ISSIK KURGAN YAZISI ve ÖRTÜK TARİHİMİZE BİR BAKIŞ

Şubat 2008 - Yıl 97 - Sayı 246



  I. Bölüm: GİRİŞ
    
Issık'ta su baskını sonucu 1960'lı yıllarda açığa çıkan küçük tepeciklerin birer kurgan olduğu düşünülmüş ve bir tanesi kazılmış; içinden çıkan 400 parça altın ve bir yazı üzerine araştırmalar yapılmış ve tezler öne sürülmüştü. Daha önce bu yazıyı okumaya gayret eden herkese Türk Tarihi’ne katkıları sebebiyle teşekkür ediyoruz.
     Ancak bu yazıyı okuma u
ğrunda -benim ulaşabildiğim- altı adet (biri Hint-Avrupa dili olmak üzere) çalışma olmasına rağmen, bu çalışmaları harf-harf kontrol ettiğimizde gerçekten tatmin edici olmadıklarını görüyoruz. Elbette başka benzerleri olmayan iki satırlık bir yazı -üstelik yazıldığı dil bile tam belli değilken- kusursuz okunmak için çok kısadır.
     Okudu
ğunuz çalışma da, sözünü ettiğim yazıyı okuma adına atılmış bir adımdır. Beni, bu konuda uzman olmadığım halde böyle bir işe girdiğim için eleştirenler olacaktır. Bu doğru. Antik yazıların okunmasını bir matematikçi yerine, bu konunun bir uzmanı yapmalıydı.  Ancak uzman olmak da yeterli kriter olsaydı daha önce yazıyı okumaya çalışan beş-altı uzmanın okuyuşları farklı olmazdı. Dahası bu yazıyı yazan elbette ne yazdığını en iyi bilendir. O halde bir vesileyle o zat çıkagelse ve yazıyı açıklasa uzman olmadığı için kabul etmeyecek miyiz?
    
İşte bu düşüncelerden de cesaret alarak, bu yazı ile ilgili bir okuyuş yaptım ve okurken tamamen Göktürk Harfleri'nin karşıladığı seslere sadık kalma prensibi ile hareket ettim. Farklı olarak yazıyı soldan sağa okudum (gerekçeleri aşağıda açıklanmıştır).
     Kendi okuyu
şumdaki kusurlar için tesellim ise; bu gibi çalışmaların bizi, Orta Asya’da gömülü olan ve hep söyleye geldiğimiz 5000 yıllık tarihimizi gün yüzüne çıkarma yönünde harekete geçirmesi ümididir.
     II. Bölüm: ISSIK KURGAN
     a. Issık Kurgan Nerededir ve Nedir?
     Issık Kurgan, Kazakistan'da, Almatı'nın 50 km do
ğusunda, Issık Göl (Esik Kasabası) yakınlarında bir taş yığma mezardır. Bu mezarın içinden, altın elbiseli bir adam ve bu adama ait olduğu sanılan 400 parça saf altın eşya çıkmıştır. Adamın ceketi de altından iplikle dokunmuştur ve eşsiz güzellikte bir hazinedir. Ancak bu altınlardan çok daha kıymetli bir hazine de; mezarın içindeki yepyeni ve son derece ihtişamlı altın eşyalara muhalif olarak, mezardan çıkan mütevazi, büyük ihtimalle kullanılmış ve sapı da kırılmış olan bir gümüş kaşık (aslında küçük bir kepçe) üzerinde, Göktürk Alfabesi harfleriyle yazılmış olan iki satırlık yazıdır. Yazının, Göktürk harfleriyle bire bir uyuşması ve bölgenin de Türk Yurdu olması, mezarın bir Türk’e ait olduğunu ve yazının da Türkçe olduğunu düşündürmüştür.
     b. Issık Kurgan Yazısı:
     Issık Kurganı'ndaki yazı a
şağıdaki resimdedir. Resim orijinal kaşığın üstünden çekilmiştir:
     Bu yazı, M.Ö. 500 veya 400 yıllarından kaldı
ğı söylenen iki satırlık yazıdır. Kullanılan harfler, Göktürk Yazıtları'ndaki harflere son derece benzediği için yazının Türkçe olma ihtimali çok yüksektir. Issık yazısının, kurgandan çıkarılan hazineden daha değerli sayılmasının bir sebebi; Türkçe'nin yazılı tarihini en az 2500 yıl önceye götürmeye yetmesidir.
     O halde acaba bu ka
şığın içinde ne yazıyor? İşte bu sorunun cevabı yıllardır aranıyor. Ancak şunu bilmek gerekiyor ki bu yazı çok zengin bir mezardan çıkmış fakir bir kaşığın üstündedir. Bu kaşığın niteliği, mezardaki diğer eşyaların üslubuna zıttır. O halde belki de yazı daha önceleri yazılmış ve mezardaki kişiyle ilgisiz bir yazıdır. Başka bir vesileyle mezara konulmuştur.
     c. Yazıyı Okuyanların Daha Önceki
Okuyu
şları:
     1. Prof. Gayneddin Alio
ğlu Musabay'ın okuyuşu:
     Taza as tuvın agannın. Eldi ege. Atın, eskerin sagan ar eperedi. Casına cete. Bakıtındı a
şasın. Sav bol.
     Çevirisi:
     Temiz çek tu
ğunu ağabeyinin. Sağlam sahip (ol). Atın, askerin sana şan verir. Yasma yeterek (= büyüterek) bahtını aşasın. Sağ ol. 1
     Kazak Prof. Gayneddin Alio
ğlu Musabay böyle okumuş, ancak bu okuyuşun yanlış olduğu kanıtlanmış. Bir kere yazıdaki her karakterin bir harfi değil de heceyi karşıladığı görüşünden yola çıkmıştır ki bu Göktürk yazıtlarındaki sisteme aykırıdır. Ayrıca esker, bakıt, sav, tuv gibi o zamanın Türkçesi’nde olamayacak kelimeler vardır.
     2.
Olcas (Oljas) Süleymanof'un okuyu
şu:
     Han uya üç otuzu (da) yok boltı, utıgsı tozıltı.
    
Çevirisi:
     Han o
ğlu 23 ünde yok oldu. tozu savruldu.2
    
Bu okuyuş, en çok kabul gören görüşlerden biridir. Ama bu okuyuşta da aşağıdaki problemler vardır:
     a. Çok bariz bilinen "ng (ñ)" harfi "o", "u", "ü"
şeklinde okunmuştur. "ng" harfi belki "r" ye benzetilebilir, mantıklıdır, ama asla "o" ya benzemez.
     b. "uya" kelimesindeki "y" harfinin orijinal yazıda kar
şılığı yoktur.
     c. Bu okumaya göre bir yerde "u" harfi farklı yazılmı
şken, başka bir yerde farklı yazılmış olmalıdır, bir yerde de "u", "ü" ve "o" aynı karakterle yazılmış olmalıdır. Bu da çok mantıklı değildir.
     d.
İlk satırda "ç" okunmasına rağmen, ikinci satırda geçen iki adet "ç" harfi sanki görmezden gelinmiş ve üst kısmı farklı olduğu için birinde "y" ve birinde de "g" okunmuştur.
     e. Üst satırda ilk kelimenin ba
şında "h" olarak okunan harf, alt satırda iki defa "z" olarak okunmuştur. Oysa bu harf "d" harfine daha çok benzemektedir. Hatta "h" ye hiç benzememektedir.
     f.
İlk satırın en sağında görülen iki karakter de harf olarak düşünülmemiş, herhalde anlamsız çizikler olarak yorumlanmıştır, vb.
     3. Dr. Selahi Diker'in okuyu
şu:
     Han Ong-Er, Çarık,Siz çerik,Bargıl!Erni içigig kötir,Ozgıl!
     Çevirisi:
     Han Onger Çarık. Siz askerler ayrılın! Gönüllü katılan kahramanlar gibi cennete yükselin, sonsuz barı
şı sağlayın.3
     Bu okuyuşta da yukarıdaki gibi birleşik olarak yazılmış karakterler ayrı kelimelerin harfleri olarak düşünülmüş. Örnek verecek olursak aynen şunun gibi: "Ahme tbug ünp aza ragi dipe lmaal dı". Bir yazıda farklı kelimelerin harflerini birleşik yazmak mantıklı değildir. Ayrıca bu sözler bir kaşığa yazılacak şeyler de değildir. Bu sözleri söyleyen Han Onger, acaba bütün askerlerin kaşığına bunu tek-tek yazıp yemek esnasında mesajı almalarını mı amaçlamıştır?
Böyle yazılar ta
ş kitabelere, önemli tabletlere, görülecek, bilinecek yerlere yazılır.
     4. M. Erçin'in okumasına göre:
     Agân er / anga er iç / arakEsiz iç / erik baruk / arakı E iç itkir / az ök
    
Çevirisi: (yakla
şık olarak):
      "Agan er, çok içtin, aralıksız içtin, ke
şke az içseydin bak şimdi yoksun"4
 
    5. Kazım Mirşan'ın okuyuşu:
     ögün anonuy aöcü ok. ub ozuç esitisoz ötüonuy oy ekiç ekilaliz at.
    
Çevirisi:
     Ha
şmetmeablığını taziz etmekte olduğun (kişi) boynuzlaşmış olan bir ok’dur. O, Zeus liderliğine ozarak geçmek suretiyle kozmoslaşma mahalline alınmış olan kamdır.5
     III. Bölüm: YAZININ OKUNUŞU İLE İLGİLİ İLERİ SÜRDÜĞÜM SAV:
     Yukarıda bahsi geçen okumalardan farklı olarak yazı; sağdan sola değil de, soldan sağa yazılmış olmalıdır. Çünkü:
     a. Yazı soldan yazılmaya ba
şlanmış ve yazan şahıs, kaşığın sonuna kadar yazıyı yetiştiremeyeceğini anlayınca, satırı yukarıya doğru bükerek yazıyı kaşığa sığdırmaya çalışmış (özellikle 2. satırda). Sağdan başlamış olsa bu kadar bükmez ve dümdüz yazardı. (bkz: II. Bölüm “b” maddesindeki yazının orijinal resmi).
     b. Göktürk Alfabesi’ndeki a, n, l, r harflerine bakılırsa buradaki yazıda bu harfler dü
şey eksene göre simetrik olarak yazılmış. Yazıdaki yön değişikliği böyle bir simetri doğurabilir. (bkz: Tablo-1)
    
Tablo-3'te; yazıda geçen bile
şik kelimeler var (Tablo-1 ve Tablo-2'ye sadık kalarak oluşturuldu). Bu bileşik kelimeler muhtemelen kalıplaşmış kelimelerdir ve aynı kalıpta iki ayrı kelimeye ait harfler olmamalıdır.
     Yazının harf-harf çözümlenmesini de inceledikten sonra okuyu
şa geçeceğiz. Bunun için Tablo-4 teki karşılaştırmaları inceleyebilirsiniz.
     Bu durumda Issık Yazısı’nın harflerini “Tablo-1-2-3-4” e göre soldan sa
ğa sıralayalım:
     KH -Ñ - Ç -Ñ - A - Ü - N - E - D -
İ - U - K
     ToL - D -ÑI - GeKiR - ÇeG -
İ - Ö -Ñ - ToL - Ñ - B - K(y) - Ñi - İÇ - D - SÑ
     Çok da yoruma açık olmadan yazı okunabiliyor. Bu parçayı iki seslinin ardı ardına gelmeyece
ğini de hesaba katarak akıcı okursak, şöyle bir metin ortaya çıkar:
     KHAÑÇIÑA ÜNED
İ UK
     ToLDıÑI GeKiR-ÇeG
İ ÖÑ ToLIÑ BeK(y)Ñi İÇDiSİÑ. 6
    
İşte size binlerce yıl öncesinden gelen iki satır. Küçük yazılmış harfler metnin orijinalinde olmayanlar. Onlar da belli ki o zamanın yazım kurallarıyla ilgili olarak atlanmış. Bunu şöyle örneklendirebilirim: "YRN SBH SAAT DRTTE EVN KAPSNN ÖNNDE OL”.
     Yukarıdaki cümlede bazı sesli harfleri yazmadım ama siz yazıyı okuyabiliyorsunuz. Mesela Arapçada sessizlerle kelimeler yazılır. Arapça bilen herkes de bunu okur.
     Ne kadar da büyüleyici ve bariz Türkçe. Sanki anlayıverecek gibiyiz. Yine de kelimelerin analizini yapalım:
     KHAÑ ÇIÑA: Tek bir kelime olabilece
ği gibi, kang (soy, tekerlek, yuvarlak, zıplamak) ve çıña (çınga, uzun ve güzel kuş tüyü, kurt) kelimelerinin birleşmesi de olabilir. Ayrıca buradaki çınga, içinge şeklinde okunamaz. Zira iç hecesinin ikinci satırda özel yazımı olduğunu görüyoruz.
     Kançu
ğa Ön Türkçede ince deri kemer vb. bir manaya geliyormuş. Hatta bu Macarca’ya kançusa ve Türkçeye de kamçı olarak geçmiş.
     Belki de Khañ Çıña adında bir insan ismidir. (IV. Bölüm’de bu kelime ayrıntılı incelendi).
     ÜNED
İ: -di eki almış bir fiildir ve bu fiil ise büyük ihtimal ünlemek fiilidir. Ünledi manasında Eski Türkçe ile ünedi denmiş. (Seslendi).
     UK: Bu hece uk, ok
şeklinde okunabilir. Düşük ihtimalle uku, oku da olabilir. Eski Türkçede uk: "anlamak, işitmek" anlamına gelir.7
     TOLDIÑI: Dolmak fiiline bazı eklerin eklenmi
ş hali. Dolduğunu, doldurduğunu, dolduğunda, doldurunca, vb bir anlamı olmalı.
     GEK
İR-ÇEGİ (kegir-çegi): Ön Türkçe'de gekir (kegir): "boğaz, gırtlak, yutak" anlamlarına gelir. “Gekir-dek” şeklinde de söylenirmiş. Anadolu Türkçesi'ndeki "kegirtlek, gırtlak, kıkırdak" kelimelerinin kökeni gekir’dir. "Gekir-çeg" kelimesiyse "gekir-dek" in daha eski söylenişi olmalıdır. Yani "boğaz, gırtlak" anlamına geliyor.8
     ÖÑ: Bu kelime "ön" demektir. Önce anlamına da kullanılır.
     TOLIÑ: Bu da yine "dolmak" fiili. Her halde dolun emri veya dolar geni
ş zaman şekli olabilir.
     BEKÑ
İ (beyñi): Eski Türkçede "beyin" demektir. Be’(ky)ñi şeklinde okunuyor olmalıdır.9
    
İÇDİ-SİÑ: “iç ediş”, “iç edesi” gibi de okunabilir. "İçti, içtiyse, içtiysen, içsin" vb bir anlamı vardır.
     O halde yazıyı
şöyle okuyabiliriz:
     KHAÑÇIÑA ÜNED
İ UK
     "TOLDIÑI GEK
İR-ÇEGİ ÖÑ TOLIÑ BEK(y)Ñi İÇDİSİÑ".
     Çevirisi:
     Kañçıña ünledi i
şttiğini (anladığını);
     "Doldu
ğunda boğazı, önce dolan beyni; içsin".
     Tam çeviri:
     Kañçıña i
şittiğini seslendi ki; (rivayet etti ki;)
    
"Bo
ğazı dolmadan önce beyni dolu olan (bu kaşıkla) içsin".
     Bir de
şöyle olabilir:
     Kañçıña ünedi!
İşit! (anla!);
     "Bo
ğazı dolmadan önce beyni dolu olan (bu kaşıkla) içsin".
     IV. Bölüm: KANTURAOĞULLARI HAKKINDA DÜŞÜNCELER:
    
Şimdi çok farklı bir noktaya atlıyoruz. Hz. İbrahim’e (a.s)...
     a. Keturah (veya Ketura) kimdir?
    
Hz
İbrahim’in Hacer ve Sare adındaki hanımlarını biliyoruz. Ancak Tevrat’ta geçen bir de Keturah adında hanımı vardır.10
      Hz
İbrahim, o hanımlarından doğan çocuklarını dünyanın çeşitli yerlerine gönderir (Allah’ın emriyle). Buradaki bir amaç Hak Din’i yeryüzüne yayacak nesiller yetiştirmektir. Hz İbrahim Hz Sare’den doğan Hz İshak’ı yakınında bırakır. Yani Mezopotamya’da kalır Hz İshak. Hz Hacer’den doğan Hz İsmail’i Bekke’ye (Mekke) gönderir.11
     Keturah’ın da çocukları vardır ve isimleri: Zimran, Yok
şan, Medan, Midyan, İşbak, Şuah'tır.10 Hz İbrahim (A.S), Keturah’tan doğan çocuklarının bir kısmını da uzak ve kurak bir yere gönderir. Hatta bu çocukları gelip kendisine, diğer çocuklarının aksine uzak ve kurak bir memlekete gönderildikleri için üzüntülerini bildirir. Ancak emir Allah’tandır. Hz İbrahim onları yine de gönderir. Kuraklığa çare olsun ve Hak yol üzere oldukları bilinsin diye de onlara yağmur duası öğretir.12,13
     b. Hadis-i
Şeriflerde adı geçen Kantura:
     Bu düşünceyi Peygamberimiz Hz Muhammed (S.A.V); hadisleri ile kesinleştirmiştir. Zira hadislerde geçen Kantura, olsa-olsa Keturah’tır. Yani aynı isim İbranice’de Keturah olarak söylenmiş, Arapçaya da Kantura olarak geçmiştir. Hadislerde Kanturaoğulları’nın Araplardan sonra İslam’a sahip çıkacağı ve hizmet edeceği belirtilir. Bu konuda çok hadis vardır. Örneğin:”Türkler size dokunmadıkça, siz de onlara dokunmayınız. Zira Kanturaoğulları, Allah'ın ümmetime verdiği saltanatı, çekip alacaklardır."14
     O halde Kantura Hanım Yafes soyundan, muhtemelen bir hakanın kızıdır ve Hz
İbrahim’e eş olarak gelmiş, çocuklarını yetiştirmiş ve o peygamber çocukları Hak Din’in bir temel taşı olsunlar diye tekrar Orta Asya’ya gönderilmiştir. Dillerini anneleri vasıtasıyla bildiklerinden kendilerini tanıtmış ve seçkin peygamber çocukları olduklarından halk onları kısa zamanda sevmiştir. Adları tüm bölgeye yayılmış, buduna hırsızlığın, zinanın, ahlaksızlığın kötülüklerini anlatmışlardır. Sonra tek bir Tengri’nin olduğunu onlara anlatmış, iyilerin uçmağa (cennete) kötülerin cehenneme gideceğini bildirmişlerdir. Hatta sosyal kanunları koymuşlar, devlete ait temel meseleleri öğretmişlerdi. Böylece onlardan sonra da, Orta Asya’da öğretileri töre adı altında binlerce yıl yaşayacaktı.12,15
     c. Khañ Çıña ile Kantura ve Keturah aynı isim midir?
    
Yukarıdaki bilgiler Tevrat’taki Keturah ve Hadisler’deki Kantura’nın, Khañ Çıña ile aynı ki
şi olduğunu düşündürür. Belki de Orta Asyalı bir Türk’ün kızı olan Khañ Çıña Hz İbrahim’le evlenmiş, sonra çocukları da tekrar Orta Asya’ya gönderilince O’nun ve Babaları’nın sözlerini söyleye gelmiş, hatta bazen bu sözleri bir yerlere yazmışlardı. Belki de bu gümüş kaşıkta yazılan söz de Khañ Çıña’nın bir sözüydü, hatta belki de Hz İbrahim’in sözüydü (doğrusunu Allah bilir). Bu ihtimal de var çünkü “ünedi uk” sözü ile “işittiğini seslendi” denmek istenmişse, bu “rivayet etmek” demek oluyor. Yani o zamanın hak peygamberinden bir hadis rivayeti olabilir bu.16
     d. Khañ Çıña = Dişi Kurt Açına... Taşlar yerine oturuyor...
     Bir mesele de
şu ki Türk tarihi boyunca karşımıza çıkan ve kutsal sayılan AÇINA soyu da Khañ Çıña soyu olmalıdır. Yani Türkler, hakanlarının bu kutlu Açına (Khañ Çıña veya Kantura, dolayısıyla Hz İbrahim) soyundan olmasını şart koşmuşlar ve bu töre Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına kadar sürmüştür. O halde destanlarda Türk milletinin türediği söylenen ve Türkler’e yol gösteren Açına adlı "dişi kurt", Hz İbrahim’in hanımı Kantura olmalıdır. Kantura bir Türk kızıdır. Babası onu belki bir seyahati sırasında tanıdığı İbrahim Peygamberle evlendirmiştir.17
     e. Khañ Çıña kelimesinin de
ğişiminin incelenmesi:
     Peki acaba bu kelime nasıl oldu da Kantura, Keturah, Açına
şekillerine dönüştü?
Yukarıdaki sava göre cevap verirsek, muhtemelen;
    
Mezapotamya’da Sami dillerinde “ñ” harfi olmadı
ğından birinci “ñ” yi söyleyememiş ve ikinciyi, yakın olan “r” şeklinde telaffuz etmişlerdi. “Ç” harfi ise yine Sami dillerinde olmadığından yakın olan “theta” ile yer değiştirdi. Böylece K-A-Ñ-Ç-I-Ñ-A kelimesi K-E-TH-U-R-A olarak söylendi ve Tevrat’ı tahrif edenler onu Keturah olarak kaydetti. (Kaçura=Ketura).
     Yıllar sonra Peygamberimiz Hz Muhammed (S.A.V), Tevrat’ta geçen bu ismi Arapça’daki söyleni
şiyle; K-A-N-T-U-R-A olarak hadis-i şeriflerinde telaffuz etti.
     Bu arada Orta Asya’da kelimenin ba
şından “KH” düştü ve kelime önce A-Ñ-Ç-I-Ñ-A ya, yıllar geçtikçe de Açına’ya dönüştü.
     Khañ Çıña;
Batı’da: Keturah, Kantura, Ksena, Xena, Zena, Zeyna, belki Zeynep hallerini almıştır.
DO
ĞU'DA: Qangçınga, Añçıña, Açıña, Açına, Aşına, Asena biçimlerini almıştır.
     Her iki cihette de haklı olarak bu isim kutsal bir kadın sayılmı
ş, Batı O’nu azize bir kadın sayarken, Türk Yurdu’nda Türkler’in anası olarak düşünülen bir dişi kurt olarak efsaneleşmiştir ki iki görüşün de bu hakikate dayanması kuvvetle muhtemeldir. Ama tekrar edelim ki “muhtemeldir”. Doğrusunu Allah bilir.
1H. Nihal Atsız, 1973, "Altın Elbiseli Adam" Hakkında Yeni Bilgiler, Ötüken Dergisi, Sayı:6)
http://turkcu.net/altin_elbiseli_adam.html (09.12.2007 20:58)
2http://s155239215.onlinehome.us/turkic/30_Writing/CodexIssykInscriptionEn.htm ( 09.12.2007 21:13)
3Selahi Diker, And The Whole Earth Was Of One Language (1996, 1999)
http://s155239215.onlinehome.us/turkic/30_Writing/CodexIssykInscriptionEn.htm (15.10.2007 15:18 )
4 M. Erçin, Esik Yazıtı, Türk Runik Yazısı, HD50, S 225) 5 Kazım Mirşan, Prototürk Bilginlerine Göre Astrofizik , 1990, Ankara
6 ñ harfi nazal n dir. ng gibi okunur ama g tam çıkarılmaz. (Anadolu'da Yörükler "senin" demez; "seniñ" der.)
7
Prototürkçe Sözlük: http://starling.rinet.ru/cgi-bin/response.cgi?root=config&morpho=0&basename=dataaltturcet&first=1941&sort=proto (25.10.2007, 18:10)
8 Prototürkçe Sözlük: http://starling.rinet.ru/cgi-bin/response.cgi?root=config&morpho=0&basename=dataaltturcet&first=641&sort=proto (25.10.2007, 18:15) 9 Prototürkçe Sözlük: http://starling.rinet.ru/cgi-bin/response.cgi?root=config&morpho=0&basename=dataaltturcet&first=161&sort=proto (25.10.2007, 18:19) 10 Eski Ahit, Tekvin, Bab:25
11 Hacer Hanım Mısırlı, Sare Hanım Mezapotamyalıdır. Yani Hz
İsmail ve Hz İshak annelerinin memleketine yakın yere gönderilir. O kültüre yakınlığı hedeflenmiş olabilir.
12 Konuyla ilgili ara
ştırma için; Zekeriya Kitapçı’nın, “Hz Peygamber’in Hadislerinde Türkler” kitabına başvurulabilir.
13
Aslında Keturahoğulları da anneleri vasıtasıyla o memleketin insanıdırlar. Çünkü diğer iki hanımın çocukları gibi Keturahoğulları da annelerinin memleketine gönderilmiş olmalıdır. Ancak Tevrat’a bağlı kaynaklarda onların gittiği memlekete dair net bilgi verilmez; yalnız tahminler yapılır:
  Sare; Hz Nuh o
ğlu Sam soyundan gelir. Bu soy kadim Mezapotamya, Anadolu, İran, belki Avrupa ve Hint halklarının soyudur. Hz İbrahim, Hz İshak’ı orta doğuda bırakmakla ileride o coğrafyada teşekkül edecek medeniyetleri irşad etmeyi hedeflemiştir. Yani Sare ile evliliğinin bir hikmeti Ortadoğu ve Anadolu’yu irşaddır.
  Hacer; Hz Nuh o
ğlu Ham soyundandır. Bu soy Kuzey Afrika ve Arap yarım adasında yaşar (o dönemde). Dolayısıyla Hz İbrahim, Hz İsmail’i Mekke’ye göndermiş ve Hak dinin o coğrafyada köklenmesini hedeflemiştir.
  Keturah için Orta Asyalı demi
şlerdir (zaten eski dünyayı düşünürsek bir orası eksik kaldı). Yani Keturah; Hz Nuh oğlu Yafes soyundan gelir. O halde çocukları da yine oralara gitmiş olmalı.
14 Prof Dr Zekeriya Kitapçı, Hz Peygamber'in Hadislerinde Türkler , 1. Kitap: sy: 128-138
15
Zaten Türkler’e bakılsa, törelerinin ve dinlerinin ilahi kaynaktan geldi
ği hemen görülür. Gök Tengri dini, Turan bölgesinde bin yıllarca hüküm sürmüş ve zamanı gelince de kolaylıkla İslam’a inkılab etmiş ve böylece Hz İbrahim’in mayasının tuttuğu görülmüştür. Zira gerçekten Kanturaoğulları yani Türk milleti kazandığı yüksek mertebeyle insanlara efendilik etmiş, İslam’la karşılaşınca da hasretle beklediği vazifeyi bulmuş gibi irşad ve tebliğe İslam adına devam etmiştir. Nitekim, Karahanlılar’dan Gazne’ye, Selçuklu’dan Osmanlı’ya devreden bu bayrak, hadislerde ifade edildiği üzere artık Kanturaoğulları’nda kalmıştır.
16 Pekala acaba neden bu kap (ka
şık) o kurgana gömüldü?
Bunu
şöyle açıklamak mümkün: Khañ Çıña'nın üzerinden yıllar geçmiş ve Hz İbrahim'in dini korunmakla birlikte (doğal olarak) bir çok hurafe bu dine girmiş ve Hak din konusunda insanlar cahilleşmişti. Örneğin bu gün Arapça yazılmış bir hat eserinin saygı görüp insanlar tarafından yukarıya kaldırılması gibi, o dönemde de eskiden kalma yazılı levhalar kurtuluşa vesile olarak görülmüş olmalıdır. Tabi bu hurafedir. Aslında mezara o kadar altını gömmek de dini olarak hurafedir. Ama aradan geçen uzun yıllar bunları unutturmuş ve insanlar yine öbür alemde kendilerine faydası dokunur düşüncesiyle mezarlarına bir sürü eşyalar gömmüşlerdir. Burada amaç öbür alemde rahat etmek olduğundan, kutsal kabul edilen ataların sözlerinin yazılı olduğu eski bir kaşık da bu mezara girebilmiştir. Yoksa böyle eski ve kırık bir gümüş kaşığın o mezara koyulması açıklanamaz.
17 Belki babası O
ğuz’dur. Oğuz Kağan çok seferlere çıkmıştı. Belki Oğuz da Kuran’da bahsedilen Zülkarneyn’dir.