur devletinin, Türkistan’da bir rönesans dönemi oluşturduğu kabul edilir. Ancak Timur’un ölümünden sonra, daha iki nesil geçmeden, taht kavgaları yüzünden çıkan kargaşalar bu rönesansın devamını engelledi. Babür Şah’ın Hindistan’a çekilmesi, Herat hâkimi Hüseyin Baykara’nın ölmesinden sonra Batu Han’ın kardeşlerinden Şeybani’nin neslinden gelen mirzalar yönetimindeki göçebe Özbekler, Timurlular devrine son verdiler ve Harezm ve Maveraünnehir yörelerini kontrolleri altına aldılar. Karakoyunlular yerine İran’a hâkim olan Safeviler de Horasan’ı ele geçirdiler. Yaklaşık 1510 yıllarından sonra Türkistan’da hanlıklar dönemi başladı. Emir Timur, Cengiz soyundan gelmediği için ömrü boyunca Han unvanı kullanmamışken (Belh kurultayında kendisine verilen “Sahip Kıran” ve “Kutbeddin” unvanlarını kullandı)[1] Cengiz soyundan gelenler arasındaki hâkimiyet mücadeleleriyle, bugünkü Özbekistan’da Buhara, Hive ve Hokand hanlıkları, Aral Denizi etrafında da Kazak hanlıkları ortaya çıktı.             Rus işgaline kadar bu hanlıklar arasında mücadeleler devam etti. 19 asrın üçüncü çeyreği biterken daha 1552’de Kazan’ı işgal etmiş olan Çarlık Rusya’sı, hemen bütün Türkistan’ı istilâ etmişti. Ruslara karşı istiklâl mücadeleleri sonuç vermedi. Buhara Cumhuriyeti, Hokand Cumhuriyeti gibi kısa süreli oluşumlar gerçekleştirildi. 1917 Bolşevik ihtilâlinden sonra da, bağımsızlık hayal eden Tataristan, Türkistan ve Kafkasyalı Müslüman – Türk aydınlar duruma ve döneme göre değişen “kulak (burjuva), pantürkist, faşist, ateizm düşmanı, antikomünist” gibi suçlamalarla sindirildiler. 1920–1935 arasındaki dönemde Sovyetleri oluşturan 15 cumhuriyetten 5’i yani, Kırgızistan, Tacikistan, Kazakistan, Özbekistan ve Türkmenistan, Batı Türkistan’daydı. SSCB Komünist Partisi yönetimindeki bu yapı, 1991 sonuna, Sovyetler dağılıncaya kadar devam etti. Bağımsızlıktan sonra Özbekistan serbest piyasa ekonomisine geçti. Çok partili parlamenter demokratik siyasi sistem, başkanlık sistemiyle birlikte, benimsedi. Merkez Bankası açıldı. Sovyet para sisteminden çıkıldı, ruble yerine devletin yeni para birimi som oldu. Bugünkü Özbekistan’ın nüfusu 27 milyon, yüz ölçümü 447 400 km karedir. Yeryüzünde komşularının da açık denizlere kıyısı olmayan tek ülke, Özbekistan’dır.[2] İdari taksimatı, Karakalpakistan Özerk Cumhuriyeti ve 14 vilâyetten oluşmaktadır. Ekonomik olarak pamuk, ipek, altın, petrol ve doğal gaz hemen akla gelen zenginliklerdir. Sovyet zamanında gelişmiş otomotiv endüstrisi, bugün hala, Sovyet entegrasyonunun getirdiği bağımlılıktan kurtulma çabası içindedir. Siyasi ve Diplomatik İlişkiler Türkiye ile Türkistan, Kafkasya ve Tataristan arasındaki ilişkileri, Müslüman olan Türklerin Anadolu’ya gelmeye başladıkları 1040’lı yıllardan başlatmak gerekir. Kitleler halinde göçler, Ankara savaşına kadar sürmüş, ondan sonra da, özellikle İstanbul’un fethinden itibaren, daha çok aydın göçü şeklinde devam etmiştir. Aslında siyasi ve diplomatik ilişkilerin tarihini de Buhara hanlığı ile Osmanlı hanlığı arasındaki ilişkilerle başlatmak mümkündür. Bu konuda bir misal Özbekler tekkesinde ikamet eden Buhara elçileri aracılığıyla yapılan yazışmalar ve gönderilen hediyelerdir[3]. Sovyet ihtilâline kadar, Türkistan Türkleri arasında ‘İstanbulnı körmegen, âlemge kelmegen’ denirdi. Türkistanlı hacı adayları, İstanbul üzerinden Hicaz’a giderlerdi. [4] Rus işgalinden sonra da irtibat kopmamış, İsmail Gaspıralı’nın “dilde fikirde işte birlik” şiarıyla oluşturduğu ceditçi hareketi içinde yetişmiş olan Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Cafer Seyit, Hüseyinzade Ali gibi isimler İstanbul’a gelmişler, Osmanlı tefekkür ve ilim hayatına katkıda bulunmuşlardır. Sovyetler döneminde de bu irtibat devam etmiştir. Ceditçi aydınlardan Zeki Velidi, Abdülkadir İnan ve Sadri Maksudi gibi bazıları Rusya’dan kaçarak Türkiye’ye sığınmışlar, Avrupa’ya lisansüstü eğitim için giden Sait Ali Ankara, Ahmetcan ve Mecit İbrahim Okay, İbrahim Yarkın, Tahir Çağatay, Abdülkadir İnan, Ahmet Temir, Saadet Çağatay gibi ilim adamları Atatürk zamanında Türkiye’ye gelerek üniversitelerde çalışmışlardır.[5] Öte yandan devlet düzeyinde resmi ilişkiler yok denecek kadar azdır. 1921’de imzalanan dostluk anlaşmasıyla, Türkiye zımni olarak, Sovyetler Birliğindeki soydaşlarıyla ilgili faaliyetlerde bulunmayacağını kabul etmiş oldu. İkinci Dünya harbinde Sovyetler Birliği zaferi kazanan tarafta olunca, Boğazlar ve Kars, Ardahan’la ilgili haklar talep etmeye, Türkiye’deki sol faaliyetleri desteklemeye başladı. Buna karşılık Türkiye, belki, Sovyetler Birliğinden gelmesi muhtemel baskılara karşı, o günün yönetimince pantürkist, Turancı sayılan milliyetçi faaliyetleri durdurmaya yönelik uygulamalara girişti. 1944 olayları bu uygulamanın tipik bir yansımasıydı. Baskılar, Demokratik Parti iktidarının ilk yıllarında da devam etti. 1957’den sonra Türkiye, batıdan gelen bazı olumsuz tavır ve tutumlar karşısında, alternatif politikalar arayışını Sovyetlerle ilişkileri geliştirmeye çalışarak sürdürmüştür. 1968’de Bakû ve Taşkent’e giden Süleyman Demirel, belki de Sovyetleri ziyaret eden tek başbakanımızdır. O dönemde Sovyetlerle ekonomik ilişkiler de olmuş, Türkiye’de Seydişehir Alüminyum Fabrikası ve Aliağa rafinerisi Sovyetler tarafından kurulmuştur. İlişkilerde bu olumlu gelişmelere rağmen Türkiye, bölgede “emperyalizm ve faşizmin tarafında” düşman bir ülke olarak propaganda edilmiş, sadece tabii felâketler olduğu zaman haberlerde yer almıştır.[6] Sovyetler dağıldıktan sonra Türkiye, kardeş cumhuriyetlerin bağımsızlığını tanıyan ilk ülke olmuştur. Türkiye’nin gururu olan bu davranış, kardeşlerimiz tarafından da hala takdirle hatırlanmaktadır. Bağımsızlıktan sonra Özbekistan’da ilk büyük elçiliği Türkiye açmıştır. 31 Ağustos/ 1Eylül 1991 tarihinde bağımsızlığını ilân eden Özbekistan, Türkiye tarafından 16 Aralık 1991 tarihinde tanınmış ve diplomatik ilişkiler 4 Mart 1992 tarihinde kurulmuştur. Türkiye’nin Taşkent Büyükelçiliği Mart 1992’de, Özbekistan’ın Ankara Büyükelçiliği Nisan 1993’te açılmıştır.  Devlet Başkanı Kerimov’un 16-19 Aralık 1991 tarihinde Türkiye’yi ziyaretiyle de üst düzey ziyaretler dönemi başlamıştır. Türkiye’nin Özbekistan’ı “ilk tanıyan ve diplomatik ilişkileri ilk kuran ülke” olmasına karşılık olarak Özbekistan da o tarihlerde, büyük bir jest yapmıştı. Taşkent’teki Özbekistan Dışişleri Bakanlığı binasını, o günkü Dış İşleri Bakanı Übeydullah Abdürrezakov, Türk heyetine “Eğer Taşkent’in bu en güzel binasını kabul etmezseniz, dilediğiniz binayı size tahsis etmeye karar verdik” diyerek Türkiye Büyük elçiliğine tahsis etmişti. Türkiye bu dönemde, Özbekistan’ın BM ve AGİT benzeri uluslararası kuruluşlara üyeliğine yardımcı olmuş, iki ülke arasında eğitim, basın-yayın ve kültür alanlarında ciddi ilişkiler geliştirilmiştir. Bu cümleden olmak üzere Harp okulları, Polis Akademisi ve üniversitelere öğrenciler gelmiş, hizmet içi eğitim kursları açılmıştır. TRT Avrasya Özbekistan’da yayın yapmaya başlamış, TİKA’nın Taşkent koordinatörlüğü açılmış, AA ve TRT temsilcilerimiz Taşkent’e görev yapmaya başlamıştır. Türkçe konuşan ülkeler Kültür bakanlıklarının ortak kuruluşu olan TÜRKSOY bu dönemde faaliyete geçmiştir. Böyle güzel başlayan ilişkiler, 1994’lerden itibaren bozulmaya yüz tuttu. Kerimov muhaliflerinin Türkiye’deki faaliyetlerinden fazlasıyla işkillenen Özbek yönetiminin ilişkileri askıya almasıyla bir soğuma dönemi başladı. Burada ayrıntısına girmeye gerek olmayan periyotlar halinde siyasi ilişkilerde bazen durgunluk, bazen iyileşme görüldü. 11 Eylül 2001 olayları ABD’nin teröre karşı mücadelesini istediği boyutlara taşımasına imkân verirken, Türkiye de Özbekistan’la teröre karşı mücadelede işbirliği anlayışıyla bir dizi askeri eğitim, teknik teçhizat yardımları yaptı. Bu arada batıyla ilişkileri bir türlü güvenli hale gelmeyen Özbekistan, 2001’de Şanghay İşbirliği Örgütüne üye oldu. Batı yanlısı bir blok denemesi olan ve adı, anlaşmaya taraf ülkelerin baş harflerinden oluşan GUUAM’dan çekildiğini açıklamasının hemen ardından, 2005 Mayısındaki Andican olaylarından sonra ipler iyice koptu.. Andican olaylarında insan hakları ihlâlleri yapıldığı iddiasıyla BM bünyesinde bir araştırma komisyonu kurulması yönündeki ABD girişimleri, Özbekistan-ABD ilişkilerinin soğumasına yol açtı; ABD’den Hanabad’daki üssünü boşaltması istendi.             Türkiye, bu konuda bir ikilem içinde kaldı. 2006 Kasım ayında BM’deki oylamada tavrımız Özbekistan’ın istediği gibi olmayınca, 6. ve 7.sine Özbekistan’ın katılmadığı Türk Devlet Başkanları zirvesinin 8.sine de daha önce geleceği bildirilen Parlamento Başkanı gelmedi. Bütün bu olumsuz gelişmelere rağmen Türkiye’nin, 2007 yılında aldığı, tek taraflı olarak 20 güne kadar vizesiz giriş uygulaması kararı olumlu bir gelişme olarak kaydedilmelidir.             Ekonomik İlkiler 1992’de Eximbank garantisiyle Dünya Bankasından 1 milyar dolar kredi sağlayan kardeş ülkeye can simidi gibi gelen bu yardım, Kızılay’ın un ve şeker yardımlarıyla desteklendi. Eximbank kredisi, Özbekistan’a yardım yanında Türkiye’den birçok firmanın Özbekistan’da yatırım ve ticaret yapmasında da kullanıldı. Türkiye ile Özbekistan arasında dış Ticaret, ithalat ve ihracat hacmi Özbekistan ve Türkiye verilerine göre[7] Yıllar* 2004 2005 2006 2004 2005 2006 2007 Dış Ticaret Hacmi 388,5 524,1 727,3 324 409 582 780 Türkiye’ye ihracat 216 346,3 576,9 179 258 406 572 Türkiye’den ithalat 172,5 177,8 150,4 143 151 176 208             *İlk üç Sütundaki rakamlar Özbekistan İstatistik Dairesi, son dört                 Sütundaki rakamlar Türkiye dış Ticaret Müsteşarlığının rakamlarıdır.             Görüldüğü gibi, Özbekistan verileriyle Türkiye verileri arasında ciddi farklar vardır. Örneğin 2006 yılı ithalatımız onlara göre 577, bize göre 406 milyon dolardır. Başka ülkelerin rakamlarıyla da benzer farklılıklar, Özbekistan’da uygulanan ihracat rejimi nedeniyle, 1980’li yıllarda bizde olduğu gibi, Özbekistan’dan yapılan hayali ihracattan ve çifte fatura düzenlemelerinden ileri gelmiş olabilir[8]. Tabloda yer almayan, 2004’ten önceki veriler incelendiğinde siyasi ilişkilere oldukça uygun bir görüntü ortaya çıkmaktadır. Buna göre, ikili ticaret hacminin 1992 yılından 1997 yılına kadar belli bir gelişme seyri takip ettiği görülmektedir. 1992 yılında 75 milyon dolar olan ticaret hacmimiz 1997 yılında 305 milyon dolara çıkmıştır. Bu artışta iki ülkenin ekonomisindeki ve siyasi ilişkilerindeki olumlu gelişmelerin büyük etkisi bulunmaktadır (Vanlı 2008). 1997 yılından sonra 2004 yılına kadar Özbekistan ile ticaret hacmimizde azalma trendi görülmektedir. Ticari ilişkilerin zayıflamasındaki en önemli nedenler, Özbekistan Hükümetinin 1996 yılında uygulamaya koyduğu sıkı para politikası, bu uygulamanın gereği olarak kotalar getirilmesi ve döviz transferinin zorlaşması, Özbekistan Hükümetinin 1997 yılından itibaren hafif tüketim malları ithalatına sınırlama getirmesi ve yatırım malları ithalatını teşvik edici politika takip etmesi, nihayet o yıllarda önce Uzakdoğu’da yaşanan ve sonra Rusya ekonomisinin derinden etkilenmesine neden olan global ekonomik kriz olarak sayılabilir. Özbekistan’ın o yıllarda sadece bizimle değil, dış ticaret hacminde genel bir düşme, Vanlı( 2008)’ya göre, ihraç ettiği malların genellikle hammadde olması ve dünya piyasalarında hammadde fiyatlarının giderek düşmesine bağlanabilir. Bu durum ülkenin döviz gelirlerinin azalmasına yol açmıştır. 2000 ve 2001 yıllarında ülkemizde yaşanan ekonomik krizlerin sonrasında, genel ihracatımızda görülen ciddi artış, Özbekistan ile olan dış ticaretimize de yansımış ve 2002 yılından itibaren ihracatımız ve bunun yanında Özbekistan ile olan dış ticaret hacmimizde istikrarlı bir çıkış başlamıştır. 2006 yılında ise tüm zamanların en yüksek ticaret hacmi olan 582 milyon dolara ulaşılmıştır. Söz konusu artışta, özellikle pamuk ve bakır ithalatımızda yaşanan ciddi artışlar sonucu 406 milyon dolara ulaşan ithalatın büyük etkisi bulunmaktadır. Bu dönemde Özbekistan’a yönelik ihracatımız ise 176 milyon dolara çıkmış olup dış ticaret dengesi de ülkemiz aleyhine en yüksek kaydedilen değer olan 230 milyon dolara ulaşmıştır.             Dış Ticaret Müsteşarlığı kayıtlarına göre ihracatımızda en yüksek payı sanayi ürünleri (192 milyon dolarla % 93) almakta olup, bunları makine ve ulaşım araçları, dokumacılık ürünleri, kimyasallar ve plastikler, metal eşya, kâğıt-karton ve kâğıt esaslı mamuller, mobilya oluşturmaktadır. Tarımsal ürünler (10,2 milyon dolarla % 5) gıda maddeleri, meyve, sebze, hububat ve makarna, bisküvi gibi mamulleri)  ikinci sırada yer almaktadır (Vanlı,2008). İthalatta ise, 375 milyon dolar ve % 65,7 payla madencilik ürünlerinin başta geldiği görülmektedir. Madencilik ürünlerinde en önemli kalem, arıtılmış-işlenmemiş bakır ve alaşımlarıdır. “İthalatımızda ikinci sektör olarak 131 milyon dolar ve % 23 payla sanayi ürünleri gelmektedir. Sanayi ürünleri arasında en önemli grubu, toplam ithalattan % 20,7 pay alan dokumacılık ürünleri (118,2 milyon dolar) oluşturmakta olup, bunun yaklaşık 100 milyon dolarlık bölümünü pamuk ipliği, kalanını da pamuklu mensucat ve diğer örme mensucat oluşturmaktadır. Ayrıca, toplam ithalattan %1,2 pay alan ve 7 milyon doları aşan örme hazır giyim ithalatımız da sanayi ürünleri içinde ikinci sırada gelmektedir. Özbekistan’daki Türk tekstil yatırımlarının artmasına paralel olarak, pamuk ithalatının yerini giderek iplik, mensucat ve son olarak hazır giyim gibi katma değeri yüksek ürünlerin aldığı ve tekstil yatırımı yapan firmalarımızın Rusya, Avrupa Birliği ve diğer pazarlarla birlikte ülkemize de artan oranlarda pamuklu ürünler ihraç ettiği görülmektedir.” “Önceki yıllarda 385’e kadar yükselen Türk ortaklı şirketlerin sayısı, 268’e kadar gerilemişse de, 2006 yılı Nisan ayı itibariyle resmi kayıtlarda Türk ortaklı şirketlerin sayısı 376 olmuştur. 2007 yılı itibariyle bu sayının 350 civarında olduğu ve bu firmaların yaklaşık 1/3’ünün tamamen Türk sermayeli kuruluşlar olduğu tahmin edilmektedir.” “Ortak şirketler (JV) başta tekstil sektörü olmak üzere, otomotiv, gıda, deri, temizlik malzemeleri ve diğer sektörlerde kurulmuştur. Ortak şirketlerin yaptığı imalat yatırımlarının proje tutarının yaklaşık 1 milyar dolar civarında olduğu, kayıtlardan elde edilen bilgilere göre ortak yatırımlardaki Türk sermayesinin 600 milyon dolar civarında olduğu tahmin edilmektedir.” “Türkiye ile Özbekistan arasındaki dış ticaret, ortak yatırımlar ve müteahhitlik hizmetlerinin seyri incelendiğinde, son yıllarda iki ülke arasındaki ticaret hacmi ve yatırımlarda artış kaydedildiği, ancak gerçek potansiyelin henüz yeterince değerlendirilemediği görülmektedir.”              “Dış ticaret hacminin gelişmesini, özellikle Özbekistan’a yapılan ihracatımızı engelleyen en önemli etkenin 1996 yılından beri ülkede uygulanan sıkı para politikası, para ve kâr transferlerinde yaşanan gecikmeler ile bürokratik engeller olduğu gözlenmektedir. “2007 yılında Özbekistan’da gerçekleştirilen ortak yatırımlarda, tekstil hariç önemli bir gelişme görülmemiştir. Önceki yıllarda Özbekistan’da gerçekleştirilen müteahhitlik hizmetleri giderek azalmış olup, yeni alınan ihale sayısında ciddi düşüş yaşanmıştır.” “Söz konusu sıkıntıların giderilmesini, iki ülke arasındaki ticaret ve yatırım potansiyelinin hak ettiği yere getirilebilmesini temin için, 2003 yılından bu yana gerçekleştirilemeyen Türkiye-Özbekistan Karma Ekonomik Komisyonu III. Dönem Toplantısının 2008 yılında Ankara’da yapılması için girişimlerimiz devam etmektedir.”  “Ayrıca Özbekistan’daki Türk yatırımcıların haklarının güvence altına alınması, Özbekistan’ın Dünya Ticaret Örgütü’ne katılım müzakerelerini tamamlayarak DTÖ’ne üye olması ve 2006 Ocak ayında üye olduğu Avrasya Ekonomik Topluluğu’nun ekonomik ve ticari kurallarının uygulamaya konulması halinde, zengin ekonomik kaynaklara sahip olan Özbekistan ile ticari ve ekonomik faaliyetlerimizin ivme kazanacağı dikkate alınmalıdır.” (Vanlı 2008) Türkiye siyasi ilişkiler cümlesinden bu katılıma destek olmalıdır. Sonuç Türkiye, İslam Kerimov’un 23 Aralık 2007’de oyların % 89’unu alarak yeniden seçilmesini doğru okumak zorundadır. Bu, siyasi istikrarın göstergesidir. AGİT ve benzer kuruluşlardan gelen kuşkular, bu sonucu değiştirmemelidir.[9] Bu siyasi istikrarın, ekonomik yatırımlar ve kalkınmayla, halkın refah düzeyini artıracak tedbirlerle devamlı ve anlamlı olacağı kuşkusuzdur. Geçmiş krizleri bir tarafa bırakıp boş bir sayfayla başlamak zamanıdır. Türkiye, Özbekistan’a destek olmaya devam etmelidir. Özbekistan da ilişkilerin gelişmesinden kaygı duymamalıdır.             Geçmişte Türkiye’deki (aralarında benim de bulunduğum) Özbek diasporasının ve bazı sivil örgütlerin Özbekistan’ın yüksek düzeyli resmi görevlilerine, kimi tutum ve davranışları, “küstahça” sayılmış veya daha hafifi tabiriyle “hoş karşılanmamış” olabilir[10]. Bu tutum ve davranışların T.C. devletinin tutumu olarak algılanmış olabilmesi de söz konusudur. Bu tip davranışlardan ve algılamalardan kaçınmak gerekir.             Buna karşılık küçük dikkatlerin önemseneceği unutulmamalıdır. Kerimov’un 70. doğum gününü tebrik ediyoruz. Birçok ülke cumhurbaşkanının tebrik mesajları, Taşkent Büyükelçiliğimiz basın bültenlerinde yer almaktadır. Acaba bizim Cumhurbaşkanımız da bir tebrik mesajı gönderdi mi? Gönderdiyse niçin Büyükelçilik bülteninde yer almadı?             1993’te Taşkent’teki Biyolojik Silâh Enstitüsü, Taşkent bilim adamlarının teklifiyle, Özbekistan yönetiminin kararıyla, İslâm Kerimov’un onayıyla, Genetik Enstitüsüne dönüştürüldü. Kuş uçuşu 700 km. uzunluğundaki bir alanı bulaştıracak potansiyeldeki bu silâh fabrikasının kapatılması önemli bir olaydır; takdir edilmesi gereken bir eylemdir. İslâm Kerimov’un geciken ziyaretini gerçekleştirme çabaları içine, bu tip takdir duygularının göstergesi olan kararlar alınabilir. Meselâ, Doğu Türkistan’daki gerçeklere rağmen, Çin Cumhurbaşkanına 2002 yılında devlet nişanı verdik. Dolayısıyla,  uluslararası kamuoyunda, Andican olaylarında insan hakları ihlâlleri yapıldığına ilişkin iddialar, Kerimov’u yukarıdaki gibi bazı kararlarından dolayı taltif etmemizi engellememelidir.             Sonuç olarak, “Mukayyet köz bilan karaş kerek![11]” Hataları görmek kadar doğruları da görmek lâzımdır. Takdir edilecek işleri karşılıklı dikkatle izleyerek, ihtilâf konularını bir tarafa bırakıp, uzlaşı sağlanan konularda işbirliğine öncelik verilebilir. Bu cümleden olmak üzere, ülkelerin kendine özgü sorunları, tehdit algılamaları ve politikaları karşılıklı olarak anlayışla karşılanmalıdır. Ayrıca eğitim alanında işbirliği devam etmelidir. Ekonomik ilişkilerde de para transferi ve yatırımlarda uluslararası standartlar, DTÖ üyeliğiyle sağlanabilir. Türkiye bu konuda kardeş ülkeye siyasi destek vermelidir. Türkiye-Özbekistan Karma Ekonomik Komisyonu III. Dönem toplantısının bir an önce gerçekleştirilmesi lâzımdır. Pamuk üretimi ve işlenmesi konusunda işbirliği yapılmalıdır. Pamuk ve iplik borsası oluşturulmalı ve işleme teknolojisinde ortak yatırımlar geliştirilmelidir.
        
         [1] Prof. Dr. Umay Türkeş – Günay, 2006, Türklerin Tarihi – Geçmişten Geleceğe-, Akçağ Yayınları, Ankara,    s. 436-446

         [2] H.Kanpolat, 14 Eylül 2006, Özbekistan Cumhuriyeti 15 Yaşında, ASAM Günlük Bülten.

         [3] Cevat Ekici, Kemal Gurulkan (editörler), 2004, Belgelerle Osmanlı-Türkistan İlişkileri (XVI.-XX.Yüzyıllar), Devlet Arşivleri Gn. Md., Osmanlı Arşivi dairesi, yayın nu.70, Ankara.

         [4] Dr. Süleyman Doğan, “Türkistan’ın İsviçre’si: Türkmenistan” www.biyografi.net (Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi Şubat 2004)’ten aktaran Kavuncu, O., 2007,Sovyetler Dağıldıktan On Beş Yıl Sonra Türk Cumhuriyetleri, Türk Yurdu Dergisi, sayı 234: 24-27, Ankara.

         [5] Orhan Kavuncu, 1987, “Türkiye Üniversitelerinde: çalışmış Olan Türkistanlı İlim Adamları”, Turkestan als historischer Faktor und Politische Idee  Editör: E.von Mende, Studienverlag, Köln Almanya, s.92-96.

         [6] Cengiz Sürücü, 2007, “Türkiye-Özbekistan İlişkilerinin Üç Evresi”, Türkiye’nin Avrasya Macerası (Avrasya Üçlemesi II) derleyen Mustafa Aydın, Nobel, Ankara, s.345 * 368.

         [7] Özbekistan Devlet İstatistik Komitesi 2007, Türkiye Dış Ticaret Müsteşarlığı 2008.

         [8] Vanlı, H., 2008, Türkiye Özbekistan Ekonomik İlişkileri, (basılmamış makale)

         [9] Külebi,A., 2008, “Özbekistan’da İstikrar Kazandı”, Türk Yurdu Dergisi, sayı 246: 42-44, Ankara.

         [10] Bağımsızlığın ilk yıllarında, Kerimov’un bir ziyaretini hatırlıyorum. Şimdi düşününce mahcup olduğum hareketlerimiz oldu. Meselâ ben, Hilton’daki odasına telefon edip kendisiyle görüşmeye tevessül ettim. Ülkemizi ziyaret etmekte olan bir cumhurbaşkanına erişmek bu kadar kolay olmamalıydı. Veya ben buna tevessül edecek cesareti bulamamalıydım.

         [11] “Sağlam gözle bakmak gerek” anlamında tercüme edilebilecek ve Türkiye Türkçesinde,  “kötü, hor gözle bakma” deyişinin Çağatay Türkçesindeki biçimi. “Mukayyet göz” yerine, “ön göz” de denilmektedir.