Sosyolojinin Türkiye ve Türk Kültüründeki Göç Sorunu

Eylül 2017 - Yıl 106 - Sayı 361




        Göç (migration/ muhaceret) sosyolojiye tüm zamanlarda zengin malzemeler sunma potansiyeline sahip önemli bir toplumsal olgudur. Bu yapısı nedeniyle göç konusu sosyolojik araştırmalar için olduğu kadar mesleği sosyoloji olanlarla birlikte toplumsal sorunlara ilgi duyanlar açısından da özel ilgi ve çalışma alanı olmuştur. “Göç Araştırma Merkezleri”, “Göç Araştırma Enstitüleri” üniversitelerdeki Bölüm ve Anabilim Dallarının konuya ilişkin teorik birikimlerini tecrübi boyuta aktarmaları düşüncesinin bir parçası olarak yine üniversiteler bünyesinde açılmakta ve iş görmektedir. Öte yandan bürokratik kuruluşlar da hükümetlerin siyasal ve profesyonel projelerini hayata geçirmek üzere yapılanmaktadır. Türkiye’de İçişleri Bakanlığına bağlı “Göç İdaresi Genel Müdürlüğü” ile Millî Eğitim Bakanlığı “Hayat Boyu Öğrenme Genel Müdürlüğü” bünyesinde “Göç ve Acil Durum Eğitim Daire Başkanlığı” adıyla oluşturulan birimler bu türden bürokratik kuruluşlardır.

        Göçü toplumsal olgu hâline getiren ana unsur onun tüm zamanların, tüm kültür ve toplumların gündemi ve sorunu hâline gelebilme gücü ve yapısıdır. Göçe konu olan ve göç etme mecburiyetinde kalan insanlar kişisel öyküleriyle birlikte toplumsal ve siyasal hareketliliği de tetiklemiş olurlar. Bu hareketliliğe göç alan ve göç veren ülkeler gibi iki temel boyutun da eklendiğinde göçün geniş alanda taraflar yaratması kaçınılmaz hâle gelir. Göçü sosyolojik bir alan hâline getiren, sosyolojinin önemli sorununa dönüştüren de işte bu boyutlardır. Daha açık bir ifadeyle her bir göç tecrübesi içinde dram ve tragedya barındıran bir öyküye sahiptir. Öyküye konu olan insandır. Bu bağlamda göç bir insanın keyfî ya da istendik ama çoğu örneklerde olduğu gibi zorunlu seyrü seferidir.

        Toprağından, bölgesinden, şehrinden, ailesinden, yerinden, yurdundan kopan/koparılan insanların bu süreçte geride bıraktıklarını ve göçtükleri topraklarda nelerle karşılaştıklarını onların dillerini anlamaksızın göçü ve sorunlarını anlamak her zaman yarım kalmaya mahkûmdur. Göçmenler her durumda birer yabancıdır, bu kimliğin farkına ise karşılaştıkları yeni kültürlerde varmaktadırlar. Göçmenlerin ana kültürel olgu ile çatışma ve uyumlarına yol açan nirengi noktası işte budur. Bu durum kendilerine en yakın –akraba ve komşu- kültür ve toplumsal ortamlar için de geçerlidir. Sığınmacı Suriyelilerin Türkiye’de yaşadıkları bu açıdan hiç de şaşırtıcı değildir. Geçmişin ortak tarih ve kültürünü teneffüs etmiş, aynı coğrafyada uzun yıllar iç içe ve hatta akraba ve komşu olarak yaşamış olan insanların şimdi sığınmacı ve hane sahibi tarafları olarak yaşayıp gördüklerinin böylesi bir boyutu vardır. Çünkü yerleşik hayatın günlük davranış kalıpları ve ilişkileri farklı formlar ve alışkanlıklar üretmektedir. Zaman ve mekân algısı taraflar için son derece farklı olabilmektedir. Daha önce hiç de yabancı olmadıklarını düşünen insanların birbirlerine “acaba?” dediklerini, ne kadar uzak ve yabancı olduklarını düşündürecek bir göç tecrübesidir söz konusu olan. Bir paradoks olarak göç, taraflarda birer yabancı yaratıyor, yabancı ise “seni bir yabancıya dönüştürerek sana sen olma fırsatı veriyor.”1Acaba buna tarafların gerçeğe dönüşleri denilebilir mi? Hiç kuşkusuz süreç en azından karşılaşma aşamasında böyledir. “Misafir ve ev sahibi”, “yerli ve yabancı”, “öteki ve beriki” bağlamındaki tüm buluşma ve etkileşimlerin erken döneminde benzer gerçekliğe tanık olunur. Sorun bu gerçekliğin ortaya koyduğu tecrübeyle yaşanan süreçtir. Beklenti ise kültürel, ekonomik ve coğrafi bağlamın niteliğine göre görece bir çatışma durumunun yaşanması olasılığıdır. Sosyolojik açıdan böyle bir beklenti hiç de şaşırtıcı değildir, çünkü çatışma denge ve uyum için kaçınılmaz olduğu kadar gereklidir de. Çünkü gelenler yani yabancılar yani göçmenler mevcut koşullara katılan; kabul edildikleri ortama ve bu ortamın fırsat ve imkânlarına ortak olma istek ve ihtiyacında olanlardır. Etkileşimin toplumsal kabul tarafı ise yeni paydaşların aralarına katılmalarına gönüllü istek ve heyecan belirtmedikleri gibi, bazen de kez reaksiyoner tutum içinde olurlar.

        Bu konudaki örnekler için fazla uzağa gitmeye gerek yoktur. Bu temkinli tutum yakın zamanın en büyük göç alımının gerçekleştirildiği Türkiye’de –ki bu rakam haziran 2017 itibariyle 3 milyon 154 bin 157’dir-bu kitlesel göçe konu olan insanlara yüklenen anlamda ve tanım denemesinde gözlenebilir. Ayırımcı ve ayrılıkçı siyasal hareketler yüzünden ülkelerini terk eden insanlar “Suriyeli Sığınmacılar” ya da “Suriyeli Göçmenler” olarak değil de toplumda genellikle “Suriyeliler” olarak tanınmaktadır. Bu durum bir söyleyiş kolaylığı olma yerine bir toplumsal mesafeyi ifade etmektedir. Toplumsal kabulün bu kekre ve mesafeli tutumunu sanılanın aksine ahvali adiye olarak yaşananlar değil daha çok kültürel ve sosyolojik olan potansiyel arka plan oluşturur. Bu bağlamda taraflar için aynı coğrafyanın tarih, gelenek ve dinle bütünleşen ortak ve benzer göreli bir kültürel uyumdan söz edilse de günlük yaşamın ürettiği alışkanlıklar çatışma konusu olmaktadır. Zaman ve mekân algısı büyük ölçüde değişen insanların kısa süre içeresinde sorunsuz ve ahenkli bir toplumsal yaşamı başarmaları kolay olmamaktadır. Göç gerçekleri son dönem Türkiye tecrübesinde taraflar için belirtilen bütün ortak özelliklere rağmen bir yabancı yaratmakta gecikmemiştir. Onlar yabancılar yani Suriyelilerdir…

        Sokakların, çarşıların, sahillerin, kasabaların, şehirlerin ve ülkenin yabancısı böyle bir yakıştırmada “öteki” olmuştur. Sığınmacı ve göçmenlerin üzerindeki en ağır kimlik kendisine yakıştırılan bu kalıp yargıdır. Günlük hayattaki pratikleri ile sınırlı yoksul ve yoksun (madun/mahrum) bir yaşam tarzına sahip olanların böyle bir kimliğin üzerlerindeki baskısını bertaraf etmesi kolay değildir. Burada onlar için kolay olan kendi iç dünyalarına kapanmaları ya da onu kuşatan grup mensubiyetlerine, kendinden ve kendilerinden olanlara sığınmalarıdır. Bu da sosyolojik teoriye uygun olarak göçmenlerin ana kültürlerle olan entegrasyonunu geciktiren ve hatta engelleyen bir faktördür. Yetmişli ve seksenli yılların büyük şehirlerde kenar mahalle, gecekondu, banliyö, getto olgusu bu sürecin bir neticesidir. Mevcut eğitim ve ekonomik olanaklardan yoksun kalan genç kuşakta ise merkezden uzak ve mesafeli bir tutumun mayalandığı bu yerleşimler pek çok örnekte olduğu protest gruplaşmaların da adresi olabilmektedir. Bunun son dönemde en tipik örneği 2005 yılı Fransa’da yaşanan olaylardır. Paris’in Clihy-Sous-Bois banliyösünde iki göçmen gencin polisten kaçarken elektrik trafosuna çarpılarak ölmelerinin ardından başlayan ve Fransa’nın farklı kentlerine sıçrayan çatışmalarda yüzlerce göçmen genç gözaltına alınmış 20’den fazla kişi de tutuklamıştır.2 27 Ekim günü başlayan ve Fransa’da ülke gündemini uzun bir süre meşgul eden (2007 ve 2008’de benzerleri yaşanmıştır) olayların Paris banliyölerindeki göçmen gençlerin uzun süre kontrol edilemeyen bu reaksiyoner hareketlerinde “işsizlik”, “ayrımcılık”, “dışlanma”, “ötekileştirme” gibi o dönemde çok yönlü toplumsal sorunların varlığından söz edilmekteydi. Gerçekten, hareketin içinde yer alan gençler istihdam, işe girme ve iş bulmada karşılaştıkları sorunlarla birlikte ayrımcılığa vurgu yapmışlardır. Sonuç itibariyle dışlanmışlığı özetleyen bu söylemlerin temelinde yoksulluk, uyuşturucu kullanımı ve dağılan ailelerin varlığını unutmamak gerekir. Ayrımcılık, madunluğun kuşattığı bu kitleden giderek radikalleşen unsurlar yaratmıştır.

        Göçmenlerin eve –geri- dönüşleri imkânsız olmasa bile çok zordur. Çünkü göçmenlik kitlesel bir olgu olmasının yanı sıra kişisel bir öykü ve serüveni de içerir. Kişisel öykülerinin ana kültüre taşıdığı renkler ve sesler giderek yeni hayatlarının alışkanlıkları hâline dönüşürken kentin de yeni motifleri, renkleri ve aktörleri olurlar. Bazı kültürologlar bu gelişmeyi marjinalleşmenin çevreden merkeze taşınması olarak tanımlama eğilimindedirler. Bu tanıma göre göçmenler yani kenar mahallelerin ürkek ve çekingen sakinleri modern metropol figürünün de aktörleridir. Bundan böyle onlar, “efendilerin sokaklarını ele geçirip dillerini yeniden icat ederek metropol estetiğinin ve yaşam tarzlarının etkin belirleyicisidir.”3

        Hiç kuşkusuz ki Paris olayları Fransa’nın mülteci ve göçmenlere bakışını belirleyen politikası ile yakından ilgilidir. Bu durum elbette ana kültürel dokuyu belirleyen Fransız toplumunun yapısından ortalama Fransızların algı ve yaklaşımlarından bütünüyle ayrı tutulamaz. Kültürün yeni ve zorunlu paydaşlarına karşı oluşan menfi tutumun uzun vadede benzer sonuçları beraberinde getirmesi doğaldır. Ancak bu gelişmeleri madunluğun yol açtığı sürecin doğal sonucu olarak öngören sosyolojik teori her zaman ve her koşulda benzer sonuçları kaçınılmaz kılacak verilere sahip değildir. Sosyal yapıdan kaynaklanan farklar, kültürel unsurlar, din ve inanç gibi toplumsal değişkenler yoksunluk ve yoksulluğun merkez karşısındaki reflekslerine benzerlerinden ayırıcı rol ve işlevlere yüklemektedir. O nedenle Fransa’daki mülteci ve göçmen unsurlar ile dünyanın diğer bölgelerindeki yerleşimciler ve onların ana kültürel olgu ile ilişkilerinde bu çerçevede görece farklar ortaya çıkar. Yoksulluğun kader olarak görüldüğü toplumlarda doğal olarak dünyevi hırs ve ihtiraslar günlük hayatta kabul görmemektedir. Böyle bir dünya görüşü ise geniş kitlerdeki iktidar hırsını törpülemekte merkezin potansiyel iktidar gücü ve talepleri toplumsal çatışmalardan uzak düşmektedir. Kanaatkârlık, azla yetinme, dünyevi ihtiraslardan uzak durma günlük hayatın tuzak ve tehlikelerini de en aza indirmektedir. Altmışlı ve yetmişli ve hatta seksenli yıllar boyunca iç göçün yarattığı gece kondular Afrika, Meksika, Güney Amerika ve hatta Amerika’da mahallelerine girilmeyen “arka sokaklar” yaratmıştır. Buraları uyuşturucudan, kalpazanlığa ve her türlü gayrimeşru hareketliliklerin merkezi durumundaydı ve özellikle yabancılar için karanlık ve ürkütücü bir görünümdeydi. Bir gazeteci ve aynı zamanda sosyolog olan Robert Kaplan bir Afrika ülkesi olan Fildişi Sahili’nin başkenti Abidjan için böyle bir toplumsal fotoğraf betimlemesi yapar. Dünyanın çeşitli ülkelerindeki seyahatlerindeki gözlemleri üzerinden Abidjan tablosunu Türkiye gecekondu bölgeleriyle mukayese eder ve şöyle bir değerlendirme yapar4:

         “Abidjan’ın gecekondu mahalleleri, bir yabancı için ürkütücü ve iticidir. Türkiye’nin gecekondu bölgeleri ise bunun tam tersidir. Altındağ’a (Ankara’nın bir gecekondu mahallesi) daha yakından baktıkça, daha iyi görünüyordu, daha güvenliydi. Bir cebimde 1.500 dolar karşılığı Türk parası vardı, ötekinde 1000 dolarlık seyahat çeki ama hiç korkmuyordum. Altındağ gerçek bir mahalleydi. Evlerden birinin içi bütün öyküyü anlatıyordu... Bu gerçek bir evdi; saygınlık veren bir düzeni vardı. İçinde çalışan bir buzdolabı, bir televizyon, üzerinde az sayıda küçük bir kitaplık, bir ocak ve bir pencerenin pervazında birkaç saksı bitki duruyordu. Yağmur yağdığında sokaklar çamur deryasına dönüyorsa da evin içi tertemizdi. Öteki evlerde bunun gibiydi. Okul çocuklan sırtlarına geçirdikleri çantalarıyla etrafta koşuşuyor, kamyonlar yemek pişirmek için tüp gazları dağıtıyor, bir kahvehanenin içinde oturan birkaç erkek çaylarını yudumluyordu. Biri birasını içiyordu. Nüfusunun %99’u Müslüman olana Türkiye’de alkollü içkiler bol miktarda mevcut. Ama büyük bir alkolizm sorunu yok. Kişilere karşı işlenen suçlar; ihmal edilecek kadar az... 

        Suç işlenmeyen, huzurlu bir gecekondu mahallesi üzerinde durmamın nedeni Türk· Müslüman kültürünün ne kadar güçlü bir dokuya sahip olduğuna dikkat çekmek. Bu denli güçlü bir kültür Orta Doğu’ya yeniden hâkim olma potansiyeline sahiptir. Gecekondu bölgeleri, kültürlerin içsel güçleri ve zaaflarını sınamak için turnusol kâğıdı görevini görür. Dağılmaksızın yaygın bir gecekondu yaşamını sürdürmeyi başaran halklar, görece geleceğin galipleri olacaktır. Bunu başaramayan halklar da geleceğin mağlupları. Türk kentlerinde, sosyolojik anlamda gecekondu bölgeleri bulunmuyor. Halkla aile gruplarını birbirine bağlayan harç burada Afrika’da olduğundan çok güçlü. Canlanan, İslam ve Türkî kültürel kimlik, doğal kas gücüne sahip bir uygarlık yaratmış. Tarihin ebedî göçebeleri olan Türkler, karışıklığı serinkanlılıkla karşılıyor. Orta Doğu'nun geleceği sessizce Altındağ'ın sakinlerinin kafalarında yazılıyor. 1453’te Rum Konstantinopolis’in düşmesinin arifesinde, kenti kuşatan Osmanlı askerî mevzilerini düşünün. Altındağ işte budur (...) Türkler, su kaynakları, büyüyen ekonomileri ve toplumsal dokularının güçlülüğü sayesinde büyük devlet statüsünün eşiğindeler”. 

        Görüldüğü üzere bu değerlendirme yazarın 90’lı yıllar Türkiye’sinde Ankara’nın ünlü Altındağ gecekondularına tanıklığının bir ürünüdür. Ankara’nın tüm modernist eğilimli mimari yapısına rağmen Altındağ’ın gecekondu karakteri uzun yıllar kent imajında başat öge olarak öne çıkmıştır. Altmışlı ve yetmişli yıllar boyunca Türkiye’de yaşanan yoğun iç göç vasıfsız ve işsiz kalabalık bir kırsal kitleyi Ankara taşımıştır. Ancak örnekleme konu olan Altındağ gecekonduları istisnai olaylar haricinde büyüyen ve gelişen kent için Amerika ve Afrika’daki benzer örneklerde olduğu gibi toplum için bir tehdit hâline gelmemesinin yanı sıra iki binli yıllarda başlatılan kentsel dönüşüme sorunsuz geçişin ve modern Ankara’yı yaratmanın da önemli bir parçası olabilmiştir. Yazarın Altındağ gecekonduları şahsında öne çıkardığı husus bugünden geriye bakıldığında doğrulanmıştır: “Dağılmaksızın yaygın bir gecekondu yaşamını sürdürmeyi başaran halklar, görece geleceğin galipleri olacaktır. Bunu başaramayan halklar da geleceğin mağlupları.” Kentsel dönüşümün merkezinde yer alan Altındağ gecekonduları bugün sadece modern Ankara’nın yeni yüzü olarak ortaya çıkmamakta, şehrin geleneksel ve klasik yüzünü de gün ışığına çıkarmada ilginç bir rol üstlenmiş durumdadır. Böylelikle kentsel dönüşümü zorlayan ellili altmışlı yılların göçmenleri büyüyen ve gelişen Ankara’nın yani “metropol estetiğinin ve yaşam tarzlarının etkin belirleyicisi” konumuna yükselmişlerdir.

        Sosyolojik arka plan kendi içinde çok güçlü göç öyküleri üretir. Bu öykülerin bireysel gibi görünen boyutunda siyasal, ekonomik, kültürel, siyasal ve toplumsal nedenler vardır. İstatistikleri basit tablo ve şemalar olmaktan çıkaran malzemeler içinde bu öyküler önemli yer tutar. Başarı öykülerini içeren monografik çalışmalar bu konuda zengin örnekler sunar. Bu monografilerde ceketiyle köyünde çıkan, cebinde yol parası olmayan, ailesini, çocuklarını geride bırakan insanların trajik öyküleri yer alır. Bireysel başarıyı öne çıkaran bütün öyküler toplumsal bir gerçeğe de ışık tutar. Göçmenler için geri dönüş çok kolay olmadığı gibi birçoğu olanca nostaljik duyarlıklara, dâussıla ve vatan hasretine rağmen göçtükleri yerlerde kalmışlardır.

        Geri dönüşün zorlukları içinde birçok nedenle birlikte göçmenlerin yeni yaşamlarındaki başarı durumu informel baskı altında olduğu düşüncesidir. Geride bıraktığı insanlar, hemşeriler, köylüler, hısım ve akrabalar böylesi baskının arka planını oluşturur. Göçmenler istedikleri kadar uzak ve yakında olsunlar memleketleri dışındaki yaşamlarını uzaktan –memleketlerinden- kritik eden bir çevrenin varlığını bilir ve hissederler. Bu da onlar üzerinde, göçmenlerin tercihlerinde önemli bir rol oynar. Bir başka deyişle, hısım, eş, hemşehri ve “akraba takımı, onları sürekli biçimde izler ve kendi gözleriyle değerlendirir. Ve birazcık gururları varsa kendilerini kanıtlamadan ülkeye dönmeyi göze alamazlar ya da yalnızca saklanmak ve ölmek için dönerler. Çoğu da yenik dönmektense, uzak bir ülkede ölüp gitmeyi tercih ederler.”5 Orta Doğu kökenli yazarın anılarında girdiği bu ayrıntı coğrafyaya hâkim olan kültürün göçe ve göçmenlere bakışının ortak bir ifadesidir. Göçmenlerin arkada bıraktığı toplumsal çevre bir yandan başarı öyküsünden pay alma gibi pragmatist bir toplumsal refleks üretirken diğer yandan öykünün başarısızlık boyutunda informel baskının acımasız işleyişini devreye sokmakta gecikmez. Hiçbir göçmen “gitti de ne oldu?” şeklindeki informel sorgulamaya bu yüzden asla konu olmak istemez, istememektedir.

        Sonuç

        Yeni yüzyılın ilk çeyreğinde yaşananlar göç olgusunun dünyada ve Türkiye’de klasik form ve şablonlar üzerinden anlaşılmayacağı gerçeğini ortaya koymaktadır. Bu bakımdan akademik ve aydın çevreler ile siyasal kurumun da göç algı ve politikasında olguya bağlı olarak dönüşüm ve değişim geçirmesi gerekir. Klasik sosyolojik teorilerin tek başına herhangi bir bölgesel, yerel hareketliliği sosyolojik gerçeklere uygun olarak tek başına anlaması ve açıklaması mümkün değildir. Türkiye’deki iç göçün yarattığı sorunlar ile Güney Amerika’da örneğin Brezilya’da ve Arjantin’de yol açtığı sorunlar arasında kesinlikle bir mahiyet farkı vardır. Örneğin Brezilya’nın başkenti Rio de Janeiro sokaklarında işlenen suçların çoğunun gecekondu mahallesi “favela”larda örgütlenen gruplar tarafından gerçekleştirilirken Türkiye’de son dönemde kentsel dönüşümü yaşayan gecekonduların ne geçmişte ne günümüzde böylesi bir tecrübeye sebep oldukları söylenemez.

        Türk sosyolojisinde Türkiye tecrübesini klasik ve güncel boyutlarda konu edinen göç çalışmalarının şu hususları önemle dikkate alması gerekir. Bu hususlar aynı zamanda sosyolojinin Türkiye’deki sorunları olarak öne çıkmaktadır:

        Hiçbir sosyolojik teori, bölgesel, yerel, kitlesel ve küresel göçler için genel geçer işlev, içerik ve detaya sahip değildir.

        Göçün toplumsal tarihi güncel göç olaylarının değerlendirilmesi için son derece gereklidir. Türkiye ve Türk kültürü uzak geçmişe giden zengin bir göç tecrübesine sahiptir. Toplumsal tarihin bu konuda öne çıkardığı göç boyutu ve birikimi yeterince gün ışığına çıkarılmamıştır

        Göç çalışmalarında disiplinler arası hareketliliğe olanak tanıyan uzmanlık alanları açılmalıdır. 

        Tarihsel veri ve malzemeleri sosyolojik dile aktaracak sosyologlara ihtiyaç vardır. Balkan ve Rumeli göçleri, Kafkasya, Orta Doğu ve Kuzey Afrika göçleri ile bütün bu toplumsal hareketlerin Türkiye’ye ve bölgeye etkileri üzerinde çalışacak kıratta uzman kadrolar sosyolojinin henüz öncelikli sorunları arasında gözükmemektedir.

        Hatırat, anı ve seyahat kitapları ve belgeleri; kişisel başarı öyküleriyle ortaya konan bilgi ve belgeler sosyolojik dile aktarılmalıdır. 

        Bakanlarda, Kafkaslarda, Suriye ve Hicaz’da, Yemen’de, Süveyş Kanalı’nda Kuzey Afrika’da cephede bulunmuş askerlerin harp anıları savaşın tetiklediği göçler için zengin malzemeler sunmaktadır. Bu eserleri sosyolojik dile aktaracak sosyologlara ihtiyaç vardır.

        Türkiye’de sosyolojinin, Türk kültürünün kendi tarih ve geleneğinden beslenen terminolojisini yeniden üretecek ve kullanacak sosyologlara ve sosyolojik dile ihtiyaç vardır.