Göç ve Kadın

Eylül 2017 - Yıl 106 - Sayı 361




        Göç Olgusu

        Göçler, toplumların yapısını derinden etkileyen yer değiştirme hareketleri olarak kabul edilmektedir. Ancak her toplumun sosyo-kültürel yapısını dengede tutabilmek dolayısı ile de devamlılığını sağlayabilmek için oldukça zorlu bir mücadele verdiği de bilinmektedir. Nüfusun hem azalması hem de çoğalması hareketi, göç olarak tanımlanmakla birlikte değişim sadece sayı ile de sınırlı kalmamakta aynı zamanda nüfusun niteliğinde, yaş ve cinsiyet dağılımında da önemli farklılıklar ortaya koyabilmektedir. En geniş anlamı ile tanımlamak gerekir ise göç siyasi, sosyal, ekonomik, ekolojik, bireysel vb. faktörler ile kısa, orta veya uzun vadeli geriye dönüş amaçlı olabileceği gibi yerleşmek amaçlı da olabilen coğrafi, kültürel, sosyal ve ekonomik boyutları olan bir yer değiştirme hareketi olarak tanımlanmaktadır (Yalçın, 2004:13). Göç her toplumda her bireyde farklı sebeplerle ortaya çıkabildiği gibi son derece karmaşık ve etkileri de bir o kadar farklı ve uzun soluklu bir süreçtir.  Bu sebep ile de çok farklı bilimler tarafından ele alınıp incelenmektedir. 

        Bu kadar karmaşık ve uzun soluklu bir hareketin kendi içinde çok farklılaşan şekilleri bulunmaktadır (İçduygu ve Diğerleri, 1998:21): Mesafeye göre iç ve dış göç; gerçekleştiği yere ve sürekliliğine göre sürekli ve geçici göç; isteğe bağlılığına göre iradi ve gayri iradi göç, devamlılığına göre daimî ve geçici göç; vb. şeklinde farklılıklar ortaya koymaktadır. Göçün bu kadar çok farklılık ortaya koymasının esas sebebi, her göçün farklı sebep ve özelliklerinin olmasıdır. Göç edenlerin bireysel istek ve beklentilerinin farklılığı; mesafelerin farklılığı; sosyal, ekonomik ve siyasi açılardan değişen şartların farklılığı; doğal, siyasi ve sosyal şartlardan dolayı kitle hareketlerine dönüşme ihtimallerinin olmasından kaynaklanan farklılıklar ( Şahin ve Doğanay, 1999:165), bu çeşitlilikte etken roller oynayabilmektedir. 

        Farklı göç tanımlamalarına bakıldığında öncelikle iç ve dış göç tanımlamasını görmek mümkündür. Nüfusun ülke içindeki hareketi olarak adlandırılan iç göç genellikle az gelişmiş bölgelerden gelişmiş bölgelere, köyden kente şeklinde gerçekleşmektedir (Kaya, 2003: 13). Gelişmiş ülkelerde sanayi ihtilali ile başlayan bu süreç gelişmekte olan ülkelerde İkinci Dünya Savaşı sonrasında kentlerdeki imkânların artması ile birlikte hız kazanmıştır. Ancak sadece kırdan şehre doğru bir iç göçten de bahsedebilmek mümkün değildir. Bireylerin şart ve tercihleri, toplumun şart ve zorlamaları iç göçü farklı şekillerde ortaya koyabilmektedir. Bu konuda çok çalışması olan Tümertekin (1968: 34-35) kırdan kıra, kırdan şehre ve şehirden şehre şeklinde iç göç hareketlerinin gerçekleşmekte olduğunu söyler. 

        İç göçler genellikle güvenlik ve ekonomik sebeplerle gerçekleşmektedir. Bilindiği gibi güvenlik, insan için en temel ihtiyaçların başında gelmektedir. Kendilerini güvende hissetmediklerinde insanlar doğup büyüdükleri toprakları terk ederek şartlarını çok iyi bilmiyor olsalar dahi kendilerinin güvende olacağına inandıkları yerlere göç ederek yaşamayı göze alabilmektedirler. Yine kendilerinin özellikle de aile fertlerinin mağduriyetini görmek insanları son derece olumsuz yönde etkilemekte, hiç tanımadıkları ancak ailelerinin mağduriyetini ortadan kaldıracağını düşündükleri yerlere göç etmeye itebilmektedir. Bu anlamda bakıldığında bazı bölgelerin itici gücünün bazı bölgelerin de çekici gücünün olduğunu kabul etmemek mümkün görünmemektedir (Mutluer, 2003: 13).  

        İnsanlar sadece yaşadıkları ülke içinde göç hareketine katılmıyorlar, ülke sınırlarını aşan göç eylemlerinde de bulunabiliyorlar. İnsanların farklı gerekçelerle de olsa yaşadıkları ülkeden başka bir ülkeye çalışmak, barınmak, yerleşmek, can güvenliğini sağlamak, vb. amaçlı yapmış oldukları yer değiştirme hareketi dış göç olarak tanımlanmaktadır (Özer, 2004: 11). Dış göçlerin genellikle savaşlar, etnik, dinî ve siyasi baskılar, doğal afetler, sınır farklılaşması vb. gerekçelerle gerçekleşen sığınma göçü; ülkeler arası antlaşmalarla karşılıklı nüfus göçünün gerçekleştiği mübadele göçü; işsizlik ve ekonomik sıkıntılarla gerçekleştirilen iş göçü ve ülkenin nitelikli elemanlarının niteliklerine uygun şartlarda iş bulamaması sebebi ile gelişmiş ülkelere göç etmeleri ile gerçekleşen beyin göçü dış göç olarak adlandırılmaktadır. Abadan (2002: 4), göç hareketinin büyük çoğunluğunun kısa mesafeler içinde, daha az bir kesiminin de uzun mesafe sınırları içinde gerçekleştiğini belirtmektedir. Bunda, insanların alışkın oldukları coğrafya ve sosyo-kültürel ortamlardan çok fazla uzaklaşmak istememeleri, uzaklaşmak zorunda kaldıklarında da yakın mesafede olmayı, arkalarında bıraktıkları yere kısa süre içinde ulaşabilme veya yardım alabilme imkânlarının olmasını tercih etmeleri belirleyici olmaktadır. Ancak can güvenliği söz konusu olduğunda, sanayi ve ticaret merkezlerinde iyi kazanç imkânları söz konusu olduğunda insanlar uzun mesafeleri içeren göç hareketlerine de kalkışabilmektedirler.

        Göç ve Kadın

        İnsanların, doğup büyüdükleri yerleri, tanıdıkları insanları arkalarında bırakarak başka bir yere göç etme kararını almaları kolay olmadığı gibi böyle bir hareketi anlayıp anlamlandırabilmeleri de kolay olmamaktadır. İnsanlar, içinde bulundukları sosyal, psikolojik, doğal ve siyasi (Mutluer, 2003: 11) şartlardan memnun olmadıklarında göç hareketine katıldıkları gibi gelir dağılımındaki dengesizlikler, yoksulluk, işsizlik, vb. son yüzyılda insanları göçe mecbur edebilmektedir.  Sadece işsizlik de değil, bugünün çağdaş dünyasında küreselleşmenin de etkisi ile insanlar tüm dünyanın imkânlarından haberdar olabilmekte hatta fırsatları oturdukları yerden görebilmekte ve bu fırsatları yakalayabilmek için harekete geçebilmektedirler. Bu sebep ile de iç göçlerin çok büyük bir çoğunluğunun şehirlere ve sanayi kentlerine doğru, dış göçlerin de gelişmiş ülkelere doğu olduğunu istatistikler doğrulamaktadır. Kitle iletişim araçları ve ulaşım araçlarının gelmiş olduğu seviye bu düşüncenin ve sonrasında da eylemin gelişmesinde son derece önemli bir rol oynamaktadır. Bu arada dünya üzerinde bazı yaşam alanlarının şartlarının çağın çok gerisinde kalmış olması, bazı gelişmiş yaşam alanlarının da son derece iyi imkânlara sahip olması bölgelerin itici ve çekici özelliklere sahip olmasında son derece etkili olabilmektedir. Bu durum terk edilen yer açısından bakıldığında, itici sebeplerin yani insanların beklentilerinin karşılanamaması anlamına gelmektedir. Nitelikli ve genç nüfusun kaybı olarak bakıldığında da terk edilen yerin şartlarının daha da kötüleşmesi ve başka göçlerin habercisi anlamına gelmektedir. Göç alan yer açısından bakıldığında ise işi olmayan, geldikleri sosyo-kültürel yapıya ayak uydurması zor ve her türlü beklenmeyen ve istenmeyen durumun ortaya çıkması için uygun şartların oluşması anlamına gelmektedir. Bir de göç eden bireyler açısından olaya bakılacak olunursa durumun onlar için de çok istendik düzeyde olmadığı fark edilecektir. Göç edenler bilmedikleri bir ortamda, bilmedikleri yaptırımlarla karşılaşacakları için hayatlarındaki belirsizlik oranı çok daha yüksek seviyelerde gerçekleşmektedir.

        İnsanlara yeni başlangıçlar çoğu zaman ürkütücü gelir. Göç de büyük bir değişimin başlangıcı anlamına gelmektedir. Bu sebep ile de insanların ürkmemesini beklemek mümkün değildir. Göç ettikleri yerleşim yerlerine gittiklerinde erkekler “ucuz ve uysal işçi”, kadınlar da “ucuz hizmetçi” muamelesi görmektedirler (Şensoy, 2005: 58). Erkeklerin vasıfsız olması onların göç ettikleri yerde iş bulmalarını engellerken, kadınlar için aynı şey geçerli olmamaktadır. Kadının ev içi işleri yapabiliyor olması, ev temizliği yaparak para kazanmasını sağladığı gibi, çocuk, hasta ve yaşlı bakımını da ücret karşılığında yapabilmesi, yemek pişirebilmesi, göç ettiği yerde kolay iş bulabilmesini sağlamaktadır (Şenol, 1997: 31-32). Erkeğin göç edilen yerde daimî iş bulamaz iken göç öncesinde eşine bağımlı olan kadının para kazanıyor olması, evin geçimini sağlamaya başlaması ev içi dengeleri de farklılaştırmaktadır. Ailenin mağduriyet seviyesi arttıkça kadınların çalışma oranları da buna bağlı olarak artmaktadır. Geleneksel yapının etkisi ile o güne kadar hayatını sürdüren kadından dışarıda çalışıyor olsa da toplumsal cinsel rollerini yerine getirmesi, evinin işlerini de aksatmadan sürdürmesi beklenmektedir. Bu da kadınların güçlerinin üzerinde bir performans göstermesi anlamına gelmektedir. Kadınların bir kısmı kendi özel hayatlarını bir tarafa bırakarak aile fertlerini memnun etmek ve hepsinden de önemlisi ailelerini dağılmadan ayakta tutabilmek için olağanüstü çaba sarf etme sürecine girmektedirler (Şenol ve Diğerleri, 2016:799-801). Bu kadınlar genellikle kendileri için daha iyi şartların oluşması yani kendileri için daha nitelikli bir hayat kurmaya çalışmaktan daha çok çocuklarına daha iyi bir gelecek sunmayı hedefliyorlar. Kısaca söylemek gerekir ise bu kadın grubu kendilerini kayıp bir nesil olarak görüp kendilerinin ulaşamadığı şartlara çocuklarının ulaşması için kendi hayatlarını ertelemeyi, çocukları için basamak olmayı tercih ediyorlar. Böyle bir tercihi de kendi hür iradeleri ile yaptıkları için de son derece mutlu oluyorlar. Aslında köylerinde geniş aile içinde toplumsal cinsel rollerinden dolayı kendi kararlarını alıp uygulayamadıkları için kendilerinin almış olduğu her karar onları mutlu ediyor. Bu durum kadınlar için son derece önemli bir noktaya da işaret etmektedir.  

        Bir başka grup kadın ise hem kendisi hem de aile fertleri için yeni geldikleri yerde mücadele edebilecek gücü kendisinde bulamamaktadır. Bu durumun ortaya çıkmasında kadınların geleneksel yapı içinde ikinci planda kalmış olmaları dolayısı ile de zorluklarla mücadele konusunda son derece yetersiz donanıma sahip olmaları ve eğitim seviyelerinin düşük olması oldukça etkili olmaktadır. Geleneksel aile hayatının içinde yetişen kadın babası, erkek kardeşi, eşi ve oğulları başta olmak üzere sorumluluk almamaya, kendisinin sorumluluklarını dahi evdeki erkeklerin yüklenmesine, dolayısı ile de onlar tarafından kendisine yüklenilen sorumlulukları yerine getirmeye alışıyor. Özellikle göç öncesi, göç sırası veya göçün hemen sonrasında eşini kaybeden kadınlar bu mücadelede çok daha fazla zorlanmaktadırlar. O güne kadar bir erkeğin himayesinde gerçekleşen hayatları sürdürmeye alışık oldukları için eşleri yanlarında olursa eşlerinin kendilerini yönlendirmesi veya yüreklendirmesi ile çok daha fazla mücadele gücü bulabiliyorlar. Kendi başlarına karar alma ve uygulama imkânına daha önceden alışık olmadıkları için aksi bir durum kadınların mücadele gücünü kırabiliyor, yanlış kararlar almalarını sağlayabiliyor. Kadın, onu destekleyen bir erkeğin yanında olmadığını fark ettiğinde mücadele gücünü kaybedebiliyor.

        Kadınlar kendilerinde çalışıp mücadele edebilecek gücü buldukları an, aileler çok önemli bir problemi çözme yoluna girmiş olmaktadırlar. Göç eden ailelerin yeni hayatlarında paraya geldikleri yerden çok daha fazla ihtiyaçlarının olduğunu fark etmeleri çok uzun zamanlarını almamaktadır (Şenol ve Mazman, 2014: 241-242). Alışageldikleri yerlerde ailelerinin yanında ekip dikerek karınlarını doyurma konusunda paraya çok fazla ihtiyaç duymazken; ekmek, su, temel gıda malzemelerine ulaşmak için dahi paraya ihtiyaçlarının olduğunu fark ettiklerinde büyük bir zorlukla karşı karşıya kaldıklarını ve mücadelenin güçlüğünün de farkına varmış oluyorlar. Bu realite ile ilk olarak kadınlar karşılaşıyorlar. Kadınlar göç yolunda da olsalar göç sonrasında da kendilerinden beklenti düzeyi son derece yüksek olunan grupturlar. Karnı acıkan eş ve çocuklar kadından, farklı süreç içinde olduklarının farkında değillermiş gibi annelik ve eşlik rollerini yerine getirmesini beklemektedirler. Oysa kadın da diğer aile fertleri ile yeni başlayan bu sürece alışmaya çalışmaktadır. Kendisinden yemek beklenen kadının yemek yapabilmesi için en azından yemeklik malzemesinin olması gerekir. Malzemeye ulaşabilmek için paraya ihtiyaç olduğunu, paraya ulaşmadan yapabileceği çok şeyin olmadığını fark eden ilk kişi de bu sebep ile kadın olmaktadır. 

        Göç edilen yerde paraya olan ihtiyaç fark edilip iş aranmaya başlandığında da ilk ihtiyacın para olduğunun farkına varmak göç eden ve iş arayan aile fertleri için çok uzun zaman almamaktadır. İş bulmak için gereken para, iş bulduktan sonra da işe gidebilmek için gerekmektedir. Aksi hâlde köyündeki gibi evinin içinde veya yürüme mesafesinde iş bulabilme imkânı söz konusu olmamaktadır. Göç edenler şehrin gecekondu mahallelerinde yaşamakta, oysa işyerleri şehir merkezi ve sanayi mahallelerinde olmaktadır. Bu uzak mahallelere ulaşım en az bir araç ile olabilmekte, bu da kazanmanın öncesinde harcama anlamına gelmektedir. Bunun haricinde köyünde baba evinde kira ödemeden yaşayan aile her ay ödemesi gereken kira, elektrik, su, doğalgaz, vb. ödemelerle karşı karşıya kalmaktadır. Bu durumda ailenin tüm fertleri iş bulmak için harekete geçmek zorunda kalıyor. Ailenin çaresizliği, aile içinde erkekten başka işgüçlerini devreye sokarak çözülmeye çalışılıyor. İlk iş bulan kadınlar olurken zaman zaman kadınlar da yeterli olmadığında çocuk iş gücüne de başvurulabiliyor (Şensoy, 2005: 63). 

        Göçten en fazla etkilenen grubun kadınlar ve çocuklar olduğunu gösteren çok sayıda çalışma bulunmaktadır. Kırda geleneksel yapı içinde yaşayarak edilgen konumda olan kadın göç ettikleri yerde etken olmaktadır. Evin geçimini sağladığı gibi ev içi işleri de yapmaya devam etmesi uyum konusunda sıkıntı yaşamasını sağlarken şehrin farklılığı da onun uyum zorluğunu arttırmaktadır. Özellikle fabrika gibi daha formal iş kollarında çalışan kadınlar yeni statü ve roller edinmeye başladığında hem kadınlar hem de eşleri başta olmak üzere aile fertleri yeni durumu kabullenmekte önemli sıkıntılar yaşamaya başlıyorlar (Bal, 1999: 59). Uzun mesai saatleri olan işlerde çalışan kadınlar, aynı işi yapan erkeklerle aynı ücretleri alamadıkları gibi eve geldiklerinde yapmaya zorlandıkları ev işleri veya kendilerinin o güne kadar öğrenegeldikleri toplumsal cinsel rolleri devam ettirmek zorunda hissetmeleri ile ortaya çıkan yoğun iş temposu vücutlarının yorgun düşmesini sağlamaktadır. Öte yandan göç ettikleri yerlerde karşılaşmış oldukları farklı toplumsal rolleri kabullenmek isterken aile fertlerinden görmüş oldukları direnç çözüm üretememe ile birleşerek fiziki yorgunluklarının da önüne geçerek ruhsal rahatsızlıkların ortaya çıkmasını sağlıyor (Şensoy, 2005:82). Ailelerinin her türlü sorumluluğunu yüklenen göç kadınları için fiziksel ve psikolojik sorunların ortaya çıkması zor olan yaşamlarını çok daha zor hâle getirmektedir. Kadının çalışma hayatına girmesi sonucunda toplumsal dönüşüme ayak uydurabilen ailelerde bu istenmeyen durumların yaşanması çok daha düşük seviyelerde gerçekleşmektedir. Bu da halledilebilir problemler anlamına geliyor ki aileler bu sorunların üstesinden kolaylıkla gelebiliyorlar. 

        Sonuç

        Göç, tarihin her döneminde ve her coğrafyada görülen, sebepleri çok farklı ve karmaşık bileşenlerden oluşan bir olgu olarak kabul edilmektedir. Küreselleşen dünyada göçün olmamasını beklemek söz konusu olmadığı gibi her geçen gün göç hareketlerinin hızlandığı da fark etmemek mümkün değildir. Bu derece karmaşık olan göç olgusunda kadının fonksiyonunun ne olduğuna bakıldığında çok önemli bir aktör olduğu dikkati çekmektedir. Yukarıda anlatıldığı gibi göçün çok farklı şekil ve boyutları söz konusu. Her farklı şekil ve boyuttaki göç hareketinde kadınların üstlenmiş olduğu rollerin çok çeşitli ve etken olduğu dikkati çekmektedir. Böyle bir çalışma kapsamında ancak Türk toplumunun göç hareketinde kadının konumu ve duruşunu çok genel olarak ortaya koyabilmek mümkündür.

        Ravenstein’in 1889 yılında yayınlamış olduğu göç ile ilgili ünlü çalışmasında kadınların erkeklere göre göç etmeye daha fazla eğilimli oldukları belirtilmektedir. İç göç anlamında bakıldığında Türkiye’de de kadınların erkeklere oranla daha fazla göçe meyilli olduğu ancak ilk göç edenlerin erkekler olduğu bilinmektedir (Çağlayan, 2006: 16). Bu da ataerkil yapıdan kaynaklanan bir durumdur. Ataerkil yapı erkeğe kararları almakta ve uygulamakta kadınlara göre çok daha fazla imkân tanımaktadır. Ancak kadınlar geleneksel yapı içinde ailenin büyüklerinin almış olduğu kararlar doğrultusunda yaşamak zorunda kaldıkları için kendi bağımsızlıklarını ilan edebilmelerinin en kolay yolunun göç etmek olduğunu fark ettiklerinde eşlerini göçe zorlamaktadırlar. Böylece kadınlar Türk toplumunda, Türk toplumunun geleneksel değerlerinin etkisi ile doğrudan ilk göç eden olmasalar dahi dolaylı yoldan göçü başlatan rolünü üstlenmektedirler.

        Türk toplumunda kadınların göç hareketindeki rolünü sadece göç hareketini başlatmak ile sınırlandırmak mümkün değildir. Göç edilen yerde de ailenin mücadele gücünü arttıran, aileyi bir arada tutmaya çalışan ve ilk iş bulabilen kişi konumunda olması, kadının süreçte oynadığı rolü ve önemini arttırmaktadır. Ancak kadının göç edilen yerde çalışma hayatına girmesi aile içi dengelerde değişikliğin de habercisi olmaktadır. Aile, göç ettikleri yere uyum sağlayıp toplumsal cinsel rollerde de dönüşümü sağlayabiliyor ise göç hareketinin başarıya ulaşma ihtimali artıyor, aksi bir durum ailenin geleceği için sıkıntılı bir sürecin başlangıcı olabiliyor. Türk toplumunda kadının yerinin her dönemde önemli ve özel olduğu dikkate alındığında göç içindeki rolünün de bu kısa çalışmaya sığdırılmasının mümkün olamayacağı ancak bir akım noktalara dikkat çekilebildiğini belirterek konu ile ilgili çalışmaların arttırılmasının önemini de vurgulamak gerekir.