“Gül” Olmasaydı

Nisan 2017 - Yıl 106 - Sayı 356




        “Kutlu Doğum Haftası”nın gönüllerimizi 

        gül-efşân güzelliklerle âbâd eylemesi niyâzıyla…


        “Gül” olmasaydı; 

        Âlemler yaratılmazdı... Rahmet yüklü hidayet bulutları, Âdemoğlunun yüreğinde karar kılmazdı... Allah (C.C.), hakkıyla anılmaz; Kur’ân, gerçek mânâsıyla anlaşılmazdı…Hilal’in ışığı yanmaz, zifirî karanlıklar aydınlanmaz, gurubu olmayan şafaklar ufka dayanmaz ve insanlık İslam şerefiyle bahtiyar olmazdı…

        “Gül” olmasaydı; 

        Hira Dağı “Cebel-i Nûr” olmaz, gecelere bürünmüş Mekke semaları uyanmazdı gül yüzlü bir sabaha… Serâ da , süreyya da ayet ayet dokunan yeni bir diriliş muştusuyla tekbir almazdı bir daha… İnsanlar, semavi sevdalarla serfirâz olmak, vahyin emsalsiz güzelliklerinden feyz almak için yol bulamazdı en kutlu felâhâ… Medine’den yayılan İlahî davet, bütün dünyayı kuşatmazdı… Aşkın mi’râcına çıkan gönüller, aklın verâsına ulaşıp secdekâr olmazdı…

        “Gül” olmasaydı; 

         “Müjdeleyici” ve “uyarıcı”1, “dâvetçi”2 ve “şâhit”3, olarak gönderilen Hakîkat Güneşi (S.A.V.) ufkumuza doğmazdı… Dinin, duanın ve ibadetin nuru sinelerimize sağanak sağanak yağmazdı… Kâinata dar gelen Rabb-i Rahîm’in aşkı yumruk kadar bir kalbe sığmazdı… Yürekler “Allah” nidâsıyla dalgalanmaz, diller her nefeste şükrederek Hakk’ı anmaz, gönüller Muhabbetullah aşkıyla alev alev yanmazdı... Ve insanlık, sevginin bütün kapıları açtığından hiçbir zaman haberdâr olmazdı...

        “Gül” olmasaydı;

        Onu gören gözler “Sahâbî” sayılmaz, “Ashâbım gökteki yıldızlar gibidir.”4 Hadîsi duyulmaz, Hz. Ebûbekir (r.a.) “Sıddîk” unvanını almaz, Hattâb oğlu Ömer (R.A.) adalet timsali “Ömerü’l-Fâruk” hâline gelmez, Hz. Osman (R.A.) “Zinnûreyn” diye çağrılmaz ve “İlmin kapısı” Hz. Ali(R.A.)’nin kılıcı da “Zülfikâr” olmazdı… 

        “Gül” olmasaydı;  

         Hakk’a ve hayra davet eden “Son İlahî Mesaj”ı işitemez, “Çöle İnen Nûr”un hâlesi olmaya gidemezdik... Sevda yaylasından Mevlâ’ya ulaşan yolun bidayetinin de nihâyetinin de Onun “İz”inden geçtiğini idrak edemezdik… İç âlemimizde çözülmeyi bekleyen binlerce buzulun, kalbimizi neden mesken tuttuğunun ve nasıl çözüleceğinin sırlarını asla çözemezdik… Yüreğimizdeki kin ve nefret dağlarını hâk ile yeksan etmeyi, nefsanî arzuları dizginlemeyi, kalbimizi işgal eden buzulları iman ateşiyle eritmeyi “Gül” olmadan kat’iyen öğrenemezdik… Kalplere “Gül” Cemresi düşmeden dünyamıza bahar gelmez ve cennet-âsâ baharların getirdiği yemyeşil bir sevdanın nuru yüreğimizi gönül hâline getirmezdi… O’nun kâinata can veren muhabbeti olmasaydı; gözyaşlarında dalgalanan rahmet ummanları gönül sahillerimize vurmaz, dualar kıyama durmaz, seher vakti âşıkların “Hû, Hû”lara karışan “Âmin”leri duyulmaz ve yürekler İlahî aşka giriftâr olmazdı…

        “Gül” olmasaydı; 

        “Güzel Ahlak” tamamlanmazdı... Beşeriyet, insanlığın kemal ufkunu tanımazdı... Risaletin numûne-i imtisâli olan Son Hidayet Sancağı (S.A.V.) gönül gönderinde dalgalanmazdı... İnsanlar; Kelime-i Şahâdetin, Hakk’ı zikretmenin, amel-i sâlihin, tatlı sözün, güler yüzün, yumuşak huyun, muhabbetin, meşveretin, sohbetin, affetmenin, eman vermenin gerçek anlamını hiçbir zaman anlayamazdı... İyiliği emretmenin, kötülükten menetmenin, kötülüğe iyilikle mukabelenin halet ve hasletini hiç kimse öğrenemezdi… İnsanlık; edep ve iffetin, hayâ ve haysiyetin, vefa ve asaletin, tevekkül ve teslimiyetin, doğruluk ve emniyetin, vakar ve izzetin, cihat ve cesaretin, itidal  ve şehametin, tevazu ve mehabetin, cömertlik ve faziletin, barış ve sükûnetin, şefkat ve merhametin, insaf ve inayetin, müsamaha ve hürmetin, huzur ve saadetin, nezaket ve zarafetin, hak ve hukukun ne olduğunu aslî manasıyla asla bilemezdi… Kadın esir muamelesi görmeye devam eder, eşya gibi alınıp satılır, kız çocukları diri diri toprağa gömülür, acımasızca öldürülürdü… İnsan hakları konusu, kadın hukuku mevzusu hiç gündeme gelmez ve hiç kimse kul hakkına, komşu hukukuna hürmetkâr olmazdı…

        “Gül” olmasaydı; 

        “Ölmeden evvel kendimizi hesaba çekmeyi”5, “ölümle uyanmadan önce”6 Müslüman olarak yaşamayı, “Allah (C.C.) için sevmeyi ve Allah (C.C.) için buğzetmeyi”7, “Ya hayır söylemeyi ya da susmayı”8  öğrenemezdik… “İnsana teşekkür etmeyen, Allah’a şükredemez.” ve “Mahlûku sevmeyen, Mâbudu sevemez.”9 kıstaslarını idrak edemez, “Merhamet etmeyene merhamet edilmez.”10 ölçüsünü öğrenemez, “Din kardeşliğinin kan kardeşliğinden daha önemli olduğunu”11 bilemezdik… Böyle olunca; “Ebâbil Kuşları”nın aşkına meftûn olan mâhur düşlerimiz hüzzama döner, hayatımız hüsran denizinde boğulur, umutlarımız karanlığın girdabında kaybolur, kelâmın tahtı devrilir ve “Âlemlere Rahmet” olan “En Sevgili”ye “Yâ Muhammed cânım arzular Seni” ikrarımız asla aşikâr olmazdı… 

        “Gül” olmasaydı; 

        Kullar, “sırât-ı müstakim”i bulamaz, yıllar “Asr-ı Saâdet”i bilemez, yollar Kıble’de karar kılamazdı... Dünyaya köle olup irtifa kaybedenler, gurur ve kibirde zirveye çıkanlar, Gayyâ kuyularından kurtulamazdı… Nefse tutsak olan duygular yüzünden onlarca parçaya bölünen yürekler; “bir kızıl goncaya” dönene kadar kanasa bile gönüller bir türlü gül bahçesine dönemezdi… Ve “Senin aşkın ateştir, ateşin gül bahçesi ”12 diyen çile harmanları “Aşk-ı Hakîkî”den nasip almaz, gönüller aşk ile tacidar olmazdı…

        “Gül” olmasaydı;

        İnsanoğlu; subaşında susuz kalır, “bağrı yanan” kızgın çöller gibi susuzluktan bunalırdı... İnsanların değer ve ölçüler dengesi kaybolur, beşeriyet her alanda zeval bulurdu… Fecr-i kâzipler, fecr-i sâdıkların yerine ikame olurken; ruhlara tulû eden meskenet tüllerine, cehalet bulutlarının en koyu sisleri çökerdi… Göz körlüğe mahkûm, kulak sağırlığa mecbûr, kalp mâsivâya meftûn olurdu… Kul, günah çukurlarından kurtulamaz, nefsin yalçın dağlarını aşamaz, ebedî hayatın efsunkâr güzelliklerine ulaşamaz, ölümle dost olup merdane dolaşamaz ve “cânı cânâna teslim edip” ölümsüzlük ikliminde berhudar olmazdı… 

        “Gül” olmasaydı;

        Ay’ın yüreğine değen O Şefkatli El’in mübarek parmağıyla, mehtabın titreyen gamzesi ikiye bölünmezdi… Î’lây-ı Kelimetullah aşkına yelken açıp, gönül fethi için sefere çıkanların, zamansız mekânlara ve mekânsız zamanlara yaptığı sır dolu yolculuklar bilinmezdi… Mâverâ aşkıyla düşlerine kanat vuranların gönül seccadeleri, müjdeli şafaklara serilmezdi... Gözler, “Karanlık Gecelerin Nurlu Sabahı”nı görmez, “her zorluğun yanına bir kolaylık”13 varmaz, her hüznün içine bir huzur girmezdi… Tefekkür, tezekkür, tenevvür, tekemmül ve tevekkül el ele vermez; ayrılık vuslata, zayıflık takate, ölüm hayata bestekâr olmazdı…

        “Gül” olmasaydı;

        Beşeriyetin kanayan yaraları gül yaprağıyla sarılmaz; yetimlere, öksüzlere, mazlumlara ve mağdurlara merhamet edilmez; insanlara müşfik davranılmazdı… İnsanların hayatında firkat içinde yeni bir firkat kıyama durur, gözbebeklerine en kasvetli hüzünler oturur ve amel defterlerinde günahkâr gölgelerin nabzı vururdu… Katran siyahı küfür gecelerinden, imanın asude iklimine varılmazdı… Karanlığın kalbine nurani imzalar atılmaz, Hilal’in hükmü kalmaz, Kıble’yi kimse bilmez ve gecenin siyah perçemlerini aydınlatan ay yüzlü sevdalar efsunkâr olmazdı… 

         “Gül” olmasaydı;

        İlmi farz, tefekkürü ibadet telâkki eden bir mukaddesata sırtımızı dönerdik… Biz; gül diye dikenleri dermeyi, umut dağıtmak yerine hazan bahçelerinde gazeller toplamayı şiâr edinirdik… Gül rengi diye ateşlere sarılırdık… Hazan sarısına dönerdi hayallerimiz… Yürekler sevdalanmaz, gönüller yanmaz, kışta gelenler baharı soluklamaz, kul ölümsüzlük şerbetini yudumlamaz, hâl ehlinin cümle eksikleri aşk ile tamamlanmaz ve ehl-i dil, dildâr olmazdı… 

        “Gül” olmasaydı;

        İnsanlığın gördüğü en muhteşem inkılap gerçekleşmezdi... Rûhumuz, Mâverâ’ya kanat çırpmaz, kalbimiz  “Allah” aşkıyla çarpmazdı... Rahmetli Ali Ulvi Kurucu’nun;

        “Doğmazdı kalbe îman, inmezdi arza Kur’ân, 

        Meçhûl olurdu esmâ, Levlâke Yâ Muhammed!..   

        Mâtem tutardı gökler, gülmezdi hiç melekler, 

        Mahzûndur Arş-i âlâ, Levlâke Yâ Muhammed!.. 

        Feyzinle güldü âlem, gufrâna erdi âdem,

        Ağlardı belki hâlâ, Levlâke Yâ Muhammed!..

        …

        Gün görmeden baharlar, sislerle örtülürdü,

        Zindân olurdu dünyâ, Levlâke Yâ Muhammed!..

        İnler dururdu sesler, her nağme hıçkırırdı;

        Tutmuştu arşı şekvâ Levlâke Yâ Muhammed!..

        Dünyâda tek hakîkat uğrunda can verenler,

        Bulmazdı derde kimyâ, Levlâke Yâ Muhammed!..”14 

        diye ifade ettiği gibi; Arş-ı âlâ aşka gelmez, melekler gülmez, yürekler imanda karar kılmaz, gönlümüz Muhabbet-i Resûlullah’tan Muhabbetullah’a ulaşan yolu bulmaz ve insanoğlu için her iki cihan asla gül-i zar olmazdı… 

        “Gül” olmasaydı;

        Azgın tufanlar içinde âciz kalan bîçareler, çaresizliğe göğüs geremezdi...  İnsanlar ebedî barış ve kurtuluş menziline eremezdi... Hayırlar fethedilmez, şerler defedilemezdi… Gönül tellerimize dokunan mızraplar ferahnâk nağmeler veremezdi… Ruhların ölümden vâreste olduğunu; kışın bahara, gecenin nehâra, vefatın dirilmeye bir beste olduğunu anlayamazdık... Bâkî olanı unutup, fani olanlar için “âh etmeye” devam ederdik… “Canlar cânı”nı bilemez, “Ballar balı”nı bulamazdık… İstikbalimizde “Gül” yüzlü bahar, bakışlarımızda “Gül” mushaflı nazar, kalbimizde Gül Yüzlü Yâr ve gönlümüzde “Vâreden”in aşkı var olmazdı...

         “Gül” olmasaydı…