Söylem ve Eylem Zorunlu Değişim, Özün Kalıcılığı ve Milliyetçi Düşüncenin Tekâmülü

Haziran 2017 - Yıl 106 - Sayı 358




        Günümüzün kültür ve siyaset düşünürlerinden Milay Köktürk esere dökülmeyen veya hayata geçme emaresi taşımayan söylemlerin toplumda karşılık bulamayacağını belirtirken Türkiye’nin şimdiki gündeminde milliyetçiliğe yeterince yer verilmemesinin sebebini milliyetçi söylemlerdeki kısır tekrarlara ve milliyetçilik algısının çağın şartlarına akılcı bir şekilde uyarlanamamasına yormaktadır. Köktürk’e göre “bugünde ve gelecekte etkili ve kalıcı olan, bir düşünüş biçiminin entelektüel duruşu ve üretimidir.”1 Milliyetçi düşüncenin entelektüel seviyesinin daha da zenginleşip tekâmül etmesinin elzem olduğunu hatırlatan Köktürk (tabiri caiz ise) nakilcilikten arınarak yirmi birinci yüzyıl toplumunun ihtiyaçlarına cevap verecek ya da post-modern zamanlardaki bu yeni toplumun kabına sığamayan zihniyetini tatmin edebilecek çok daha cazip milliyetçi tasarımlar oluşturulması zaruretinden dem vurmaktadır. Daha açık ifade edecek olursak, çağımızın bulanık hayatına geçemeyen (yani kuvveden fiile çekilemeyen) söylemlerin içeriğinin boş kalacağını ima etmektedir.

        Söylem ile eylemin örtüşmediği milliyetçilik önermelerinin üretime dönüşemeyeceği malumdur. Biz burada hem kültürel hem teknik üretimi kastediyoruz. Elbette ki bunun felsefi boyutuyla birlikte gündelik yaşama ilişkin pratik boyutu da vardır. Genel anlamda buna “esere dökülme” diyebiliriz. Esere dökülmemiş milliyetçi söylemin havada kalacağı ve laftan ibaret olacağı yalın bir hakikattir. Her türden üretim birer eserdir. Ortada eser varsa soyut tasarımlar somut olarak hayata intikal etmiş demektir. Türk milleti bugün de dahi zeki ve çalışkandır diyerek kendimizi avutabiliriz, kendimizi yüreklendirebiliriz, ama bu zekânın ve çalışkanlığın somut karşılığının neler olduğuna da bakmamız gerekiyor. Basit bir misal verelim: Her okula, her sınıfa, her öğrenciye bilgisayar dağıttık diyerek böbürlenmek başka şeydir, bu bilgisayarları hangi toplumun ürettiği olgusu başka şeydir. Türkiye acaba kendi savaş uçağını mı üretiyor yoksa Amerikan teknolojisine bağımlı montaj mı yapıyor? Bunlardan hangisi kuvveden fille çekmektir veya bunlardan hangisi söylemin esere dökülmesidir?

        Milay Köktürk eleştirel yazılarında haklı olarak milliyetçiliğimizi sorgularken birtakım yükümlülüklerden söz etmektedir: “Sadece idealleri olmak yetmez. Bu ideallere evrensel ve rasyonel değerlerin eklenmesi gerekir. Tarihsel gerçekliğin donmuş tasvirleri ile uğraşıp bizzat çağın yaşantısının içindeki gerçekliği yakalayamayan bir milliyetçilik bilinci gerçekleşmemiş bir bilinçtir ve varoluş krizi yaşıyor demektir.”2 Köktürk’ün sarih bir şekilde vurguladığı üzere, evrensel ve rasyonel değerlerin (bu değerler hoşumuza gitse de gitmese de) göz ardı edilmesi aslında gerçeklikten kaçmak demektir. Milliyetçi bilincimizi dondurduğumuzda hareket alanımız gitgide daralacaktır ve hem etkili hem kalıcı eserler üretmemizin yolunu tıkayarak bizi hareketsizliğe (yani sükûta) sürükleyecektir. Kâinatın merkezine kendi milliyetimizi koyabiliriz, duygusal bir tavırla kendi değerlerimizin en üstün değerler olduğuna iman edebiliriz; kaldı ki üstünlük duygusu maneviyatımızı güçlendirmek açısından kaçınılmaz da olabilir; fakat kendi evrenimize yönelik sağlam inancımız ötekilerin evrenlerini körü körüne tahkir etmemiz sonucuna vardığında kıyaslama imkânlarımızı bertaraf edeceği içindir ki çağın gerçekliğini yakalama irademizi örseleyecektir.

        “Bir fikrin en somut göstergesi ve mensuplarının dışındaki sıradan bireylere kendini gösteriş biçimi,” diyor Köktürk, “onun kitaplarda yazılan-çizilen teorisi değil, göz önünde bulunan-algılanan mensuplarının konum ve eylemleridir.”3 Milliyetçi düşüncenin hep aynı sorunlar etrafında aynı kavramlarla konuşarak sadece kendi mensupları arasında varlığını sürdürmesinin hiçbir müspet sonuç vermeyeceği fikrindedir Milay Köktürk. Milliyetçi kurum ve kuruluşların kendi içlerine kapanarak birbirlerine milliyetçilik propagandası yapmaları hem anlamsızdır hem de hepimizin farkında olduğu bir vakıadır. Bu şartlar altında milliyetçi önermelerin cazibesi pek fazla kalmamaktadır ve dolayısıyla da toplumun genelinde yeterince benimsenmemektedir. Bütün olumsuzlukları emperyalist dış güçlere yüklemenin bir zafiyet olduğunu düşünen Milay Köktürk yeni çağın şartlarını doğru okumamız gerektiğinde ısrarcıdır. Ziya Gökalp ve Erol Güngör gibiler aşılamaz dediğimizde zaten kendimizi yine kendimiz kısıtlamış oluyoruz. Bu her alanda böyledir. Böyle olunca da kültür tasavvurumuz esere dökülemiyor, kuvveden fiile çekilemiyor ve muhayyilemiz daralıyor. Peyami Safa’yı aşılamaz bir zirve olarak tabulaştırdığımızda Türk romanı nitelikli üretkenliğini yitirecektir. Çok fazla roman yazabiliriz ama bu sadece nicelik üretkenliği olacaktır. Derinlikli eser üretebilmemiz için salt kendi dünyamızda kalmayarak evrensel ve rasyonel gerçekliğe uzanmamız ve sızmamız zorunludur. Bu zorunluluğun peygamber öğretisindeki ifadesi “İlim Çin’de bile olsa gidip alınız.” düsturudur. Mimar Sinan’ın eserleriyle yarışabilecek eserler inşa edemiyorsak bunun yegâne sorumluluğu dış güçlerin komplolarına yüklenemez.

        Dogmaların ve önyargıların ve hatta kendi geleneksel değerlerimize saplantı derecesinde bağlılığın pratikteki karşılığı hüsran olmaktadır. Geleneksel kültürümüzde ve tahrife uğramamış dinimizde yeri yoktur söylemine sımsıkı bel bağlayanlara sormalıyız ki canlı televizyon yayınıyla mevlit okutmak hangi dinsel geleneğimizde vardır? Kımızlı şölen yerine kokteyl düzenlemek hangi kadim Türk töresinde bulunmaktadır? Demek ki çağın yaşam standartlarına uygun davranışlar geliştirmekten kaçınmanın mümkünü yoktur. Söylem olarak kımızı dillerimize pelesenk edinsek bile eylemde böyle olmuyor. Burada ancak bir romantizm söz konusudur, gerçeklik farklıdır ve kadim kültür kodlarımızdan kaynaklanan özümüzü muhafaza etmemizle ilgilidir. Hem ötekiler karşısında taklitçi hem de kendi geleneğimiz içinde yoz nakilci olmaktan bizi alıkoyacak unsur ise söylem ve eylem arasındaki dengeyi kurmaya muktedir romantizmdir. Carl Gustav Jung bilincin doğal yapısından bahsederken şöyle demektedir: “Filogenetik yasasına göre psişik yapı da tıpkı anatomik yapı gibi, içinden geçtiği önceki evrim aşamalarının izlerini taşımak durumundadır… Mitolojik motifler sık sık görülür, ama bu kez modern giysiler içindedirler; örneğin Zeus kartalının yahut büyük Ruk’un yerini uçak almıştır; ejderhayla mücadele bir tren çarpışmasıdır; ejderhayı öldüren kahraman bir opera tenorudur; Toprak Ana sebze satan şişman bir kadındır…”4

        Zaman, mekân, teknik ve zihniyet, sosyal doku ve siyasi yapı değişse bile, benliklerini (özlerini) tastamam yitirmeyen toplumlar zaten bir şekilde ayakta kalmayı başarmaktadırlar. Kolektif hafıza diyebileceğimiz kadim kültür kodları varoluşlarını değişen şartlarda (ve hatta yozlaşan ortamlarda bile) sürdürmekte ve direnmektedir. Kaldı ki değişerek var olmak tek çıkış yoludur. Ejderhayla mücadelenin bir tren çarpışması olması örneğine benzer şekilde, bizim mitik anlatılarımızdaki Tepegöz de Türkiye’nin bugün yaşadığı buhranların eski zamanlardaki muadilidir. Oğuz toplumu Tepegöz belasından kurtulmayı başarmıştır. Türkiye de bugünkü bunalımlarından sıyrılmayı tabii ki başaracaktır. Oğuz toplumuna Tepegöz bir bedel ödetmiştir ki Türkiye de şimdi kendi çağının bedelini ödemektedir. Türk milleti olarak psişik yapımız hâlâ aynıdır, bütün zedelenmişliğine rağmen özünü korumaktadır. Emile Durkheim bir makalesinde “İstikametimize geçmişimizin kalıntıları karar verir.”5 diyor. Atalarımızdaki at tutkusunun yerini (Zeus kartalının yerini uçağın almış olması örneğindeki gibi) otomobil tutkusu doldurmuştur. Psişik yapımız kâh olumlu kâh olumsuz yönleriyle çok az değişmiştir yargısına varabiliriz. Abartarak benzetirsek, Dede Korkut hikâyelerindeki Kısırca Yenge şimdi Müge Anlı giysisiyle yine karşımızdadır. Kemal Sunal’ın İnek Şaban tiplemesi ise Keloğlan’ın boşluğunu doldurmaktadır. Bütün bunlarla birlikte Recep İvedik tarzındaki absürt tiplerse kültür kodlarımızın hem olumlu hem de olumsuz yönlerinden azgınca bir sapmayı temsil etmektedir. Aşık Veysel ve Neşet Ertaş’ların ozan geleneğini yaşatmalarının yanı sıra işbu kadim geleneğin daha modern giysiler içindeki görüntüsü ise Barış Manço ve Cem Karaca’lardır. Türk seyircisinin severek izlediği Ekmek Teknesi dizisindeki fırıncı babanın aslında çağdaş Somuncu Baba olduğunu zorlanmadan idrak etmemizin sebebi de bir sır değildir.