Hilmi Ziya Ülken’e Göre Doğu-Batı Meseleleri: Varislik, Etkileşimler

Eylül 2017 - Yıl 106 - Sayı 361




        Doğu ve Batı ülkeleri halkları dünya felsefi fikrinin, ilminin oluşturulmasında birlikte çalışmışlar. Varislik alakasında olan bu mirasın araştırılmasının büyük tarihi önemi vardır. Yüzyıllar boyunca düşünürler, bilim adamları varislik alakasında olan bu mirasın araştırılması ile uğraşmışlardır. 

        Türkiye’de düşünce tarihinin araştırıcısı Orhan Hançerlioğlu Batı’da, Orta Çağ’ın karanlığını yaşarken İslam âleminde VII. yüzyılın başlarında, Doğu’da, yeni bir düşünce sisteminin kurulduğunu yazmıştır. Yazar bunu İslam dinin yaranması, Muhammed Peygamber’in (570-632) yeni bir din getirmesi ile açıklamıştır: Yüzyıllardan beri tam uyku içinde bulunan Doğu insanları artık yeni bir erdeme yöneleceklerdir. Bu yeni din, Musa’nın getirdiği gibi, tektanrıcıdır. Bu yeni din, İsa’nın getirdiği gibi bütün insanları erdeme çağırmaktadır. Oysa, ne Musa’nın getirdiği gibi sadece bir ulus için ne İsa’nın getirdiği gibi Tanrı’yı kişileştirmek içindir. İnsanlar, Tanrı’nın çocukları değil, kullarıdırlar. Onun buyruklarına göre yaşayacaklar; böylece, hem bu dünyada hem de öteki dünyada mutluluklarını sağlayacaklardır. Bu yeni din, toteme bağlanan ilk insanlardan beri geniş çapta toplulukları etkileyen yirmi sekizinci dindir. Müslümanlık, Musevilikle başlayan ve Hristiyanlıkta Yunan felsefesiyle ilişki kuran tektanrıcı din anlayışının sonuncusudur [1, 126-127]. 

        Müslüman Doğu ülkelerinde bilimin, felsefi fikrin gelişimi özellikle İslam dininin ilerici yönleriyle ilgilidir. Hilafetin erken çağlarından dünyevi ilimlere merak oluşursa da Abbasi halifesi Memun’un döneminde (813-833) bilim ve çeviri alanında büyük başarılar kazanılmıştı. Halife Memun’un yarattığı “Hikmet evi” (“Beyt’ül Hikmet”) kütüphane ve çeviri merkezinin temsilcileri Hindistan’a, İran’a, Konstantinopola ve başka yerlere giderek oradaki değerli kitapları toplayarak Arap diline çeviriyorlardı. 

        İslam âleminde bilimin gelişmesi birçok keşiflerin ortaya çıkmasına neden olmuştu. Bu keşiflerden biri de çalar saattir. Şöyle ki Abbasi halifesi Harun er-Reşid (786-809) Kral Şarlman’a (768-814) çalar saat hediye etmişti. Bu ise bütün Avrupalıları hayrete düşürmüştü. Çünkü o zamana kadar Avrupalılar çalar saat görmemişlerdi [2, 34]. 

        Ansiklopedik âlim Nasiruddin Muhammed Tusi (1201-1274) dünya bilim ve felsefesinin zenginleştirilmesinde eşsiz katkılarda bulunmuş büyük şahsiyettir. Nasiruddin Tusi’nin önderliğinde inşa edilmiş Marağa Rasathanesi tüm dünyada yaygın olup sonraki yıllarda bilimin gelişmesine büyük katkıda bulunmuştur. 

        Azerbaycan Milli İlimler Akademisi'nin mühabir üyesi, Prof.Dr. Zakir Memmedov’un kaynaklara dayanarak gösterdiği bir olgu dikkat çekir: 1266’da Nasiruddin Tusi’nin yanına gelip Marağa Rasathanesi’nde çalışan Azerbaycanlı mühendis Kerimeddin Ebubekir Mahmud oğlu Salmasi kağıdı halledip alınan hamurdan aletler ve cihazlar düzeldirmiş. Kerimeddin Salmasi rasathanede içi boş dünya modelini hazırlamış, onun üzerinde iklimlerin tasvirini vermişdi. Bu coğrafi globus idi. Ama bilim dünyasında sanıyorlar ki ilk coğrafi globus Alman coğrafyacısı ve gezgini Martin Behaim (1459-1507) tarafından hazırlamıştır [3, 187].

        Nasiruddin Tusi’nin yaratıcılığının matematik ve astronomi alanı ile ilgili araştırma yapan Prof.Dr. Hebibulla Memmedbeyli Marağa Rasathanesi’nde yapılan bilimsel araştırmaların sonraki yüzyıllarda bilimin gelişmesine büyük katkı verdiğini bildirmiştir. Prof.Dr. H.Memmedbeyli rasathanede yapılan çok değerli bilimsel çalışmalardan birinin coğrafi koordinat sistemi olduğunu yazmıştır: “zic Elxani”de 256 şehrin coğrafi enlik ve uzunluk koordinatları verilmiştir. Bu sistem XIII. yüzyılda Azerbaycan âlimlerinin coğrafi bilgilerinin yüksek düzeyde olduğunu gösteriyor. Sistemin coğrafya biliminin gelişmesinde büyük ve Amerika’nın keşfinde ise belli derecede önemi olmuştur [4, 98]. 

        Türkiye’nin ünlü düşünürü Hilmi Ziya Ülken’in (1201-1274) yaratıcılığı üzerine Doğu-Batı meselelerini araştırmak büyük önem taşımaktadır. Âlimin Doğu felsefesinin ve Batı felsefesinin karşılıklı alakası, aynı zamanda Doğu biliminin, felsefesinin Batı’ya etkisi hakkında fikirleri, düşünceleri güncelliği, özgünlüğü ile büyük ilgi uyandırıyor. 

        Hilmi Ziya Ülken İslam aleminde oluşan bilim ve felsefenin XII. yüzyıldan başlayarak Sicilya ve Müslüman İspanyası (Endülüs) yolu ile Batı ülkelerine geçtiğini, böylece Batı’da büyük bir çeviri döneminin başladığını bildirmiştir. 

        Düşünür Doğu felsefesinin Yunan felsefesiyle Avrupa felsefesi arasında köprü görevi taşıdığını, ama Doğu felsefesinin, İslam felsefesinin Yunan düşüncesinin basit bir devamı olamadığını yazmıştır. Sonraki aşamalar Hilmi Ziya Ülken’e göre, filozoflar (el-felasifa) diye tanınanların dışında kelamcılar, sufiler, hatta hukukçular (fukaha) arasında da filozof sayılanlar vardır. Bunların birçoğu Batı dünyasınca tanınmamıştır; asıl felsefe çığırları içinde de bazıları Latinceye çevrilmemiş ve yakın zamana kadar Batı’da tanınmamıştır. Bu kayıtları gözönüne alınca İslam felsefesinin bütününü Yunan’la modern Avrupa düşüncesi arasında köprü vazifesi görmediği anlaşılır [5, 1].

        Hilmi Ziya Ülken’in eserlerinde Orta Çağ Doğu felsefesi tarihî meseleleri kapsamlı şekilde yazılmıştır. Bu anlamda onun meşşai felsefesi, işrakilik, tasavvuf, kelam felsefesi ve Kindi, Ebunasr Farabi, İbn Sina, Ebuhamid Gazali, İbn Rüşd, Muhyiddin b. Arabi, Nasiruddin Tusi ve b. hakkında görüşleri eserlerinde gösterilmiştir. 

        Hilmi Ziya Ülken Doğu’nun bilimsel-kültürel mirasının Batı’da yayılması meselelerini incelemiş, Müslüman Şark’ına mahsus felsefi talimlerin de Batı ülkelerine nüfuz ettiğini göstermiştir. Onun eserlerinde Kindi’nin, Farabi’nin, İbn Sina’nın, Gazali’nin, İbn Rüşd’ün, İbn Haldun’un ve b. filozofların, düşünürlerin mirasının Batı ülkelerinin bilim adamlarının talimlerini etkilemesi hakkındaki konular yer almıştır. 

        Meşşailik taliminin Batı’ya etkisinden bahsederken Hilmi Ziya Ülken yazır: İlk Meşşai filozofları arasında Batı’da ilk tanınanı El-Kindi’dir. Quadrinin verdiği bilgiye göre, Rönesans’in (Renaissance) büyük filozofu Giordano Bruno El-Kindi’den şöyle bahsediyordu: “El-Kindi Arap filosofudur, ilk bilginlerden ondan kudretlisi yoktur. İbn Rüşd onun eserlerinden faydalanmıştır. Bu da onun kudretinin bir kanıtı değil midir?” El-Kindi Batı’da Aristo doktrininin sadık yürütücüsü diye tanındı ve bundan dolayı da uzun zaman müşrik gibi görüldü. Fakat onun ve ardından gidenlerin eserleri ile empirizme Arap âleminden Latin âlemine geçmiş ve modern düşüncenin doğmasına hizmet etmiştir. Quadri’in kaydına göre El-Kindi’nin akıl hakkındaki eserinden başka Liber de quinque essentiis ile Liber introductorius in artem logico demonstrationis adlı eseri de Batı’da bilinmektedir. Bu son kitabı Muhammed adında bir öğrencisi toplamıştır, fakat sağlam olduğu şüphelidir. En önemlisi akıllar sınıflamasında bir ilerleme yapan birincisidir. Latin metinlerine göre El-Kindi’nin felsefesi yeni Eflatuncu bir manzara almaktadır [5, 309-310]. 

        Hilmi Ziya Ülken Farabi’nin kültürel mirasının Batılı ülkelerin bilim adamlarının araştırma konusuna dönüştüğünü bildirmiştir. Mütefekkir bu alimler hakkında göstermiştir ki, Farabi’ye gelince Steinschneider, de Boer, Dieterici, Carra de Vaux, Lacy O’Leary, Quadri v.s. onu tetkik etmişler ve Batı üzerindeki tesiri üzerinde durmuşlardır. Bu alanda en yeni araştırma Et. Gilson ile R. Hammond’a aittir [5, 310].

        Hilmi Ziya Ülken İslam kelamcılarının Batı’ya etkisinin felsefenin yanında ikinci derecede olduğunu, bunun nedeninin de iki din arasındakı gerginlikle bağlamıştır. Fakat yine de İslam kelamcıları kısmen olsun Batı’da tanınmakta idiler. Mutezile ve ilk kelamcılar hakkındaki bilgi ikinci elden geliyordu. Batı dillerine onların eserlerinden hiçbir şey geçmemişti. Gazali’den sonraki felsefi kelam hareketinin üstatları bilinmiyordu. Mesela, Fahrüddin Razi, Seyyid Cürcani ve b. eserlerinden Batı’nın haberi yoktu. Bundan dolayı Batı felsefesi üzerinde Kelamın tesirinden tam olarak bahsedilmez [5, 322].

        Ayrıca Saint Thomas gerek doğrudan doğruya gerek dominicain rahibi Ramon Marti aracı ile Gazali’nin bazı metinlerini Contra Gentiles’inde kullandığını bildiren Hilmi Ziya Ülken Orta Çağ'ın sonuna doğru Gazali’nin Batı’da tesirinin çok büyük olduğunu yazmıştır. XIV. yüzyılda üç şüpheci filozof Gazali yolu ile Eş’arilerin sebeplik (El-illiye) sorusundaki kanıtlarından mülhemdir. Bu filozoflar şunlardır: Batı’da Eş’ari isimciliğinden (nominalisme) en çok ilham almış olan G. d’Occam sebeplik teorisine ait tenkitler ile sezgili ve ilahı bilgi fikrine ulaşıyordu [5, 324]. 

        “Hiristiyan felsefesi İslam felsefesi ile ilk defa Gundissalvi’nin yaptığı Gazali tercümeleri ile temasa geldi” yazan Hilmi Ziya Ülken Gazali’nin Batı’daki tesirinin Ramon Marti ile bitmediğini göstermiştir. İspan oryantalisti, Madrid Üniversitesi'nin profesörü Miguel Asin Palacios (1871-1944) İslam’da bu tesiri Huellas’dan Pascal’e kadar getirmektedir. Ona göre Gazali’nin ahrete dair düşünceleri ile Pascal’in düşüncesi arasında tam bir uygunluk vardır ve bu uygunluk tesadüfün eseri değildir. “Bahse girişme” diye tanınan ve Gazali’nin çok kullandığı dinin savunulmasına ait kanıt Pascal tarafından Pensees’lerde tekrar ele alınmıştır [5, 325]. 

        Müslüman Doğu ülkeleri Orta Çağ'da bilim, kültür, elmi-felsefi talimler alanında yüksek düzeyde olsa da XIV. yüzyıldan itibaren zayıflıyor, dinî-felsefi talimler ise etkinliği daha da artıyor. Yeni dönemden başlayarak müslüman Doğuya ait bilimsel-kültürel ve felsefi miras yıkıma uğruyor, Batı ülkelerinde ise bilim, kültür ve felsefe alanlarında gelişme görülmektedir.

        Hilmi Ziya Ülken hâlâ XVI. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun Viyana’ya kadar ilerlemiş olmasına rağmen “manen” şarka çekildiğini ve şarklılığı tercih etdiğini yazmıştır. Düşünür’e göre, eğer bu yüzyılda Rönesans doğmamış, Batı’nın ufukları birdenbire okyanuslara doğru genişlememiş olsaydı, Abbasilerin halefi olmak Osmanlılar için büyük bir servet kapısı olabilirdi. Fakat artık tarihî vakaların akış yönü değişmeye başlamıştı. 1492’de Cristophe Colombe Hindistan’ı ararken yeni bir kıta bulması, Batı’da bilimin gelişiminin artması, böylece XII. yüzyılda Batı’ya hocalık eden İslam ilminin rolü kalmadı [6, 24].

        Hilmi Ziya Ülken büyük ekonomik kaynakları ele geçiren Batı memleketlerinin hızlı gelişmesine karşı Yakın ve Orta Doğu memleketlerinin giderek çöktüğünü bildirmiştir: Böyle bir durumda Osmanlı İmparatorluğu’nun ayakta durmasını sağlayan yalnızca savaşlar ve siyasi dengelerdi. Bunun için Osmanlı İmparatorluğu’nu devam ettirmek zorunda olan Türkiye, Batı ile temaslarını kaybetti ve bütün Orta Doğu gibi gittikçe ve daha derin bir skolastiğin içine daldı. VIII-XII. yüzyıllardakı zengin ilim, teknik, sanat ve felsefe faaliyetinin yerini şimdi “tekrarcılıktan ve kopyacılıktan” ileri gidemeyen dar bir skolastik aldı. Osmanlı Devri XVI-XIX. yüzyıllar arasında hiçbir esaslı fikrî faaliyet gösteremedi. Bu içe katlanış askerî başarısızlıklar ve gerilemelerde de kendini gösterdi. Kahramanca savunmalarla adım adım gerileyen Osmanlı Devleti, bu gerilemenin gerçek sebeplerini bir türlü fark edemiyordu [6, 24-25]. 

        Mütefekkir Şark ve Garp (Doğu ve Batı) kavramlarının memleketin fikir âlemini eskiden beri yakından ilgilendiren bir sosyal problemin başlığı olarak kullanıldığını yazmışdır. “Garplılaşma”dan, “garp medeniyeti”nden ve “garpçılık”tan bahsedilmiştir. Böyle düşünenlerin karşılarında antitez olarak şarkçılığı, “Şark medeniyetini” görüyorlardı. Fakat garp ve şark deyince neyin anlaşılası meselesi ile bağlı Hilmi Ziya Ülken bu kelimelerin her şeyden önce coğrafi iki kavramı ifade ettiğini, ancak bu anlamda Şark ve Garp tamamiyle göreli kavramlar olduğunu bildirmiştir. Türkiye Yunanistan’a göre doğu olduğu gibi, İran Türkiye’ye, Çin İran’a göre, hatta Amerika Çin’e göre doğudur. Hilmi Ziya Ülken antik Yunan matematik, coğrafyacı ve astronom Klaudyos Batlamyos’un (100-170) haritası esas diye alınırsa bu iki kavramın sınırları daha açıklaştığını, bununla beraber orada da şark ve garpın nereden ayrılacağını kestirmek çok güçtür. Yakın, Orta ve Uzak Doğuları ayırmak eskiden beri âdet olmuştur. Bütün bu ayırışların doğu kavramının az çok Asya kıtasına karşılık olarak kullanıldığı anlaşılır [7, 307-308].

        Hilmi Ziya Ülken İslam ve Hristiyan dünyalarının Haçlı Seferlerinde çarpıştığı zaman, Garp ve Şark kavramlarının daha keskin bir şekil aldığını yazmıştır. Fakat yalnızca bir itikat çarpışmasından ibaret olan bu tezat, hakiki hiçbir tezadı ifade etmiyordu. Orta Çağ medeniyeti –din harplerine rağmen– her iki âlemde müşterek karakterlerini gösteriyordu: birbirine çok yakın bir arazi idaresi, aynı endüstri tarzı, aynı inşa usulü, aynı zevk, “ümmet” zihniyeti denilen aynı manevi hayat şekli, Şark’la Garp’ı ayırmaktan ziyade birbirine bağlıyordu [8, 21].

        Yeni dönemden itibaren Müslüman ülkelerinde bilimsel-kültürel ve felsefi miras tenezzül etmeğe başlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin İstiklal Marşı’nı kaleme alan büyük düşünür Mehmet Akif Ersoy (1873-1936) Doğu’da bilim ve kültürün tenezzülü ile ilgili “Uyan” şiirinde şöyle yazmıştır: 

        Bunca zamandır uyudun, kanmadın;  

        Çekmediğin kalmadı, uslanmadın.  

        Çiğnediler yurdunu baştan başa.  

        Sen yine bir kerre kımıldanmadın!  

        Ninni değil dinlediğin velvele...  

        Kükreyerek akmada müstakbele, 

        Bir ebedi sel ki zamandır adı;  

        Haydi katıl sen de o coşkun sele [9, 291]. 

        Bütün Doğu’da opera’nın ilk yaratıcısı, yazar Üzeyir Bey Hacıbeyov (1885-1948) Avrupa kültürüne yiyelenmeyin gerektiğini bildirmiştir: Biz Avrupa kültüründen uzaklaşmayı düşünürük, kendimiz için büyük bir kuyu kazırık, çünkü kültür sahipleri bizi yok edecektir. Kendi varlığımızı ancak kültür ile ispat edebiliriz. “Kültür bir seldir ki, akmaya bilmez, akacakdır ve önüne çıkanı sürükleyip götürecektir” düşüncesini ileri süren düşünür görüşünü şöyle izah etmiştir, şimdi haman kültüre kurban olmamak için kültürün beraberinde silahlanmalıyık [10, 125]. 

        Hilmi Ziya Ülken Rönesans’tan sonra başlayarak Garp, yani Avrupa medeniyetinin büyük sömürge siyaseti ile kapalı bir kıta medeniyeti olmaktan çıkıp, bütün dünyaya yayıldığını yazmıştır [7, 309]. Eski medeniyetleri ortadan kaldırarak tek dünya medeniyeti hâline geldi. Artık bu şekilde Şark ve Garp’tan değil, fakat bütün dünyayı kaplayan açık ve tek medeniyetle kendi içine kapanmış eski medeniyetlerden bahsetmek daha doğru olur. Bu manada Garplılaşmak demek, kapalı medeniyetten açık medeniyete geçmek demektir. Biz Garplıyız veya Garplı olacağız demek, rasyonel ve üniversal dünya medeniyetine katıldık ve katılacağız demektir [8, 21]. 

        Hilmi Ziya Ülken “tekniği Batı’dan alalım, fakat ahlakımızda, hukukumuzda şarklı kalalım, diyemeyiz” fikrini sunduktan sonra yazmıştır: Hatta tekniği, ilmi milletlerarası bir fikir piyasasından alalım, fakat sanatımız, felsefemiz millî olsun hiç diyemeyiz. Böyle bir milletlerarası piyasa yoktur. Ancak çağdaş ve birleşik faaliyetleri olan bir milletler seviyesi vardır. O seviyeye erişmek için sanatta da, hukukta da, ahlakta da, felsefede de, ilimde de yaratıcı olmak gerekir. Bu değerlerde yaratıcı olamayan bir milletin milletlerarası piyasadan sanat örneklerini, hukuk şekillerini, felsefe eserlerini almasından bir sonuç çıkamaz. Hele bunların son yemişleri olan tekniği ve teknik ürünlerini almasından hiçbir sonuç çıkamaz. Çünkü onları yapan, o üstün kültürün yaratıcılığını ve üreticiliğini sağlayan, dünya görüşü ve zihniyettir. Toptan bir dünya görüşü seviyesine varmadıkça, bu zihniyeti almadıkça, çağdaş kültüre girmek mümkün değildir [6, 23]. 

        Batı felsefesinin Doğu felsefesine yaptığı etkini Hilmi Ziya Ülken böyle açıklamıştır: “Batı fikir hayatına girmek için bir yüzyıldan beri yapılan tereddütlü, ürkek adımların birdenbire büyük bir hız kazanmış olan çeviri faaliyeti bunların başında gelir. Tanzimatçılar Montesquieu, Rousseau ve umumiyetle XVIII. yüzyıl dü­şün­ce­sine dayanmak istedikleri hâlde onlardan hemen hiçbir şey çe­vir­memişler ve memlekete bu fikirleri pek yüzeysel olarak aksettirmişlerdi. II. Meşrutiyet’te fikir hareketleri hızlandı, fakat derinleşmedi. Fikir adam­larının çoğu dergi yazarı olmaktan çıkamadılar. Dergiler de uzmanlığa doğru gidecek ve derinleşecek yerde orta seviyeye hitap eden edebi dergi olarak kaldılar. Fikir yazıları gündelik hayata tesir etmek için daima bu seviyeden yukarı çıkamıyordu” [6, 488].

        Hilmi Ziya Ülken Türkiye’de bilimin terakkisinde hizmet göstermekle beraber, gelecek nesillerin bu yolu başarıyla devam ettireceklerine inanıyordu. Düşünür Batı düşüncesine ait kaynaklar artarken Doğu klasiklerinin de paralel olarak tercümesinin ilerilediğini yazmıştır. Yeni nesiller fenomenoloji, yeniontoloji, felsefi antropoloji yönünde, ilim felsefesi ve yeni mantıkta araştırmalar yapıyorlar. Henüz olgun eserlerini vermemişlerse de Batı fikir dünyasına açtığımız pencerenin her zamandan daha geniş, ufkunun her zamandan daha zengin oluşu gelecek için iyimser olmamızı sağlayan belirtilerdir [6, 489].

        Hilmi Ziya Ülken varislik alakasında olan, Doğu ve Batı’ya ait tarihi olayları objektif değerlendirmiştir. Düşünür Doğu dünya görüşünün Batı dünyasına etkisini, ayrıca Yeni dönemden başlayarak Batı’nın bilimsel ve felsefi düşüncesinin Doğu dünya görüşüne etkisi meselelerini tarihilik prensibinden kapsamlı incelemiştir.