FETÖ Bir Cemaat midir?

Ağustos 2017 - Yıl 106 - Sayı 360




        FETÖ’nün darbe teşebbüsünün yıl dönümüne yaklaşırken bize bıraktığı koca bir enkazı kaldırmaya çalışıyoruz. Bu konuda yapılan çalışmalarda gördüğüm temel bir eksilik 15 Temmuz olmasaydı bu yapıya neden karşı çıkmamız gerektiğini bize söylememiş olmalarıdır. Bundan önce bu yapı konusunda bizi uyaran birçok eserin ve raporun yazılmış olduğu karşıt delil olarak öne sürüleceğini biliyorum. Fakat unutmayın ki bu eser ve raporlar FETÖ’nün eleştirisini temelde iki argüman üzerine kuruyorlardı: Birincisi laik sisteme düşman olmaları, ikincisi de devlet içinde kadrolaşmaları. Belki de tam da bu yüzden dikkate alınmadılar. Çünkü soruna yalnızca laiklik penceresinden bakan çözümlemeler, dindar ve muhafazakârların varlığı için de bir tehdit algısı oluştururdu. Burada dindar kelimesini dindar olmayanın zıttı karşılığında teolojik bir nitelik olarak kullanmadığımı baştan belirteyim. Dindar kelimesi daha çok laik ya da seküler karşısında dinî inançlarını kamusal alanda daha görünür kılmayı isteyen tutum ve davranışları gösteren sosyolojik bir kavram olarak kullanıyorum. Yeniden konumuza dönersek kadrolaşma meselesine gelince zaten muhafazakâr ve dindarlar devlet içinde kendilerine yetirince yer açılmadığından yakındıklarından çok da ilgilerini çekmedi. Bu nedenle bu eleştiriler muhafazakâr ve dindar çevrelerde bırakın dikkate değer bulunmayı aksine FETÖ için olumlu olarak bile karşılanmış olabilir.  

        Hatta bu eleştirilerin FETÖ’ye doğru bir itme gücü yarattığından bahsedebiliriz. Türkiye’de uygulanan katı laik uygulamaların, muhafazakâr çevrelerde büyük bir hayal kırıklığı ve devlete karşı ruhlarda derin çatlaklar oluşturduğunu kim inkâr edebilir ki! Bununla birlikte Gülen, konuşmalarında Kerbela trajedisi gibi Türkiye’de muhafazakâr dindar kimliklerin daima sürgünde olduğu bir mazlum kimliği kendi lehine kullanmayı başardı. Böylece çevrede tutulan muhafazakârların merkezde tutunmaları için de büyük bir fırsat sundu. Dolayısıyla Gülen’e yönelik bu eleştiriler aslında tam da onun istediği fırsatı sunmuş oldu. Laiklik ve kadrolaşma eleştirileri muhafazakârları FETÖ’ye doğru iterken buna karşılık FETÖ’nün bu söylemi kendi lehine bir avantaja çevirmesiyle inşa ettiği söylemleri muhafazakârları kendisine doğru çekti. 

        Türkiye’de muhafazakâr çevreler bireyin hak ve özgürlüklerini güçlendirmek yerine çoğu kez toplumu cemaatler eliyle daha güçlü hâle getirebileceklerini düşündüler. Oysa dinin cemaatler aracılığıyla temsili ve dinî kimliklerin gruplar aracılığıyla dönüşü dinî bireylerin anlam dünyalarını ördükleri bir ortak referans olmaktan çıkarmakta, inanan tek insan topluluğu kendileriymiş gibi davranmaya itebilmektedir. Hem dili hem de mekânı atomlarına ayrılmış toplumsal alanlardan oluşmuş bir toplumda, insanlar birbirinden kopmaktan korkarlar.1 Modern toplumda bunu aşmak için sınıfsal birliktelikler ve ortak alanlar kurulmuştur. Dinî açıdan ise camiler bu yabancılaşmanın ve kopuşun önünde diğeriyle bağ kurmanın imkânını sağlamaktadır. Oysa cemaatler her şeyden önce inanan bireylerin ortak yaşam alanları olarak camileri ayrıştırarak farklı bir gruplaşmaya neden olmuşlardır. Cemaatler eliyle inşa edilen ortak yaşam alanları kent yaşamının bütünleştirici yapısını tahrip etmektedir. İnşa edilen cemaat mahalleleri bir bütün olarak şehirdeki kamusal yaşamı parçalamaktadır. Türkiye bireyselleşemeden, bireyin hak ve özgürlüklerini garanti altına alamadan, kamusal alanı müzakereye açamadan cemaatleşmeye başlamıştır. Modern hayatta bireyi ikame edecek eğitim imkânı sağlanmadığından, toplumda liyakate dayalı adil rekabet sistemi kurulamadığından cemaat hem bu adil olmayan sistemi aşmanın hem de yeni imkânlara kavuşmanın bir aracı olarak görülmüştür.  Türkiye’de Kamusal alan maalesef toplumun her kesimin eşit biçimde paylaştığı bir alan olmamıştır. Bu nedenle cemaatler kamusal alanı güçlendirmek yerine onu parçalayan bir araca dönüşmüştür. 

        Böylece cemaat oluşturma çabaları dikkatleri politik yapılardan başka yönlere çevirmektedir. İnsanlar cemaat hırslarına kapıldıkça toplumsal düzenin temel kurumlarına dokunmaz olurlar. Bir cemaat olmak için mücadele veren insanlar, birbirlerinin duygularıyla daha önce hiç olmadığı kadar içli dışlı oldukça yerel katılım ve yerel müdahaleye ne kadar isteksizseler iktidarın kurumlarına kafa tutmayı bırakın, onları anlamaktan bile o kadar uzaklaşırlar. Cemaatsel dayanışma güçlendikçe birey dışarıya karşı sağırlaşır. Biz buna karışmayız, bunun size zarar vermesine izin vermeyeceğiz söylemleri o kadar artar. Öznenin başkalarıyla paylaşabileceği bir benlik duygusu ne denli içe kapalı ise riske girmeyi de o denli az göze alır. Bireyin cemaat dışı sevki tabileri olursa cemaatin çatırdayacağı varsayılır. Çünkü artık aynı duyguları paylaşmayacaklardır. Değişen kişi cemaate ihanet etmiş olur, bireysel sapmalar bütünlüklerin gücünü tehdit etmektedir. Bu nedenle insanların sürekli denenmeleri ve sınanmaları gerekmektedir. Cemaat dışı dünyanın yokluğu, cemaati yanlış anlaması ya da umursamaması aynı şekilde yorumlanır. Biz bu kadar güzel ve iyi işler yaptığımız hâlde bizi neden anlamıyorlar sorusunun yanıtı dışarıya bir meydan okuma olmayıp onu reddetmektir. Anlayabilenlerle sürekli bir birini sınamaya dayanan bir paylaşım kurmanın yolu, dışarıya sırtını dönmektir.2 Böylece cemaat bizden olanlarla bizden olmayanlar arasında yeni bir dünya kurar. Şimdi cemaatsel yapılara ilişkin bu analizi cemaatler üstü bir kimliğin imkânsızlığıyla kesiştirelim. Bu kesite kuşkusuz, küreselleşmenin dayattığı kinik ahlakı da eklemek zorundayız. Ortaya çıkan bir taraftan istikrarsızlık, güvensizlik ve şiddet yayılırken bir taraftan da dinî kimlik taleplerinde hızla artan yükseliş olacaktır. 

        Berger’in dediği gibi, yakın zamanlara kadar Amerika’da yaşam dinî grupların çoğu genelde ortak bir ahlaki paylaştılar. Bu özellik en sekülerlenmiş bölgelerde bile toplumsal hayat yararına çeşitli pratikler sağladı. İşte bu ortak ahlak bazı kritik noktalarda bugün tehdit altındadır.3 Görüldüğü gibi günümüz cemaatçiliği katı bir dogmatizm ya da kesinlik duygusundan beslenmez, daha çok hakikatin ancak kültürel kimliklerle ve hatta alt kimliklerle temsil edilebileceği şeklinde post modern bir durumdan beslenir. Fakat bu kuramsal olmasa da cemaat içi dayanışma ve dışa kapalılık şeklinde bir yapı oluşturarak ortak kamusal yaşamı tehdit eder. Bu tehdit aynı zamanda onu, post modern yapının kinik iktidarı kutsayan yapısı nedeniyle şiddete karşı duyarsızlaştırır. Berger’in deyişiyle Tekelci yapılardan vazgeçmek fikir alanında hatta ekonomi alanında bir pazara girmek demektir.4 Fakat Berger’in unuttuğu, pazarda bir malı doğrudan kötüleyemezsiniz ancak pazar payını artıracak uygun ve etkili reklamlar aracılığıyla onunla rekabet edebilirsiniz. Görünüşte oldukça çekici olan bu durum, şiddet konusuna gelince birden şekil değiştirebilir. Bir diğerinin şiddetine hangi nedenle bu pazarda karşı çıkabilirsiniz ki? Onu ancak eğlenceli ya da eğlencesiz bulabilirsiniz! 

        Türkiye’de dindar ve muhafazakâr çevrelerde geliştirilen ve liberallerle ittifak edilen cemaatlere sivil toplum adına övgü aslında tersinden FETÖ gibi yapılara ilginin artmasına neden olmuştur. Ak Parti iktidarıyla birlikte esen demokratikleşme rüzgârları ve sivil alanın tahkim edilmesi talepleri aslında toplumsal alanı cemaatlere öyle güçlü açtı ki homo cemaaticus denilen özel bir türün ortaya çıkmasına bile yol açtı.  Zira küreselleşmeyle birlikte ulus devlete yönelik eleştirilerde sivil toplum ve cemaat türünden kavramlar o kadar dikkatsizce kullanılmıştır ki bu kamusal alanı zayıflatan bir cemaatleşmeye yol açmıştır. Hatta çoğu kez ulus devlet modelinin bu millete dar geldiği, buna karşılık olarak cemaat ve sivil topluma yer açmanın devleti daha da güçlendireceği varsayılmıştır. Kimine göre çoğulcu demokrasinin olmazsa olmazı olarak tek, yegâne gerçek cemaatlere kucak açmaktır. Elbette burada kastedilen sosyolojik anlamıyla cemaatleri kabul etmek değildir. Zaten siz kabul etmeseniz de sosyolojik olarak cemaatler olgusal bir gerçekliktir. Kastedilen daha çok cemaatlerin kamusal alanda nasıl temsil edileceği sorunudur. Kamusal alanın cemaat kimliklerine açılıp açılamayacağı açıldığı takdirde bireyin nasıl korunacağı tartışılmadan erken başlayan bir istiladır bizim karşılaştığımız.  

        Cemaaticusun çok kültürlü toplum ve çoğulcu demokrasi için kaçınılmaz bir gereklilik olduğu iddia edilirken çoğulcu demokrasinin nasıl korunacağı, cemaatlere karşı bireyin nasıl korunacağı gösterilmemiştir. Özellikle Fetullahçılık tarafından fonlanan akademisyen ve yazarlar ona meşruiyet kazandırmak için bu tür akademik yazıları bol miktarda piyasa sürerken devlet erkini kullanan cemaatleri karşısında bireyin nasıl dengeleneceğini bize göstermediler. Türkiye’de birçok muhafazakâr entellektikus türüne göre cemaat dini bir topluluk anlamına geldiğinden bu aslında din özgürlüğünün olmazsa olmaz bir koşulu olarak görüldü. Oysa cemaatler dinî bir topluluktan çok daha fazla bir gerçekliktir. Bugün bizi yanıltan şey FETÖ ve benzeri yapıları salt dinî bir cemaat olarak görmemizdir. Oysa bu yapılar gazetecilikten, spora kadar birçok yelpazede faaliyet göstermekte ve ürün pazarlamaktadırlar. 

        Bu nedenle bu yapıları geleneksel olarak kendisini dinin öğretilmesine adanmış yapılardan ayırmak lazımdır. Bu açıdan dini cemaatler bir dini gruptan daha çok siyasi ideolojik ve ticari işletmelere benzemektedirler. Özellikle FETÖ’nün sahip olduğu okul, dershane, yurt, gazeteler, bankalar, medya ajansları ve holdingleri dikkate alındığında bunu salt STK olarak bir dinî cemaat olarak görmek büyük bir yanılgı olacaktır. Bu yalnıza FETÖ’ye has bir yapı da değildir. Bu açıdan yaptıkları iş sadece din öğretmek olmadığına dinî gruplar ve cemaatlerin en azından mali olarak şeffaf ve denetlenebilir olması zorunlu gözükmektedir. Türkiye’de FETÖ sorunu kamusal alanın tüm millet olarak paylaşılan ortak bir alan olduğunu, kamunun imkânlarının bir cemaat ya da grup lehine sınırsızca kullanımının ne kadar telafisi imkânsız hatalara neden olduğunu bize öğretmiştir. Umalım ki bundan ders alınmış olsun.