Bir Sosyolog Olarak Cemil Meriç

Temmuz 2017 - Yıl 106 - Sayı 359




        Giriş

        Cemil Meriç’e sosyolog denilebilir mi? Elbette önemli bir fikir adamı, üslup sahibi bir entelektüel olan Meriç’i tek başına sosyolog saymak zordur. Onun sosyoloji ile olan ilgisi Batı Avrupa’da modernleşme, sanayileşme, şehirleşme, feodalitenin çöküşü, sömürgecilik hareketleri, burjuvazi ve işçi sınıflarının ortaya çıkışı ile ihtilaller çağı ve ideolojiler gibi konuları ele alışı ve Türk düşüncesi, Türk aydınları üzerindeki fikir ve eleştirileri çerçevesinde ilişkilendirilebilir.

        Cemil Meriç 1965 ve 1969 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde Sosyoloji dersleri vermiştir. Bu derslerin Cemil Meriç’in kızı Ümit Meriç tarafından tutulan notları vefatından sonra “Sosyoloji Notları ve Konferanslar” adıyla yayımlanmıştır. Bu notlar Ümit Meriç’in o konuşurken yazabildiklerinden oluşmaktadır.

         “Sosyoloji Notları ve Konferansları” adlı kitap sosyoloji, Avrupa’nın iktisadi, siyasi ve kültür tarihi, Avrupa, Osmanlı ve Türkiye’deki fikir hareketleri ve fikir adamları ile Batılılaşma gibi konular üzerinedir. Bu kitap Cemil Meriç’in bazı eserlerinde olduğu gibi kısa kısa metinlerden ibarettir. Çok geniş bir alanda fikir üreten ve konular arasında bağlantılar kurarak geçişler yapan Meriç, bu eserinde çok kısa ifadelerle dönemler, fikir akımları ve düşünürler hakkında çarpıcı ifadelerde bulunur. Bu ifadeler onun kendine has şiirsel anlatımını yansıtmaktadır. Cemil Meriç’in bu eserine 1965’ten beri verdiği ders notlarının dışında 1974’ten sonra verdiği birkaç konferans ve sohbet toplantısının metinleri de eklenmiştir.

        Cemil Meriç’in “Jurnal I” ve “Jurnal II” adlı eserleri de onun 1955 ile 1983 yılları arasındaki yazılarını kapsamaktadır. Ancak Meriç’in sosyoloji ile olan ilişkisi sadece bu kitaplarla sınırlı değildir. Hemen hemen bütün eserlerinde Batı ve Doğu dünyası, fikir hareketleri, siyasi ve iktisadi sistemler, ideolojiler, sömürgecilik, oryantalizm, aydınlar, düşünürler ile sosyoloji ve sosyologlardan söz edilmektedir. 

        Cemil Meriç’e Göre Sosyoloji

        Recep Şentürk, Cemil Meriç’i tenkitçi (eleştirel) sosyologlar çizgisine dâhil etmektedir. Batı sosyolojisi Türkiye’ye girdikten sonra taklit tutumunu benimseyenler, Batı sosyolojisini kendi içinde veya Türk toplumuna uygulanabilirliği açısından hiçbir sorgulamaya girişmemişler, olduğu gibi almaya ve uygulamaya çalışmışlardır. Eleştiri tutumunu benimseyenler ise Batı sosyolojisini hem kendi içinde hem de Türk toplumuna uygulanabilirliği açısından sorgulamışlardır. 

        Şentürk’e göre bu çizgiye mensup olan sosyologlar Sait Halim Paşa, İzmirli İsmail Hakkı, bir dönem ve kısmen Ziya Gökalp, Cemil Meriç, Kemal Tahir, Nureddin Topçu, Baykan Sezer ve Korkut Tuna’dır (Şentürk 2008: 1035).

        Cemil Meriç’e göre tarihin, medeniyet tarihinin ve sosyolojinin (ümran) kurucusu İbn Haldun’dur. 19. yüzyıldaki diğer kurucuları ise Saint Simon, Proudhon, Marks ve Comte’tur (Meriç 1993a: 246).

         “Sosyoloji endüstriyel toplumun çocuğudur. Bir demystification’dur, insan düşüncesine hürriyet getirir, kutsal tanımaz”. Tarihin hızla ilerlediği 1789 sonrası Fransa’sı, endüstri devrimi sonrası İngiltere ve Amerika’daki gelişmeler sosyolojinin ve sosyolojik düşünceleri şekillendirmiştir. Bu bakımdan sosyoloji de önceki toplumların bakış açılarını içinde barındırmaktadır. Onun ifadesiyle; “Eğer sosyolog geleneğin zincirlerini koparamıyorsa sosyoloji bilimi gelişemez. 1789’dan sonra dünya iki kampa ayrıldı: sanayileşmiş ve sanayileşmemiş ülkeler. Sosyoloji eski cemiyetten gelen değer yargıları üzerinde bir düşüncedir” (Meriç 1993a: 193).

        Cemil Meriç sosyoloji bilimini “yeni bir ideoloji” ve “buhranların çocuğu” olarak vasıflandırır: “Comte, Fransız ihtilalinin ölüme mahkûm ettiği Katoikliği, “insanlık dini” ismi altında hortlatan bir yarı delidir. Le Play sürüyü şer kuvvetlerine kaptırmak istemeyen kiliseyi temsil eder; şer kuvvetlerine yani sosyalizme. Durkheim sarsılan düzeni rasyonalizm rayına oturtmak isteyen bir haham torunudur. Ortak vasıfları kötü birer naşir olmaktır ve dava Hristiyan Batı toplumunu istikrara kavuşturmaktır (Meriç 2010: 185).

        Cemil Meriç, özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hızla yaygınlaşan Amerikan sosyolojisi hakkında da şu fikirleri ileri sürmektedir: “İkinci Dünya Savaşından sonra Truman, Marshall Planı ve Amerikan sosyolojisi gibi yeni putlar ortaya çıkmıştır. Bu sosyoloji yaklaşımının amacı, Amerikan iş çevrelerinin mutlak egemenliğini sağlamaktır.”

        O günün Sovyet sosyolojisi ise Cemil Meriç’e göre, sosyolojinin sadece bir karikatürüdür (Meriç 2010: 186). Sosyolojiyi bir sınıf gerçeği sayan Sovyet Rusya’da uzun zaman sosyoloji okutulmamıştır (Meriç 1993a: 210).

        Cemil Meriç, sosyoloji anlayışlarını ve Batı Avrupa’da ortaya çıkan ve toplumların tarihi ve toplumsal şartlarının ürünü olan sosyolojinin ne kadar tarafsız ve objektif olduğunu tartışır. 

        Meriç, “Sosyoloji tarafsız bir ilim dalı olabilir mi?” sorusunun cevabını İbn Haldun’un o güne kadar adının Batıdaki sosyoloji el kitaplarında geçmemesi üzerinden örneklendirir. Her türlü düşünceye açık olan Batı, kapısını Doğu’ya kapamaktadır. Yalnız Doğu’ya mı, Marks, 1917’den sonra düşünce tarihine kapıları kırarak girmiştir. 

        Meriç, ideolojileri ve onların sosyolojiye yansımaları konusunda da şu yargıda bulunmaktadır:  “İdeolojiler de kilise gibi yobaz (fanatik) yetiştirirler. Taraf tutmayan insan şahsiyeti felce uğramış insandır. Kimse tarafsız değildir ve tarafsız sosyoloji de yoktur”.

        Cemil Meriç, sosyolojinin sadece bir ideolojiye indirgenemeyeceğini de şu şekilde ifade etmektedir: “Sosyolojinin bize kazandırdığı ilk vasıf, hakikati yalanlardan soyabilmektir” (Meriç 1993a: 19- 20).

        Yine Meriç çok çarpıcı cümleleriyle sosyolojinin ideoloji kavramı ile ilişkisi vurgular: “Ne kadar objektiflik iddia ederse etsin, sosyoloji çok çabuk ideoloji olabilir. Sosyolojinin en büyük keşiflerinden biri, bir ideoloji olabileceğini kabul etmesidir” (Meriç 1993a: 210).

        Cemil Meriç’in Sosyolojiye Dair Tek Müstakil Eseri: Saint Simon - İlk Sosyolog İlk Sosyalist

         Cemil Meriç’in ilk eseri “Saint Simon İlk Sosyolog- İlk Sosyalist” adlı kitabıdır. Bu eser Cemil Meriç’in bir kişinin hayatı, dönemi ve fikirlerinin ele aldığı yegâne müstakil eseridir. O akademik kalıplara en fazla yaklaşan kitabı almasına rağmen dil ve anlatım olarak yine onun edebi üslubunu ve şairane anlatımına fazlasıyla sahiptir. 

        Bu eserde Cemil Meriç, Avrupa’da feodalitenin çöküşü ve sanayileşme sürecini şu harikulade ifadelerle anlatıyor: “Bir dünya çökmüştür, yenidünya henüz doğmak üzere. Yıkılan şatoların enkazı üzerinde fabrikalar yükseliyor” (Meriç 1993a: 194).

        Yine aynı eserde 1832’de “Parabol” adı verilen hiciv Cemil Meriç’in Türkçesiyle Saint Simon’un narası teşbihiyle âdeta yeniden yazılır: “Tutalım ki Fransa bir anda en büyük elli fizikçisini, elli kimyacısını, elli fizyolojistini, elli mühendisini, elli şairini, elli fabrikatörünü, elli bankacısını kaybetti. Ne olur? Bu üç bin üreticinin kaybı Fransa’yı cansız bir bedene çevirir. Şimdi de hükümdarın bey kardeşini, tüm kral ailesini, saray nazırlarını, mabeyincileri, sandalyeli, sandalyesiz bakanları, müsteşarların hepsini, en zenginlerinden on bin toprak ağasını, yani asil bir hayat yaşayan on bin kodamanı kaybettik diyelim. Üzülürdük şüphesiz ama iyi kalpli olduğumuz için üzülürdük. Fransa’nın yaşayışında ne değişirdi? Hiç. Boşalan yerleri yüzbinlerce Fransız hemen doldurabilirdi. Demek ki bizi eşek arıları yönetiyor, demek ki tepetaklak bir düzen bu” (Meriç 1967: 12- 13).

        Saint Simon topluma yeni bir anayasa sunmaktadır. Mühendislerden, edebiyatçılardan, sanatçılardan kurulu bir “yeni buluşlar” meclisi, fizyolojistlerden, matematikçilerden bir “inceleme meclisi. Saint Simon’a göre, Avrupa’nın iktisadi hayatı beylerin, fikir hayatı rahiplerin elindeydi. Birinciler üretimi düzenliyordu, ikinciler imanı. Yani sosyal hayatın bütün çarklarını işleten bu iki sınıftı. Bir zamanlar rahipler kılavuzluk etmiş insanlara, şimdi filozoflar, bilginler, sanatçılar kılavuzluk edecek (Meriç 1967: 13- 33).

        Saint Simon’dan sonra toplum ikiye ayrıldı: Çalışanlar, aylaklar. Tembellik bir imtiyazdı eskiden, bir asillik belgesiydi. Saint Simon için aylak yani eşek arısı, çalışmadan yiyendir: Rahip, asker, toprağa alın terini katmayan mülk sahibi. Saint Simon için bal arısı topluma yararlı bir iş görendir: Tüccarlar, fabrikatörler, çiftçiler, bankacılar, bilginler, sanatçılar, memurlar, işçiler. Emek, Saint Simon’dan beri küçültücü olmaktan çıkmıştır (Meriç 1967: 40).

        Emile Durkheim’e göre, Saint Simon hem sosyolojinin hem de sosyalizmin kurucusu: “Saint Simon’un düşüncesi XIX. asırda gelişen bütün düşünce akımlarını kucaklayacak kadar karmaşık; tarih metodu, pozitif felsefe, sosyalizm. Hepsini tek kelimede toplamış Saint Simon: Endüstriyalizm (Meriç 1967: 46).

        Saint Simon sosyal gerçek ve onu inceleyen bilime “sosyal fizyoloji” adını verir. Sosyal fizyoloji veya sosyoloji bir hürriyet bilimi olduğu kadar, determinizm bilimidir de (Meriç 1967: 103- 109).

        Meriç’e göre, “Çağdaş Avrupa’nın düşünce temeli Saint Simon’dur. Marks, Saint Simondaki irticaliyi, seyyaliyeti bazı taraflarıyla almış. Durkheim de Auguste Comte de başka tarafları almış” (Meriç, 1993: 282-283).

        Cemil Meriç’e Göre Tarihin, Medeniyet Tarihinin ve Sosyolojinin Kâşifi: İbn Haldun

        Cemil Meriç’in yaşadığı dönem içerisinde İbn Haldun, Türkiye’de günümüzde olduğu akademik alanlarda tanınan bir şahsiyet değildi. İbn Haldun’un sosyolojinin 12. yüzyılda temellerini atan bir düşünür olduğuna ilişkin fikirlerin kabul görmesi ve yaygınlaşmasında Meriç’in çok önemli katkısı bulunmaktadır.

        Cemil Meriç’e göre, İbn Haldun sosyolojinin ve tarihin kâşifidir. Aynı zamanda da “medeniyet tarihinin” kurucusudur. Çağdaş düşünce Batıda Machiavelli ile Doğuda ise İbn Haldun’la başlamaktadır. Her ikisinin ortak yönü o zamana kadar teoloji ve ahlakın emrindeki sosyal bilimleri onların emrinden çıkarmaları ve totem ve tabuları yıkmalarıdır (Meriç 1993a: 177; Meriç 1974: 157).

        İbn Haldun, toplumların maddi ve manevi fetihlerini tek kelimeyle ifade etmişti, Avrupa’nın asırlarca tanımlayamadığı tek ve bölünmez gerçek, tarihin, sosyolojinin, antropolojinin ana konusu: Ümrandı (Meriç 1986: 16).

        İbn Haldun, Cemil Meriç’in harikulade benzetmesiyle “kendi semasında tek yıldız”dır. “Ortaçağın karanlık gecesinde muhteşem ve münzevi bir yıldız; ne öncüsü var, ne de devamcısı. Mukaddime, çağları aydınlatan bir fecir; girdapları, mağaraları, zirveleriyle” (Meriç 1974: 150; Meriç 1993a: 175).

        “Mukaddime” 1850’de batı dillerinde yayınlanmasına rağmen Avrupa Mukaddime’yi yine de tanımaz. Çünkü Batı Doğuyu ilkeller ülkesi olarak görür (Meriç 1993a: 174).

        Ölçüsü akıl olan İbn Haldun tarihi teolojiden temizler. Darwin’in, Marks’ın, Adam Smith’in birçok görüşleri çekirdek hâlinde onda mevcuttur. İbn Haldun toplumsal olayların kanunlarını ele alır ve bilimde değer yargılarına yer vermez (Meriç 1993a: 70).

        İbn Haldun –devrindeki Hristiyan yazarların tersine- iktisadı ahlaktan ayırır. İktisadın konusu, iktisadi olayların tasviri ve bu olayları idare eden kanunların keşfidir. Zenginliğin kaynağı ticaret değil, üretimdir, üretim ve nüfus (Meriç 1974: 162).

        Cemil Meriç’e göre, Kuran-ı Kerim haricinde Müslüman Doğu’nun insan zekâsına armağan ettiği binlerce eser arasında tazeliğini hiçbir zaman kaybetmeyen iki şaheser bulunmaktadır: “Binbir Gece” ile “Mukaddime” (Meriç, 1986: 337-338).

        Cemil Meriç’e Göre Çağdaş Toplumsal Bilimlerin Kurucusu Machiavelli

        Cemil Meriç’in eserlerinde toplumsal bilimler ve sosyoloji söz konusu edildiğinde adından sık söz edilen fikir adamlarından biri de Machiavelli’dir.

        Meriç’e göre toplumsal bilimlerin kurucusu olan Machiavelli’nin yaşadığı Rönesans aslında bir cinayetler çağı ve feodalitenin can verdiği bir devirdi. Onun en önemli eseri “Hükümdar” ise hem bir el kitabı hem de bir psikoloji kitabıydı. İç ve dış savaşlarla harap olan İtalya’yı ancak bir yırtıcı kurtarabilirdi. Gündelik hayattaki ahlak kuralları çok Mukaddesti, ama politikada sökmüyordu. İtalyan birliğini yaratacak bir Cezare Borgia’ya ihtiyaç vardı ve tabiatta tek kanun vardı: En kuvvetlinin hakkı. Bütün diğer kanunlar zayıfların ezilmemek için yarattıkları suni kanunlardı. 

        Meriç, bu konuda şu çarpıcı yargıda bulunmaktadır: “Machiavelli Prens adlı kitabıyla politikacıya yalan öğretirken, yalanı, riyayı ortadan kaldırmıştır” (Meriç 1993a: 148- 149).

        Medicis, Machiavilli’nin kendisine hediye ettiği “Hükümdar”ın kapağını bile açmaz, Katolik ve Protestanlar birbirlerini Makyavelistlikle suçlarlar. Machiavelli’den sonra “Makyavelim” sıfatı aşağılık bir ifade hâline getirilirken Cemil Meriç harika üslubuyla şöyle bir daha çarpıcı tespitte bulunmaktadır: “Machiavelli’nin bütün düşmanları Makyavelisttir” (Meriç 1993a: 186- 187).

        Cemil Meriç’in Düşünce Dünyasına Girmesini Sağlayan Kişi: Honore de Balzac

        Cemil Meriç sosyolojiye ilgisinin Balzac’la gerçekleştiğini ve düşünce dünyasına onunla girdiğinden bahsetmektedir (Meriç Ümit, 1992: 32). Balzac’ın birçok eserini Türkçeye kazandıran Meriç, onu bir sosyolog olarak değerlendirir.

        Balzac eserlerinde bir sınıflar psikolojisi kurmuştur. Bilgi sosyolojisini sağlam ve sosyal temellere oturtan önce Saint Simon’dur. Sonra da Balzac (Meriç 1993a: 204).

        Balzac, Fransız toplumunu çok iyi tanımaktadır.  “İnsanlığın Komedyası” adlı eserinde toplumdaki bütün karakterleri o konuşturmaktadır ve bütün şahıslar da yine O’dur (Meriç, 1992: 267).

        Balzac, Fransa’nın sadece mazisini değil, bütünü ile kucağında yaşadığı toplumu anlatmaktadır. 

        Balzac, eserleri ile dünyadaki romanın kaderini de çizmiştir. Meriç’e göre, Balzac’ın romanı bir nevi sosyolojidir. Sosyoloji bilimi ise henüz kundaktadır. O, bütün yönleriyle Fransız toplumunu romanlaştırmıştır. Esasen onun doksan yedi romanı, tek bir romandır. Bu romanlarda yer verdiği iki bin kahramanla bütün Fransız toplumunu canlandırmıştır. Çağını bütünü ile insanoğlunun gözlerinin önüne sermiştir. 

        Balzac, romanlarında toplumu harekete geçiren kuvvetleri de kaleme almıştır. Cemiyeti yöneten kanunları, ferdi ve maşeri şuuru anlatmıştır. Balzac, çağının büyük filozofudur. Romanı toplumun yalnız maddesi değil, manasıdır da. Bir tarafı mistiktir, irade üzerinde durur (Meriç, 1992: 337-338).

        Meriç, Balzac’tan o kadar çok etkilenmiştir ki onun için şu sözleri sarf eder: “Her Mayıs Balzac’la yeniden doğarım. Dante için Vergilius ne idi? Yarı yolda bırakan bir kılavuz. Balzacla başladım yazı hayatıma. Zweig ömür boyu yaşamış Balzac’ı ve eserine tamamlayamadan ölmüş.

        Yıllardır yazmak istediğim bir Balzac var, belki de hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir rüya: Üç bölümlük bir kitap. 1. Balzac’ı yaratan dünya, 2. Balzac’ın yarattığı dünya, 3. Dünyada Balzac (Meriç, 1980: 150).

        Cemil Meriç’e Göre Toplumsal Sınıflar ve Aydınlar

        Cemil Meriç yazı ve metinlerinde daha çok Batı Avrupa’daki toplumsal sınıflar, sınıflar arası mücadeleler, feodalite, burjuva sınıfı ve işçi sınıfı konusu üzerinde durur. Bu toplumsal sınıfların tarihî gelişimleri ile toplumsal çatışma ve uzlaşmaların sonuçlarının tartışır. 

        Osmanlı Devleti, Türkiye ve Doğu dünyası söz konusu olduğunda ise bu tarihî toplumsal sınıfların bulunmadığı ve dolayısıyla aynı sınıflar arası çatışma ve ilişkilerin yaşanmadığı toplumlar çerçevesinde farklı bir bakış açısı geliştirir. Batıdaki feodalite ve burjuvazinin bulunmadığı Osmanlı ve Türkiye’de bu sınıfların ortaya çıkmaması veya çıkamaması ile bulunmamasının sebep ve sonuçları nelerdir? Yine bu toplumsal tabaka ve sınıfların Türk toplumu ve diğer Doğu toplumlarındaki karşılıkları nelerdir? Bu sorular Cemil Meriç’in de sorduğu ve cevap aradığı suallerdir. 

        Cemil Meriç bu soruların cevaplarını Doğu ve Türk toplumunda feodalite, burjuva sınıfı ile proletarya ile sosyal sınıfların yansımalarına karşılık gelen entelektül ve intilijansiya gibi zümreler üzerinde arar. 

        Entelektüel, toplumsal bir sınıfın parçasıdır. Düşman sınıfla dövüşerek gelişir ve olgunlaşır. Türkiye’de içtimai sınıflar mevcut olmadığından entelektüel de yoktur. Gerçek entelektüel önce ülkesinin haklarını, düşman bir dünyaya haykırmakla görevlidir. Cemil Meriç kendisinin de bir toplumsal sınıfın parçası olmadığı ve o sınıfın menfaatleri doğrultusunda hareket etmediğinden Batılı anlamda bir entelektüel sayılamayacağını söylemektedir (Meriç 1993: 208- 209).

        Cemil Meriç’e göre dönemlerinin en nitelikli fikir adamı ve aydınları arasında sayılabilecek olan Namık Kemal, Şinasi ve Ziya Paşa’nın Osmanlı Devleti’nde Batı’daki gibi bir intelijansiya oluşturamamalarının sebebi de yine dayandıkları toplumsal bir sınıfın olmamasıdır (Meriç 1993a: 139- 140).

        Meriç’e göre, Namık Kemal’in bir kaside yazarak tarif edemediği “Didar-ı hürriyet” hayat kavgasında kudretini gösteren bir sınıfın haklarını kabul ettirme cehdinden doğan bir imtiyazdır. İçtimai sınıfların olmadığı yerde, hürriyet yoktur. 

        Demek ki mücerret bir hürriyet yoktur. İçtimai sınıfların olmadığı yerde hürriyet yoktur, tabiatla savaşan insan vardır. Bu mücadeleden sonra zaruret berzahından, hürriyete kavuşulur (Meriç 1993a: 221).

        Aydınla entelektüel de aynı kimse değildir. Entelektüel, ya zamanını doldurmuş değerlerin aktarıcısı ya yeni bir dünya kurmaya çalışan bir içtimai (toplumsal) sınıfın yol göstericisidir. Aydın ne mazisini bilir ne gelecek hakkında aydınlık tasavvurları vardır (Meriç 1993: 210).

        Burjuva sınıfı Batı Avrupa’daki her türlü gelişmenin öncüsüdür. İktisadi gelişme, sanayileşme, modern bilimlerin ve sanatın gelişmesi ve ilerlemeler de büyük ölçüde burjuvazinin eseridir. Cemil Meriç’in deyişiyle; “Burjuvazi tarih sahnesine çıkan sınıfların en büyüğü, en değerlisi, insanlığa en çok şey katanıdır” (Meriç 1993a: 109).

        Cemil Meriç,  Kuzey Afrika tarihini asırlar boyu damgalayan siyasi, iktisadi ve içtimai başarısızlıkların sebebini de yine bu ülkede toplumsal bir zümrenin (Batıdaki burjuvaziye benzer bir sınıfın) yokluğuna bağlamaktadır (Meriç 1974: 153). 

        Kavga bizde proletarya ile burjuva arasında değil inteliyansya (aydınlar) ile Türk halkı arasındadır. Sosyoloji ile uğraşmanın tek faydası iliklerimize kadar işleyen ideolojileri bir dereceye kadar söküp atabilmek. Yobazlık, bakışlarını antitezden ayırmak, onunu varlığını inkâr etmektir. Hükümlerin ezeli ve değişmez olduğunu sanmaktır. 

        1789 Avrupa feodalitesinin ölüm çanı, bütün feodalizmlerin ölüm çanıdır. Sanayi kuran üç büyük ülke kapitalizmin üçüncü dünyada kurulmasına izin vermez ve onları pazarı haline getirir (Meriç 1993a: 177- 178).

        Edebiyat ve sanat da yine toplumsal sınıflar ve sınıflar arası ilişkilerle alakalıdır. Ona göre, “Belli sınıf münasebetleri, belli bir içtimai yapı, belli edebiyat türlerini yaratmaktadır” (Meriç 1993a: 112).

        Cemil Meriç, “Bir Facianın Hikâyesi” adlı eserinde yer alan “Yeni bir güç: intelijansiya” başlıklı metninde 1850’lerden sonra Batılılaşmış bir intelijansiyanın teşekkül ettiğini söylüyordu. Bu zümrenin üyeleri daha çok zabit ve memur adayları; ayrıca avukatlar, hekimler ve yazarlardı. Yine aynı eserde o “kim bu intelijansiya?” diye soruyordu: Yüzde doksan devletten maaş alan veya maaş bekleyen memur ve subay.  

        Cemil Meriç, faşizme ilişkin değerlendirmelerle bulunurken toplumsal sınıf konusuna değinmiştir. Ona göne faşizm bir ihtilaldir, ihtilal, siyasi iktidarın bir içtimai sınıftan başka bir sınıfa geçişidir. Faşizm ona göre, orta sınıfların idareyi ele geçirişleridir. Mussolini de esasen bir küçük burjuvadır (Meriç 1993a: 130- 131).

        Burjuvazi:

        a. Rasyoneldir, akıl kiliseyi yıkar, ihtilalden önce bütün inançların yakasına yapışır. 

        b. Üniverseldir. Bütün insanlık adına hareket ettiğini söyler.

        c. Hürriyeti savunur, çünkü fikirlerini yaymak için hürriyete ihtiyacı vardır (Meriç 1993a: 103- 104).

        18. yüzyıl burjuvazisi feodaliteyi yıkmak için kiliseyi devirmek mecburiyetindeydi. Feodaliteyi devirdi, bu sefer iktidara geçtikten sonra kilise ile uzlaştı (Meriç 1993a: 143- 144).

        Yükseliş devrinde burjuvazi, iktisadi liberalizmden, eşitlikten hiç bahsetmez, onunu istediği siyasi liberalizmdir, çünkü bu onun işine gelecektir (Meriç 1993a: 93).

        Cemil Meriç’in metinlerinde işçi sınıfı hakkında çok fazla bahis bulunmamaktadır. O, Batı Avrupa’da Orta Çağ boyunca serflerin, yani toprak kölelerinin dahi sanayi toplumlarında işçiler kadar sömürülmediği kanaatini dile getirir.  Ona göre, “Toprak köleleriyle feodalitenin beyleri arasında bir düşmanlık yoktu. Bir ailenin fertleri gibiydiler. Hiçbir zaman toprak kölesi işçi kadar sömürülmedi. Bir karanlık çağ değil Orta Çağ. Derebeylik düzenine savaş açan burjuvazi, o çağın bütün değerlerini ayaklar altına aldı” (Meriç 1993a: 113- 114). 

        Fransa’da burjuvazi 19. yüzyılın başından beri düşünceden nefret eder. 1802-1950 arası üniversitelerde spiritüalizm hâkimdir. Düşünce ve ilim üniversitenin dışında gelişir. 18. yüzyılın ihtilalci felsefesini burjuvazi iktidara geçtikten sonra terk eder. 

        Cemil Meriç, Batı Avrupa’daki bilimsel gelişmelerin dahi toplumsal sınıflar, kapitalizm ve burjuvazi ile ilişkisinin bulunduğundan söz eder. Ona göre, “İlim milletlerin maddi menfaatlerine hizmet etmiyorsa gelişmemeye mahkûmdur. Batının doğu merakının temelinde mutlak olarak kapitalizm vardır, saf bir ilmi tecessüs değildir bu. Gelişen bir sınıfın ihtiyacıdır. Demek Batı’nın sanıldığı gibi sadece maddi ilimlerinde değil, toplumları incelerken de kılavuzu habis bir ihtirastır: Doğuyu talan etmek” (Meriç 1993a: 174).

        Düşüncenin doğabilmesi için evvela bir dile ihtiyaç var. Osmanoğulları’nın karşısında iki yol vardı: Cennet ve cehennem. Cehennem geçiciydi, Tanrı rahimdi ve affederdi. Osmanlılarda yokluk, âdem korkusu yok. “Dünya ahretin tarlası”. Düşüncenin olması için endişe, yokluk korkusu olması gerekti. Anadolu insan deposu ve vergi kaynağı idi. Bunun dışında yaşamıyordu. Düşünce bir sınıf işidir. Aç insan düşünemez. Bir kültür mirasına konmadı Osmanoğulları. Kaldı ki Kur’an-ı Kerim her meseleyi cevaplandırıyordu. Orijinal bir düşünüre hiç ihtiyaç yoktu. Sınıflar kurulmamıştı (Meriç 1993a: 138- 139).

        Liberalizm

        Cemil Meriç, liberalizmi sadece fikir hürriyeti olarak değerlendirmez. On dokuzuncu asırda liberalizm üç manaya gelmekteydi: 

        1. İktisadi liberalizm. İktisadi hayata devlet müdahale etmemeli. İktisadi hayatın kendine göre kuralları var.

        2. Siyasi liberalizm: Parlamenter rejim: Genel oy. Demokrasinin temeli.

        3. Fikri liberalizm: Her türlü düşünceye saygı gösteren liberalizm. Her aydın bu manada liberaldir.

        Ona göre liberalizmin en güzel tarifi Benjamin Constant’ınkidir. Liberalizm kişinin hürriyetidir, despotizme karşı, kalabalığa karşı hürriyeti. Liberalizm demek burjuvazi demektir, ferdin toplum karşısındaki haysiyeti, vakarıdır. Fert bütün düşüncelerinde hürdür. Alt yapısı ticaret hürriyetine, serbest rekabete dayanan bir düzen. Liberal demokrasilerin tekmelinde kapitalizmin zaferi vardır. Liberalizm, yani burjuvazi Asya’yı, Afrika’yı sömürmeseydi kendi işçisine söz hakkı tanımazdı (Meriç 1993a: 128- 129).

        Batı demokrasisi ancak endüstrileşen ülkelerde mümkündür. Liberalizm ışığa doğru yükselen geniş halk tabakalarının alın teri ile kazandıkları bir hürriyettir. Alın teri ve kanla kazanılan ekmek… Endüstri, Avrupa’da Asya, Güney Amerika ve Afrika’nın sömürülmesi ile başlar. Hâkim sınıf kendi işçi sınıfını sömürmekten, Asya ve Amerika’yı sömürdükten sonra vazgeçer. Liberalizm, kapitalist istihsal sisteminin politik şeklidir (Meriç 1993a: 52).

        Cemil Meriç’e Göre İki Düşman Kardeş: Karl Marks ve Max Weber

        Cemil Meriç, eserlerinde Marks’ı Batı Avrupa’daki tarihi ve toplumsal süreç ile fikir akımları ve toplumsal sınıflar ekseninde ele almıştır. O Marks hakkında doğrudan bir metin yazmamıştır. Eserlerinde onun Batı düşüncesine, feodalite ve burjuvaziye yönelttiği eleştiriler ile fikriyatı üzerinde durmuştur. Marks’ı ve Marksizm’i yahut Marks’ın fikriyatının Batı Avrupa’da ve dünyanın farklı ülkelerindeki ele alınış biçimlerini birbirlerinden ayırmaya gayret eder.

        Marks bir Alman olmasına rağmen, onun laboratuvarı İngiltere’dir. Orada kapitalizm yeni kurulmaktadır. Marks işçilerin sefaletini bütün derinliği ile görmüş ve onları uyuşukluktan kurtarmak için kalbine değil kinine hitap etmiştir (Meriç 1993a: 209).

        Cemil Meriç, Karl Marks’ın zamandan ve mekândan koparılarak ele alındığı düşüncesindedir. Bu düşünce mistik bir düşüncedir ve ilmî olmaktan uzaktır. Öncesi ve sonrası olmayan Marks tıpkı bir peygamber gibi algılanmaktadır. Kendisine inanılan ve eleştirilemeyen.

        Saint Simon’un, Feuerbach’ın, Hegel’in olmadığı yerde Marks’ın tek bahsi anlaşılmaz. Marksizm bir metottur, birçok karanlıkları aydınlatmıştır. Marks’ı peygamber olarak telakki ettiğimiz andan itibaren, Marks bir ilim adamı olmaktan çıkar… Hiçbir ülkenin tarihi başka bir ülkenin tarihine benzemez. Diyalektik insan düşüncesinin vardığı son merhaledir, çünkü herhangi bir hadiseyi kökleri ve uzantılarıyla, bütün tezatlarının içinde incelemektir. Kendi kafasıyla düşünmek hiçbir mektebe bağlanmamak demektir (Meriç 1993a: 139- 140).

        Yine Cemil Meriç’e göre, marksizm de bir kateşizm (İlmihâl kitabı) hâline getirilirse hiçbir meyve vermez. Raymond Aron’un dediği gibi altyapıyla üstyapı arasında asansör yoktur (Meriç 1993a: 157).

        Ona göre, gerçek Marksizm, anti-marksizmdir. Marksizm=diyalektik. Diyalektiğin tek formülü tarihin akış hâlinde olduğu ve tezatlar içinde geliştiğidir. Marks insanlığı peşin hükümlerden kurtardığı için büyüktür, bir uyanık bulunma metodudur Marksizm (Meriç 1993a: 143). 

        Marks, politikadan ahlakı kovmuş ve bir burjuva yalanı olarak vasıflandırmıştır. Proudhon insan cemiyetini adalet temeli üzerine yükseltmek ister. Marks bir bakıma Machiavelli’nin devamıdır (Meriç 1993a: 151),  (Meriç 1993a: 192).

        Cemil Meriç, sosyalizmi sistemleştiren Saint Simon hakkındaki kitabının Türk solunda bir yankısının bulunmadığı ifade etmektedir. “Eğer Marks’la uğraşsaydım ben, Türkiye solunda başköşedeydim. Fakat kimse Saint Simon yazımı okumadı, Fındıkoğlu farkına vardı sadece. Saint Simon’u yazmam, bütün sol cenahı küstürdü. Sağ da sosyalizm denince kaşlarını çatıyordu. Dünyada yalnız kalışımın sebebi Saint Simon oldu. Bataklığa atılan taştır Saint Simon kitabı. Türkiye’de herkes Marks derken, ben Saint Simon diyordum (Meriç, 1993: 284).

        1. Marks ve Marsizme göre düşünüre istikamet veren iktisadi hayattır. İdeoloji kelimesinin Marksizm’de ilk manası iktisadi alt-yapının üstündeki bütün müesseselerdir. Bu tarif düşüncenin bütün bölgelerini kaplıyor. İnsanlar ve cemiyetlerin kendi haklarındaki tasavvuru. 2. Cemiyetlerin ve sınıfların kendi hâkimiyetlerini meşrulaştırmak için imal ettikleri şuurlu ve şuursuz yalanlar. 3. İnsan cemiyetlerinin hayalleri, yalanları, vehimleri, mystificationları’dır (Meriç 1993a: 204).

        Cemil Meriç, Marks’ı ve Marks ekseninde Türkiye’deki Ortodoks Marksistleri eleştirmesine rağmen onun “altyapı - üstyapı” ya ilişkin kavramlaştırmalarını kullanır. Yani, kültür, sanat, inanç, ideoloji ve felsefe gibi soyut nesnelerin üstyapıyı, üretim, toplumsal sınıflar, üretim ilişkileri ve maddi nesnelerin alt yapıyı oluşturmasına dayanan kavramlaştırmalardır. Aşağıdaki paragraftaki ifadeler bunun örneklerindendir.

        “Osmanlı imparatorluğunun varisi olan Türkiye, alt yapı ve üst yapı bakımından nev-i şahsına münhasır bir ülkedir. 1818’den itibaren fatih kapitalizm, sanayi inkılâbımızı önledi. Türk halkı fatalist bir yığındır ve nasların içinden sıyrılmasını bilmedik. İslamiyet terakkiye mani midir? Şeklinde bir soru, sosyolojik kafadan mahrumiyeti gösterir. İslam bir üst yapı müessesesidir. Bir İbn Rüşd ve İbn Haldun’un yetişmesine mani olmamıştır. Hristiyanlık terakkiye ne kadar mani ise İslam da o kadar manidir. Gelişen bir cemiyet için kanattır din, çöken bir ülke için safradır. Osmanlı imparatorluğunun çöküşü sosyal ve ekonomik sebeplerdendir, İslamiyet’in bunda hiçbir rolü yoktur. Feodal istihsal sistemi, kapitalizm tarafından bozguna uğratılmıştır. İktisaden geri kalmış ülkeler tabiri psikolojik yönden yapılan, Batını yeni yutturmacasıdır. Anadolu köksüz bir yarı aydın yaratmış, onu tarihinden utandırmıştır. Kaderimize birtakım büyülü kelimeler hükmetmektedir, ideolojiler değil” (Meriç 1993a: 193- 194).

        Cemil Meriç’e Göre Max Weber

        Cemil Meriç’in tıpkı Marks gibi Max Weber ile alakalı da doğrudan bir yazısı yoktur. Onun hakkındaki kanaatlerini de parça parça metinlerden çıkarılabilir. Onunla ilgili olarak Weber’in dinî bir hurafeler yığını olarak anlamadığı ve dinî hayatı incelemenin sosyoloğun araştırma alanına girdiğine ilişkin değerlendirmesidir. Ona göre, “Bir tarih veya sosyoloji eserini yöneten, araştırma konusuna karşı büyük alaka duyan ilim adamı, ne tarafsız kalabilir ne de objektif. Ama dinin bir hurafeler yığını olduğuna inanan, dinî hayatın ne olduğunu hiçbir zaman anlayamayacaktır” (Meriç 1974: 226- 227).

        “Politika ve İlim” başlıklı yazısında Cemil Meriç Weber’in Türkiye’de henüz fazla tanınmamasını onun Marks gibi takipçileri olmamasıyla ilişkilendirir ve (Meriç 1974: 217) Max Weber’in sosyolojiye getirdiği yeni bakış açısına dikkat çeker.

        Meriç’in ifadesiyle: “Temel kabul ve varsayımları birer dogma olarak benimsenen her doktrin bilim olmaktan çıkar, mitoloji olur. Sosyoloji ve iktisatta eleştiri bilimin ve bilim zihniyetinin temel unsurudur. Weber’e göre bir sosyoloğun öğrencilerine vermesi gereken ilk ders şu: Hiçbir zaman kusursuz bir rejim kurulmamış olmasıdır. Tarih kolayca mitolojiye dönüşebilir. 

        Weber, gerçeğin topyekûn yorumunu yapmak iddiasını güden tarih felsefelerine düşmandır. Felsefenin görevi, sosyolojiyi metafizikten kurtarmak ve doğrulanabilir bir araştırma disiplinine tabi kılarak ona gerçek bir bilim hüviyeti kazandırmaktır. Sosyolojinin görevi ne toplumu ıslah etmektir ne de ihtilalciler yetiştirmek. O da bütün bilimler gibi, realite hakkında ancak kısmi açıklamalar sunabilir. Topluma yön vermeye kalkışan, sosyolog olmaktan çıkar, teknisyen olur (Meriç 1974: 222- 223).

        Weber, Durkheim gibi sosyolojinin kurulacağı ve eksiksiz bir sosyal kanunlar bütünü vücuda geleceği hayaline kapılmaz. İlim devamlı oluş hâlindedir, boyuna yeni sorular sorar tabiata. Bilgi sonu gelmeyecek olan bir fetihtir. Bitmiş bir sosyoloji ve tarih düşünülemez (Meriç 1974: 225).

        Meriç, aynı şekilde Weber’i Avrupa merkezci ve oryantalist bakış açısına sahip olması ile de eleştirir: “Weber’in hareket noktası şu: Avrupa dünyanın kalbgâhı; insan bütün büyük fetihlerini Avrupa’nın kılavuzluğunda gerçekleştirmiştir. Öteki medeniyetler, birer emekleme, birer başlangıç, birer müsvedde. Avrupa’nın ayırıcı Vasfi: Akılcılık. Çağdaş tarihin mimarı: Burjuvazi. Dünyanın başka ülkelerinde burjuvazi olmadığı için, Avrupa’nınkine benzeyen bir medeniyet de yok. Birçok ülkeler kapitalizmin eşiğine kadar gelmişler, fakat kapitalizme geçememişler. Sınai kapitalizm, Protestan ahlakının eseri (Meriç 2010: 187).

        Meriç, eleştirinin dozunu daha da artırarak Weber’in kapitalizmle ilgili çalışmasından ve yönteminden dolayı âdeta suçlar. “Acaba öyle mi? Weber’in Protestan ahlakına yamamak istediği rasyonalite, irrasyonalitenin ta kendisi değil mi? İnsanı eşyalaştıran, insan haysiyetini sıfıra indiren bu ahlak, kapitalizmin cinayetleri ve adilikleri üzerine örtülen bir şal”.

        Cemil Meriç, “İki Düşman Kardeş” adlı yazısında birbirlerinden farklı iki düşünce adamı ve sosyoloğun oryantalizm ve Avrupa merkezcilik bakımından aynı çizgide bulundukları değerlendirmesinde bulunur. “Avrupalıya göre, Marks’la Weber, sosyolojinin iki düşman kardeşidir. Ama Doğu söz konusu oldu mu, rakipler anlaşmazlıklarını unuturlar, coğrafi kaderciliği “bilimsel” bir hakikat gibi sergiler Marks; “Ülkedaş”larının Doğuyu sömürürken vicdan azabı duymamaları için bir kurt masalı uydurur: ATÜT. (Meriç 2010: 187).

        Meriç, Weber ve Marks hakkındaki eleştiriyi aynı noktadan sürdürür: “Tarih bir Avrupa ilmidir Weber’e göre. Oysa “Mukaddime” 1860’larda Fransızcaya çevrilmiş. Geniş tecessüslü bir ilim adamının bu büyük kitaptan habersiz oluşu düşünülebilir mi? 

        Weber, Protestan insanının yani Hristiyan Avrupa’nın destancısıdır. Marksizm’in tek büyük faydası olmuştur: Dikkatimizi liberal Avrupa’nın yalanlarına çekmek, yani, toplumsal bilimlerin birer ideoloji olduğunu öğretmek. Weber de “bir nevi Marksizm’in” panzehiri olarak takdire şayan (Meriç 2010: 187- 188).

        Cemil Meriç’e Göre Türkiye’de Sosyoloji

        Cemil Meriç’in Türkiye’de sosyolojinin bilim olarak doğuşu, akımlar ve gelişmesi hakkında doğrudan, sistematik ve düzenli bir metni bulunmamaktadır. Onun Türkiye’de sosyoloji hakkındaki metinleri Halil Açıksöz’ün “Cemil Meriç İle Sohbetler”, “Bu Ülke” ve “Sosyoloji Notları ve Konferansları” adlı eserlerindeki birkaç küçük paragraftan ibarettir. 

        Bu metinlerde Cemil Meriç’in Türkiye’deki sosyoloji, akımlar ve yaklaşımlar hakkında çok sert eleştirilerde bulunduğu görülür. Fransa’da liselere alınmayan sosyolojinin bizde kürsüsünün bulunmasını çok sert ifadelerle eleştirir. 

        “Bizde sosyoloji kürsüsü, aynı programın başka bir tarzda ve başka bir planda uygulanışıdır. Yani Selanik kanalı ile Hristiyan Batı burjuvazisi imparatorluğun istikbalini kontrol altına almak ve onu kendi meseleleri üzerinde düşünmekten alıkoymak arzusundadır. Ziya Gökalp’ın, Mehmet İzzet’in, Necmeddin Sadak’ın temsil ettiği sosyoloji tek hedef güder: Türk zekâsını kendisini zerre kadar ilgilendirmeyen konularla meşgul etmek, gelecek nesillerin uyanmasını engellemek. Bu sosyoloji bir beşinci koldur. Bir ihanet mihrakıdır. Bugün de aynı bahis emelleri sadakatle gerçekleştirmektedir”  (Meriç 1993: 177).

        “Fransa 1958’e kadar liselere almıyor sosyolojiyi. Bizde 1914’ten beri kürsüsü var. Neden? Comte’un, Le Play’in Durkheim’in herhangi bir sorumuza cevap vermesi beklenebilir mi?”  (Meriç 1993: 177).

        Sosyoloji talebesi, Sorokin’den aktarılmış garip bir sosyoloji tarihinde yüzlerce isimle karşılaşır. Gerçekte hiçbirinin kendi davası ile ilgisi yoktur (Meriç 1993: 178).

         “Yeni teoloji”nin önderleri  -Gustav Le Bon ve Edmond Demolins gibi yamaklarıyla birlikte- İkinci Meşrutiyet’in en itibarlı kâhinleri. Hangi meselemize aydınlık getirdiler? Başka bir düşüncenin başka bir medeniyetin çocuğuydular. Büyük bir aceleyle ithal edilen bu “sahte bilim” tek işe yaramış: Nesillerin uyanmasını önlemek” (Meriç 2010: 185). 

        Cemil Meriç, “Kültür ve Medeniyet” adlı konferansında da çok ağır eleştiriler yönelttiği Türk sosyolojisinin kurucusu ve sosyoloji akımlarından birinin temsilcilerinden olan Ziya Gökalp hakkında övgü dolu ifadelerde bulunur: “Ziya Gökalp’a gelince, o da bir çöküş devrinin adamıdır. Bütün değerlerin çökmeye yüz tuttuğu, topraktan enkazdan başka pek az şeyin kaldığı bir devirde yaşadı. Gökalp samimidir, ciddidir, dürüsttür. Belki yaşadığı devirde ondan çok daha bilgili insanlar vardı. Gökalp’ın onlardan farkı işi ciddiye almış olmasıdır” (Meriç 1993a: 307).

        Yukarıdaki paragraflar Cemil Meriç’in Türkiye’de sosyolojiye ve sosyologlara ilişkin metinlerinin tümüdür. Bu paragrafların dışında bu konuda doğrudan bir ifadeye rastlayamayız.

        Köksal Alver, “Cemil Meriç’in Sosyoloji Tasavvuru” adlı makalesinde çok haklı tespit ve uyarıda bulunmaktadır: “Eleştirel sosyolojinin radikal bir yorumunun sosyolojiyi zayıflatma hatta yıkma eylemine dönüşme tehlikesini barındırdığını da görmek gerekir. Özellikle Meriç’in yaklaşımında eleştirel sosyoloji, bir tür sosyoloji düşmanlığına, sosyoloji yıkıcılığına dönüşme tehlikesini barındırmaktadır. Sosyoloji hakkında çok keskin hükümleri, yargıları değerlendirmeleri olan Cemil Meriç’in bakış açısının da eleştirel okunması gerektiği ortadadır” (Alver 2010: 348).

        Sonuç

        Cemil Meriç akademisyen bir sosyolog değildir. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde Fransızca okutmanı olarak görev yapmıştı. Fransızcaya çok iyi derecede, birkaç Batı dili ile Arapçaya da vakıf olması Batı ve Doğu’nun klasik eserlerine ulaşmasını sağlamıştır.

        Cemil Meriç, lisan, Batı Avrupa’daki toplumsal gelişmeler, ideolojiler, sömürgecilik, feodalite, burjuvazi ve işçi sınıfı, Batı ve Doğu düşüncesi ve düşünürleri, Türk aydınları, oryantalizm ve Batılılaşma konularında fikir üretmiştir.

        Cemil Meriç, 1965-1969 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde sosyoloji dersleri vermiştir. 

        Cemil Meriç’in sosyoloji konusundaki müstakil tek eseri “Saint Simon: İlk Sosyolog İlk Sosyalist” adlı kitabıdır. Bu kitap onun akademik kalıplar içerisindeki tek eseri olmasına rağmen şiirsel üslubu ile edebi bir metin olarak da dikkati çeker.

        Cemil Meriç, Fransız edebiyatçılarından özellikle Balzac’ın eserlerini Türkçeye kazandırmıştır. Balzac, çağının Fransız toplumunun bütün sınıf ve tabakalarını iç dünyaları ve psikolojileri ile anlatır. Bu yönüyle Meriç, onu bir sosyolog olarak adlandırır. Onu düşünce dünyasına kazandıran ve en fazla etkileyen kişi Balzac’tır.

        Cemil Meriç’i en fazla etkileyen kişi de Müslüman düşünür İbn Haldun’dur. O sosyolojinin hakiki kurucusu olarak kabul ettiği İbn Haldun’un Türkiye’de daha fazla tanınmasında katkı sahibidir. 

        Machiavelli de “Hükümdar” adlı eseri ile toplumsal bilimlerin kuruluşunu sağlayan kişi olarak Cemil Meriç’in üzerinde durduğu isimler arasında yerini almıştır.

        Cemil Meriç’in eserlerinde öne çıkan iki kişi Karl Marks ve Max Weber’dir. Marks Meriç’e göre Batının zulmünü eleştiren bir kişi olarak değerlendirilmesine rağmen, yine de onu Batı merkezciliğinin bir parçası olarak kabul eder. Marks’ı ve Marksizm’i özellikle Türkiye’deki Ortodoks Marksistlerin kutsallaştırmaları çerçevesinde eleştirir. Marks burjuvaziye karşıdır, Weber de sosyolojiyi ideolojilerden sıyırma gayreti içerisindedir. Ancak Meriç, her ikisini de oryantalizm ve Avrupa merkezcilik noktasında aynı çizgiye yerleştirir.

        Meriç, Batı Avrupa’da ortaya çıkan burjuvaziyi o güne kadar dünyada görülen en gelişmiş ve çağı dönüştüren toplumsal tabaka olarak görür. Doğu toplumlarının sanayileşememeleri ve ilmi gelişmeleri sağlayamamalarının ardında öncelikle toplumsal sınıfların, özellikle de burjuva sınıfının bulunmaması yatmaktadır. Aynı zamanda Batının ve kapitalizmin sömürgecilik faaliyetleri de belirli tarihten sonra buna imkân vermemektedir.

        Cemil Meriç, Türkiye’de sosyoloji konusunda müstakil bir metin yazmamıştır. Ancak eserlerinde küçük küçük eleştirel paragraflar bulunmaktadır. Bu paragraflarda Türkiye’deki sosyoloji ve sosyoloji akımları ile düşünürler çok ağır ve hak edilmeyen saldırılara maruz kalmaktadırlar. Sosyoloji, dünyada ve Türkiye’deki sosyoloji hakkında yeterli birikime sahip olmayan okuyucu ve topluluklar üzerinde bu “ağır eleştirilerin” ciddi etkide bulunması ihtimal dâhilindedir. Bu bakımdan Cemil Meriç’in metinlerinin çok titizlikle süzgeçten geçirilerek ve eleştirel okunması, eleştiri ve değerlendirmelerin hangi bağlamda ve zeminde ele alındığına dikkat edilmesi gerekmektedir.