Dünyanın İlk Siyahi Pilotu Ahmet Ali Çelikten: Türk Ordularına Adanan Bir Ömür

Temmuz 2017 - Yıl 106 - Sayı 359




        Özet

        Dünya siyasi tarihinde ırkçılık, sivil alanlardan askerî alana kadar birçok kademede ötekileştirilmiş dinî ve etnik grupların önüne çıkan en büyük engellerden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bugün dahi batı toplumlarındaki en büyük sosyolojik sorunların başında gelen ırkçılık Türk-İslam coğrafyasının kültürel ve siyasal kodları tarafından desteklenmemektedir. Tam tersine, tarihsel süreç içerisinde etnik ve dinsel çeşitlilikler millî kimliğimizin kurucu unsurları olarak görülmüşlerdir. Dünyanın ilk siyahi pilotu olan Ahmet Ali Çelikten de bu çeşitliliğin silahlı kuvvetlerimizdeki yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışma Ahmet Ali Çelikten’in Osmanlı Ordusu’nda başlayan askerî kariyerinin Türk Silahlı Kuvvetleri’ne kadar uzanan tarihsel sürecini analiz etmeyi amaçlamaktadır. Çalışmada metodoloji olarak tarihsel yöntem kullanılmıştır.

        Anahtar Kelimeler: Ahmet Ali Çelikten, Türk Hava Kuvvetleri, Türk Silahlı Kuvvetleri 


        İmparatorluk bakiyesine sahip coğrafyaların en belirgin özelliği etnik ve dinî kimlikler bakımından farklı unsurları barındırmalarıdır. Bu farklı unsurlar kimi coğrafyalarda millî kimliğin bir parçası olarak görülürken; kimi coğrafyalarda da baskın kimlik tarafından ötekileştirilmişlerdir. Dünya siyasi tarihinde bu ötekileştirme hareketine maruz kalan etnik grupların başında da hiç şüphesiz ki siyahiler gelmektedir. ABD’de sivil hakların genişletilmesi ve köleliğin kaldırılması süreçlerine liderlik eden Abraham Lincoln döneminde dahi siyahilerin orduda görev alma istekleri Lincoln ve danışmanları tarafından veto edilmiştir. (Hubbes, 1980 s 7) Nitekim, ABD’de siyahi ırka mensup kişilerin okullarda, kamusal alanda ve işe alım süreçlerinde maruz kalmış olduğu ayrımcılığın ortadan kaldırılması ancak 1964 Medeni Haklar Yasası ile mümkün olabilmiştir. Öte yandan Osmanlı İmparatorluğuna ve sonrasında Türkiye Cumhuriyeti’ne bakıldığı vakit, farklı etnik veya dinî gruplara mensup olan kişilerin devlet kademelerinde görev almalarının önünde hiçbir hukuki engelin olmadığı görülmektedir. Bir diğer ifadeyle, ırkçılık gerek Osmanlı’nın gerekse Türkiye’nin siyasal ve kültürel kodlarıyla uyuşmayan bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır.

        Yukarıdaki tanımlama sadece millî kaynaklı bir tespit olmanın ötesinde batılı önemli bilim insanları tarafından da kabul edilen bir önermedir. Örneğin Florida Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Michelle Campos kaleme almış olduğu Ottoman Brothers: Muslims, Christians and Jews in Early Twentieth Century Palestine başlıklı ünlü eserinde, imparatorluğun sadece muazzam bir etnik kompozisyonla sınırlı kalmadığı; bunun yanında siyasal zemine oturtulmuş eşitlik kavramının ve mükemmel bir şekilde işleyen çok kültürlü yapının bu kavramlar henüz batı dünyasında uygulanma zemini bulamadan Osmanlı’da işlerlik kazandığını belirtmektedir. (Campos, 2011 s 59) Yine benzer şekilde, New York State University öğretim üyesi Donald Quataert de Osmanlı’nın kuruluş felsefesinin, hükmetmiş olduğu coğrafyalardaki insanların etnik ve dinî kimliklerine bakılmaksızın onları “tanrısal bir ilham” olarak görerek her türlü koşulda onları korumak olduğunu belirtmektedir. (Quataert, 2005 s 6)

        Batı menşeili bazı araştırmacılar yukarıda tartışılanın aksine azınlık durumunda olan etnik ve dinî unsurların Osmanlı bünyesinde ikinci sınıf vatandaş olarak tahayyül edildiğini iddia etseler bu önerinin son derece yanlış olduğu genel kabul görmektedir. Tam aksine bu iddiaların, Edward Said’in oryantalizm perspektifinin çarpıtılarak İslam dünyasına ilişkin var olan önyargılar bağlamında yeniden inşa edildiği ifade edilmektedir. (Baraz, 2010 s 1) Son tahlilde, Osmanlı Dönemi için devlet kadrolarının oluşturulmasında etnosentrik bir yaklaşımdan söz etmek mümkün görünmemektedir. Bir başka ifadeyle devlet kadrolarının oluşturulmasında ehliyet sahibi; ancak farklı etnik veya dinî gruplara mensup olan kişilerin kimliklerinden dolayı ötelenmediğini görmekteyiz. Öyle ki bu yaklaşım sadece Osmanlı’da bürokrasiyle sınırlı kalmamıştır; bunun yanında Türk-İslam geleneğinin en kutsal unsurlarından birisi olarak sayabileceğimiz askeriyede de aynı anlayış uzun yıllar devam etmiştir.

        Öte yandan, Cumhuriyet dönemine bakılacak olursa mevcut anayasanın 66. maddesi Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür ifadesini kullanarak Türklük kavramını etnik bir kavrayıştan ziyade modern vatandaşlık kavramı çerçevesinde tarif etmiştir. Bu bağlamda etnik olarak Türk olmayan ancak anayasada belirtilen hâllerle Türk vatandaşı olan herkesin kanunlar önünde eşit haklara sahip olduğunu söylemek mümkündür.  

        Bu tezi doğrular nitelikteki örnek ise Osmanlı Ordusu’na 12 sene, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ise 29 sene olmak üzere toplam 41 sene silahları kuvvetlerimize hizmet vermiş olan dünyanın ilk siyahi pilotu Ahmet Ali Çelikten’dir. Çelikten’in silahlı kuvvetler bünyesinde yapmış olduğu hizmetler askerî bir kariyerin ötesinde, Osmanlı İmparatorluğu’nun ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kamusal alan kültürünün tarihsel süreç içerisinde nasıl oluştuğuna dair önemli ipuçları vermektedir.

        Dünyada askerî yapılanmaların tarihsel gelişimine bakıldığı zaman basit savaş araçlarıyla başlayan kara örgütlenmesinin zaman içerisinde coğrafi keşiflere ve icatlara bağlı olarak deniz gücünü de içerisine aldığı görülmektedir. Öte yandan, ilkel dönemlerde insanlık için hep bir muamma olarak kalan gökyüzüne insanlığın hava araçlarını taşıması yaklaşık olarak bir asırlık maziye sahiptir. 1903’te Wright Kardeşlerin ilk insanlı hava aracını başarıyla test etmelerinin ardından ilerleyen dönemlerde havacılık askeriyenin en önemli kuvvetlerinden birisi hâline gelmiştir. Osmanlı’da da havacılığın gelişimi batı dünyasıyla hemen hemen eş zamanlı bir süreç olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda, Türk deniz havacılığının simge ismi Çarkçı Yüzbaşı Mehmet Fethi Bey ve Rasıt Sadık’ın Muavenet-i Milliye adlı uçakla İstanbul-İskenderiye seyahatleri ve 27 Şubat 1914 tarihli şehadetleri Türk havacılığının dönüm noktası sayılmaktadır. (Haberler: Türk Deniz…) 

        Türk havacılık tarihinin, uluslararası havacılık tarihi açısından esas önemi ise dünyanın ilk siyahi pilotunun, Arap Ahmet veya İzmirli Ahmet adlarıyla da bilinen Nijerya asıllı bir Türk olan Ahmet Ali Çelikten olmasıdır. Çelikten 1883 yılında annesi Zenciye Emine Hanım ve babası Ali Bey’den İzmir’in Aydın vilayetinde üç kardeşten birisi olarak dünyaya gelmiştir. Çelikten’in büyükannesinin bugünkü Nijerya toprakları içerisinde kalan Bornu İmparatorluğundan köle tacirleri1 tarafından İstanbul’a getirilen bir kadın olduğu bilinmektedir. Hatta, köleliğin 1847’de Sultan Abdülmecid tarafından yayınlanan bir fermanla tamamen kaldırıldığı düşünülürse Çelikten’in büyükannesinin İstanbul’daki son kölelerden birisi olması son derece muhtemeldir. (Posta: Dünyanın ilk siyahi…) 

        Çocukluk dönemlerinden itibaren deniz havacılığına2 karşı büyük bir ilgi duyan Çelikten, 24 Mayıs 1904’te Bahriye Makine Mektebi’ne çarkçı şakirdan olarak başlamıştır ve 1908’de bugünkü üsteğmenlik rütbesine karşılık gelen mülazım-ı evvel olarak 1908-1394 sicil numarasıyla mezun olmuştur. Sonrasında Preveze göçmeni olan Hatice Hanım ile evlenerek Mihriban Tayyar, Melek Müjgan, Neriman Fethi, Muammer ve Ali Yılmaz isimlerinde beş çocuk sahibi olmuştur. (Şahin: 2015 s.4) Mezuniyetinin hemen sonrasında Çelikten aynı sene, Şam Vapuru’na tayin edilmiştir ve Kızıldeniz ile kökenlerinin geldiği Afrika sahillerinde seyrüseferlerde bulunmuştur. 1910’da Mesudiye Zırhlısı’nda görev yapan Çelikten, Balkan Savaşları boyunca da Mesudiye Zırhlısı’ndaki vazifesine devam etmiştir. (Age)

        I. Dünya Savaşı’nın arifesinde artan siyasi gerilim ve bu durumun geniş ölçekli bir savaşa neden olabileceğine yönelik beklentiler, Osmanlı Ordusu’nu da askerî önlemler almaya sevk etmiştir. Bu bağlamda hava kuvvetlerinin artan önemine istinaden, Osmanlı’da da uçağın her zaman para karşılığında alınabileceği ancak pilotların ve teknik personelin yetişmesinin çok daha öncelikli bir konu olduğuna yönelik anlayış ağır basmıştır. (Savunma ve Havacılık, 2014 s.17) Bu bağlamda, 1913’te Yeşilköy Tayyare Mektebi’nde Fransız eğitmenlerden pilotaj eğitimi alan Çelikten, 27 Kasım 1915’te kara tayyarecilik diplomasını alarak 12 Şubat 1916’da yüzbaşılığa terfi etmiştir ve I. Dünya Savaşı’nda da dünyanın ilk siyahi pilotu sıfatıyla aktif görev yapmıştır. (Şahin: 2015 s.4)

        Ahmet Ali Çelikten’i millî ve askerî tarihimiz açısından önemli kılan bir diğer husus da I. Dünya Savaşı’nın diğer siyahi pilotu ve ilk Afro-Amerikan3 pilot olan Eugene Jacques Bullard’ın savaş esnasında ABD’de görmüş olduğu muameledir. 9 Eylül 1895’te ABD’nin Georgia eyaletinde eski bir kölenin oğlu olarak dünyaya gelen Bullard, ilk Afro-Amerikan pilot olarak anılsa da o dönemde siyahların ABD ordusunda görev yapmaları yasak olduğu için Bullard hiçbir zaman ABD için uçamamıştır. Bunun yerine Bullard, kendisini kabul eden ve I. Dünya Savaşı’nda ABD’nin müttefiki olan İtilaf Devletleri’nden Fransa için görev yapabilmiştir. (Pisano, 2010)

        İstiklal Harbi’nde de Türk Ordusu’na büyük hizmetleri olan Çelikten, işgalci güçlerin Deniz Tayyare Mektebi’ne uçuş yasağı koymalarının ardından, içlerinde kendisinin de olduğu üç subayla Deniz Tayyare Mektebi Müdürü Deniz Pilot Kıdemli Yüzbaşı Savmi Bey önderliğinde gizlice Anadolu’ya geçmek maksadıyla 2 Nisan 1920’de Üsküdar’dan yaya olarak yola çıkmıştır. Dört günlük bir yürüyüşün ardından Adapazarı’na ulaşan kafile, burada tedarik ettikleri bir drezinle4 önce Bilecik’e, oradan da Ankara’ya intikal etmişlerdir. Daha sonra Çelikten, Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle 1920’de Konya Tayyare İstasyonu’na geçmiştir. (Şahin 2015, s.6) 

        Sonrasında ise 1920’de Eskişehir’de 1.Tayyare Bölüğü’nün kurulmasıyla birlikte buraya bölüğün ilk komutanı olarak atanan Çelikten, sırasıyla Polatlı Tayyare Grup Komutanlığı, Amasra Bahri Tayyare İstasyonu’nda ve doğum yeri olan İzmir’de kurulan Bahriye 1.Tayyare Bölüğü’nde görev yapmıştır. Kurtuluş Savaşı’nda yapmış olduğu üstün hizmetlerden ötürü kendisine 1924 yılında 480 numaralı İstiklal Madalyası takdim edilen Çelikten ilerleyen yaşından ötürü 1928 yılında uçuculuk vazifesinden ayrılmıştır. 1948’de emekli olmasına kadar geçen sürede de Türk Silahlı Kuvvetleri’ne hizmetlerine devam eden Çelikten, Alaşehir, Afyon, Ankara depo ve malzeme müdürlüklerinde görev yapmasının ardından 1969’da hayatını kaybetmiştir. (Age) Çocukları hâlen İzmir’de yaşamaktadır. (Beyaz Tarih, Ahmet Ali Çelikten) 

        Sonuç

        Etnik ve dinî farklılıklar kimi toplumlar tarafından millî kimliğin oluşumunda birleştirici bir unsur olarak görülmüştür; kimi toplumlarda da ırkçılıktan beslenen “resmî kimlik”, diğer kimlikleri ötekileştirmiştir. Aslına bakılacak olursa bu ayrım milliyetçiliğin ırkçılığa dönüşümüne vurgu yapmaktadır. Tarih boyunca, bu ötekileştirme sürecinden en olumsuz etkilenen ırklardan birisi de siyah ırk olmuştur. Emperyalizmin bir uzantısı olarak Afrika’dan Yeni Dünya’ya yayılan siyahi nüfus, burada “Beyaz Amerika” politikasına maruz kalmış olup temel haklarını ancak 1960’ların ortalarına doğru edinebilmiştir. Türk-İslam değerlerinin üzerine kurulan Osmanlı İmparatorluğunda ve Türkiye Cumhuriyeti’nde durum batıya nazaran çok daha farklı bir görüntü arz etmektedir. Çalışmaya konu olan Ahmet Ali Çelikten örneğinde de görüldüğü gibi hem Osmanlı’da hem de Türkiye Cumhuriyeti’nde vatandaşlık tanımı, etnik temelli olarak yapılmamıştır. Son tahlilde, ırkçılığın hâlen dünyadaki en önemli insan hakları sorunlarından birisi olduğu düşünülürse, bu konuda sahip olunan siyasal ve toplumsal sağduyu Ahmet Ali Çelikten’e ve Eugene Jacques Bullard’a yapılan resmî devlet muamelesi arasındaki farkı ortaya koymaktadır.