Mehmet Niyazi Özdemir’in "Roman"a Bakışı

Nisan 2017 - Yıl 106 - Sayı 356




        İnsan “bağımsız sinemacı” olamayınca, doğal olarak “bağımlı sinemacı” oluyor. Bir kadim dostum, geçen yıl sinemayı bıraktı geçici olarak. Bir hayli genç benden. 218 numaralı tarihî konuşmasında şunları söyledi bana “Hocam, bağımsız sinemacı olmak 500 bin TL’den başlıyor. Bende de bu para yok. Bu paraya ulaşıncaya kadar sinemadan ve her türlü ekipmandan uzak duracağım.”

        Ve koptu. Aramızdan ayrıldı. Aldığım habere göre fena hâlde ticaret yapıyormuş şu anda ve sinemaya ayıracağı para yaklaşık 44 bin 570 TL’yi bulmuş. Yani muhterem dostum beş yıl içinde bağımsızlığını ilan edebilecek kıvama gelecek.

        500 bin TL rakamı zikredildiğinde dolar henüz zıvanadan çıkmamış, dış güçlerin kontrolünde yükselişe geçmemişti. Neredeyse bir lira var o günkü fiyatla bugünkü arasında. Yani 500 bin TL aslında bugünkü rayiçle 650 bin TL civarında. Malum, enflasyon vs. de hesaplandığında rakam 700 bini bulur. Paranın temini için geçecek süre, dış güçlerin oyunları vs. hesaplandığında rakam bir milyonu zorlar. Bu rakam için de bir beş yıl çalışmak gerektiği göz önüne alınacak olursa bağımsızlığın bedeli bir buçuğu bulur. Yani, bir buçuğun yoksa “Bizımle değılsın.”. Bu arada rakamları rakamla yazmamayı sıfır sayısını yanlış yazmamak için tercih ettiğim anlaşılmamıştır inşallah.

        Yani durum bu. Acaba kaç kişi “İyi ki bağımsız sinemacı olmamışım.” diyor? Kaç kişi “Bu adam beni nereden tanıyor acaba?” dedi acaba? Bağımlı sinemacıysanız sorun yok. Alın yağlı tuzlu, mısırınızı ödeyin 15 liranızı, yayılın koltuğa. Oldu, bitti.

        Ya da evinizde TRT Ev Sineması kuşağını izleyin. Hem hoşunuza gider, hem de “Ben de yaparım bunu.” diyebilirsiniz yanınızdakine duyurmadan. Bu arada, en az 15 dakika “Drone” tabir edilen hava araçları kullanılıyor bu filmlerde. Tadını kaçırmayalım lütfen. Bir, iki bilemedin üç. O kadar.

        Dünyada sermaye sineması yanında çok ciddi yükselişte olan ve derin geçmişe sahip bir bağımsız sinema var. Bunun da ötesinde küçük çaplı çalışmalar da artık önem ve değere sahip. Büyük sermaye her defasında daha da büyük sermaye harcayarak hem bağımlıları bağımlı tutmaya çalışıyor hem de aşağıda başlayan palazlanmayı durdurmaya çalışıyor.

        Bir buçuğunuz olmayabilir. Bilirim bu duyguyu. Ama yoluna kafa koymak ve kafa yormak gerekir. Yani en azından tarafımız belli olsun. Rüzgârgülünün tepesindeki horozun içler acısı durumuna düşmeyelim yani.

        “Kafes” filmi de bir bağımsız sinema örneği aslında. Yani sermaye dışı, sermayeden pay almayan, amaçlı bir film. Eksiği gediği ve bence hayli başarılı yaklaşımıyla bir dönem filmi denemesi. Vizyon denemesi başarısız olmuştu malum. Niye acaba? Aramızda bu filmi seyretmeye zahmet edecek kimse yok muydu? Yoksa herkes patlamış mısırcı mı oldu?

        Film aşağı yukarı bir yıldır internetten birkaç kanaldan izlenebiliyor. Toplam izleyen sayısını toparlamaya çalıştım. Bedava olduğu halde toplam sayı yine iki yüz bini bulmuyor. Yazık, gerçekten yazık. İnsan hiç olmazsa ne yapmışlar diye merak edip bakar. Üzücü. Hem de çok.

        Bizim zamanımızda (Genç zamanımızda yani) millî sinema, milliyetçi sinema, ulusal sinema, devrimci sinema kavgalarımız vardı ne güzel. Ne güzeldik o zamanlar! Herkes inanır ve arkasında dururdu ya da yanında.

        “Ceren, Mahir’i Seviyor”un senaryosu hazır gibi en azından. Bir milyon dört yüz doksan beş bin TL açığımız var. Haberiniz olsun.

        Bağımsızlık neydi? Bağımsızlık; emekti, sevgiydi, saygıydı, inanmaktı.