Taklitten Ustalığa Eğitim

Mart 2017 - Yıl 106 - Sayı 355




        Türkçedeki usta kelimesi Farsça üstad kelimesinden türemiştir. Kelimenin Orta Farsçadan geldiği ve ava-stata köküne dayandığı düşünülmektedir. Ava-stata’nın anlamı “başta duran, öncü, veli” şeklinde verilmektedir. Hasan Bey Hadi, Arın Türkçe Etimoloji Sözlük’te usta kelimesi için Türki dillerdeki karşılıklarını verirken şu açıklamaları verir: 

        1. Çalt. Çabuk. Çakkan. Çeper. Eli sulu. Becerikli. Başarıklı. Mahir. Eli uz. Eli yordamlı. Becerikli. Karazcı. Karazan. Düşünce (y)iyesi. Sahib(-i) fikir. Mütehassıs. Mama. 1. Çapa. Çapak. Çapık. Mahir. 1. İşçi. Kara torbalı. 1. Yetenekli. Yetik. Yetkili. Kabil. –danışığa çok yetik biridir.- yetik: İşçi. 1. Yetkin. Pişekar. Profesyonel. -asda geden, usda gider.- bir ustadan yetki (medrek) almak: El vermek.” 

        2. Açık yerişli olmak. Açık. Akıllı. Becerikli. Başarcan. Bayık. Belağat iyesi. Bilgili. Bilgir. Bilimlen. Bilir kişi. Bilgiç. Çalaber. Çapan. Çapık. Çapar. Eli yatkın. Elinden iş gelen. Aşgın. Aşkın. İşmar. İşmardik. Mahir. Maman maman. Maharetli. Ozan. Ozar. Öklü. Özel. Pahmu. Pir. Sayılan. Saylak. Sanatçı. Tetik. Ungan. Unkan. Ustalaşmış. Usla. Ussat. Uz. Uzam. Uzan. Uzak. Uzal. Uzelli. Uzlanmış. Uzman. Üstün. Vergili. Yerişli olmak. Yeten. Yeter. Yeterli. Yetkin. Yetik. Yollu. Yoruklu. Yorukluk. Yürük. Zirek. 1. Çapar. Mahir. 

        3. Çire. Çige. Çiğgan. Mahir. Sınavlı. Anaç. Kurnaz. Kurzan. Kurbaş. Zirah. Çok bilmiş. Başaran. Başarca. Öğde. Çakkan. Yetişmiş. Yetkin. Ulşık. Ulaşık. Olgun. Çağkın. Vasflı. Vasıflı. 

        4. Uz. Çalbış. Birinci. Bilen. Bildik. Aş(i)na. Topçımış. Bilen. Bilgin. Danışman. Kamil. Mahir. Çapar. Muallim. Göster(i)ci. Gösteren. Mürebbi. Adistik. Uzmanlık. Mahir; kılavuz. Yorçı. Mahir. Uz kişi. Uz. Eli uz eli işe yaraşıklı. Udumlu kişi; Yaplı. Zirek. Becerikli; Hünerli. Kucur. Çamar. Çapar. Kabiliyetli. İşmar. İşer. İşi bilen. Eğitimli. 

        (Kelimeler Türkiye Türkçesine uydurularak yazılmaya çalışılmıştır.)

        Türkçenin mantığını ve yaklaşımını gösteren harika örneklerden oluşan bu açıklamalar usta kelimesinin kullanımı hakkında yeterince bilgi vermektedir. (Bu açıklamaları olumlu anlamda yorumlamak gerekir. Yoksa bazı karşılıkların Türkiye Türkçesindeki anlamları kafa karıştırıcı veya hatta olumsuz olabilir. Söz gelimi “yollu” aslında yol yordam bilen anlamına gelirken Türkiye Türkçesinde olumsuz bir anlam taşır. Tüm karşılıklar Türkiye Türkçesinde anlamlı olmayabilir. Ama genel çerçeveyi vermesi açısından aynen alınmaya çalışılmıştır.)

        Usta kelimesi bir işin ehli, o işi iyi bilen ve hatta öğretebilecek konuma gelen kişi için kullanılır. Bir kişi usta hâline gelmişse o iş konusunda yetkindir ve ermiştir. Daha da önemlisi başkalarına öğretebilecek konuma erişmiştir. Eğitim doğal ve insani bir olay olduğu için ve insanlar birbirlerinden öğrendikleri ve öğrendiklerinin üstüne katkılarda bulunarak geliştikleri için bir işin ustası olan kişilerin ustalığı etrafındaki kişiler (veya bazan da kurumlar) tarafından tescil edilir. Türkçe eğitim kelimesinin kökenlerine inildiğinde de benzer mantıkla karşılaşılır. Daha önceki bir yazıda “Eğitimin Türk’çesi”nin “eriştirim” ve “yetiştirim” anlamlarına geldiği ve amacının da kişileri “ermiş / eren” ve “yetkin / yeterli” hâle getirmek olduğu veya olması gerektiği belirtilmişti. Usta kelimesi ile bağlantılandırılarak denebilir ki, “eğitimin amacı ustalaştırmaktır”. Burada ustalaşmanın ne olduğu ve nasıl ustalaşıldığı ele alınmaktadır. 

        Usta kelimesinin bir karşılığı olarak kabul edilebilecek olan Japonca “sensei” kelimesi ilginçtir. Öğretmen veya profesörler için kullanılan sensei kelimesi köken olarak “önce doğan” anlamına gelir. Bu da dünyaya önce gelenlerin sonra gelenlere öğretmenlik yapmalarını ifade eder. Bu da eğitimin ve öğretmenliğin insanların birbirlerinden öğrenmeleri ve öncekilerin yeni gelenleri yetiştirmelerine işaret eder. 

        Doğal gelişim süreci içinde insanoğlunun en önemli öğrenme biçimi diğer insanlardan öğrenmektir. Sosyal öğrenme veya taklit olarak ifade edilebilecek olan bu durum insanın doğal hâlinin bir sonucudur. Bunun en güzel örneği dildir. Tabiatta en uzun bebeklik ve çocukluk dönemi yaşamak durumunda olan insan yavrusu, diğer canlıların aksine birileri (bu genellikle “diğerleri” şeklinde gerçekleşir) tarafından korunmak, yetiştirilmek zorundadır. Kendi hâline bırakılan insan yavrusu hayatta kalamaz. Ayrıca, zaten “insan başkaları ile insan olur”. Tek başına yaşayan birinin insan olduğundan pek söz edilmez, hatta insanlığını kaybeder. Gene Türk kültüründen bir örnek vermek gerekirse, birinin “insanlık yapma”sından söz etmek onun başkalarına yardım etmesini ima eder. Bu başkaları çoğu zaman diğer insanlardır, bazı durumlarda hayvanlara da yayılır. 

        İnsan kelimesi de aslında insanların birbirlerine yakınlaşmalarını ima eder. Arapça “insan” kelimesi için iki kaynak gösterilir. Biri onun n-s-y kökünden geldiğidir. Buna göre insan unutkan bir varlıktır. Bu yorum daha çok dinî açıdan yapılır. İslamiyet’e göre, insan kalu belada Allah’a vermiş olduğu sözü unutmuştur. Bu yorumun İslamiyet ile birlikte geliştirildiğini düşünmek yanlış görünmemektedir. Ancak kelimenin İslamiyet’ten önce de kullanıldığı düşünülecek olursa ikinci köken daha mantıklı görünmektedir. İnsan kelimesinin ikinci kökeni ise e-n-s köküdür. Bu kökten gelen diğer kelimeler insan kelimesinin anlamına ışık tutarlar. O kelimeler de biri ünsiyet kelimesidir, yakınlaşma ifade eder. Bu kökten gelen diğer bir kelime olan enis arkadaş, dost, yar gibi anlamlarıyla kalple daha çok ilişkilendirilebilir, bu anlamda insan “birbiriyle yakın ilişkiler kuran, sosyal, birbirini seven, vicdan ve kalp sahibi” anlamlarına gelir. Yani kelimenin ikinci kökü insanların birbirleriyle yakınlaştıklarını, birlikte olduklarını ve birbirlerine samimiyet ve sevgi duygularıyla yaklaştıklarını ifade eder. 

        İnsanın hemen hemen bütün eylemleri başkaları ile ilişkilerine yöneliktir. Doğumdan itibaren başlayan rolleri başta olmak üzere, öldüğünde diğerlerinden helallik istenmesine kadar hemen hemen bütün davranışlar başkalarıyla gerçekleşir. Bir açıdan, insanın dünyadaki hayatı “öteki”ne ulaşma çabası olarak da değerlendirilebilir. Bu düşüncelere Sembolik Etkileşimcilerin kişinin kendisini başka insanlardan anlaması / kavraması düşüncesinden Glasser’in “bütün insan sorunları ilişki sorunudur” düşüncesine, hatta son zamanlardaki yaygın görüşlerden öz-belirleme (self-determination) kuramına göre insanın üç temel ihtiyacının birinin “ilişkili olmak” (relatedness) olmasına kadar birçok dayanak bulunabilir. Dahası, son zamanlardaki beyin araştırmalarının başkalarıyla (sağlıklı) ilişki içinde olmanın insanı mutlu ettiğine dair bulguları da bunlara hatırlanabilir. 

        İnsanın bu toplumsallığının bir sonucu onun başkaları tarafından eğitilmesidir. İnsan bir toplum içinde doğar ve o toplum onun hayatta kalması için onu eğitir, eğitim olanakları sağlar. Bu eğitim süreci doğal olarak taklit yoluyla gerçekleşir. Psikolojide davranışçılığın ortaya koyduğu doğal pekiştirme / ceza öğrenmesine taklidin eklenmesi gerektiği Bandura tarafından ortaya konmuştu. Bandura insanın her şeyi kendisinin denemesi gerekmediğini, çoğu zaman etrafında meydana gelen olaylardan “ders alabildiğini”, dolayısıyla söz gelimi birinin bir davranışının pekiştirildiğini gördüğünde onun gibi davranma eğiliminde olduğunu, yani her zaman kendisinin pekiştirilmesi gerekmediğini ortaya koymuştur. Sonuç olarak taklit en temel insan öğrenmesi biçimlerinden biridir. 

        Benzer noktalara işaret eden bir düşünce olarak Vygotsky’nin sosyo-kültürel gelişim ve öğrenme kuramına işaret etmekte yarar vardır. Vygotsky üst düzey zihinsel işlevlerin toplumsal ve kültürel etkileşimler yoluyla kazanıldığını ortaya koymuştur. Başka bir ifadeyle insanın zihinsel gelişimi başkalarından etkilenmeleri sonucunda ortaya çıkmaktadır. (Bu düşüncelere felsefi felsefi dayanakları burada ifade edilemeyecek kadar çoktur. Bir örnek olarak Martin Buber’in sen-ben diyaloğuna işaret etmek yeterli olacaktır.)  

        Eğitimde davranışlar taklit edilir. Bu eğitimin birinci aşamasıdır. Hatta kişi Piaget’nin terimiyle “ertelenmiş taklit”i kullanmaya başladığında, yani taklit ettiği davranış ortada olmadığı zaman dahi taklit edebildiğinde zihinsel gelişimde önemli bir aşamayı geçmiş olur. 

        İnsanın diğer bir özelliği de Guthrie’nin ortaya attığı tekrar düşüncesidir. Buna göre bir kişi yeni bir durumla karşılaştığında, daha önce ne yaptıysa onu tekrarlama eğilimindedir. Gündelik hayattan örnek vermek gerekirse, bozulan bir televizyonun üstüne vurarak daha önceki durumda çalıştırmayı başarabilmiş olan kişi, televizyon benzer bir hata gösterdiğinde hemen onun üstüne vurarak tepki gösterir. Daha esnek olmakla birlikte, bir kişi bir yere gittiğinde ilk kez nereye oturmuşsa, ikinci gidişinde oraya (yakın bir yere) oturma eğilimindedir. Dolayısıyla, bir durumda bir davranış gösteren bir kişi o davranışından doyum elde ettiyse ve hatta kendini güvende ve rahat hissettiyse, onu yapma eğilimindedir. Çünkü insanlar bilmedikleri şeyden korkarlar ve temkinli yaklaşırlar. Benzer bir durum sosyal psikolojide “azıcıktan bir şey çıkmaz tekniği” olarak insanları yönlendirmede de kullanılır. Daha ileri gidildiğinde pazarlamacıların “ayağını kapıya sıkıştırabilmek” stratejisinde bile aynı eğilime dayanıldığı söylenebilir. 

        Tekrar hem uygulama hem de temrin (alıştırma) anlamlarına gelir. Bu yüzden ustalar öğrencileri davranışı kendiliğinden tekrar edecek fırsat bulamadıklarında “temrin” yaptırırlar, davranışı tekrar tekrar gerçekleştirmesini sağlamaya çalışırlar. Temrin oluşturulmuş (çoğu zaman daha güvenli veya az hasarlı) ortamda davranışın gösterilmesi gibi özel bir yapılandırmayı ifade eder. Sonucu tehlikeli olabilecek davranışlar gerçek dünya yerine temrin ortamlarında gerçekleştirilerek “tekrar”dan yararlanılmaya çalışılır. Bu yüzden aslında usta bir anlamda güvenli tekrarın (eğitimin) sağlayıcısıdır. 

        İnsanın bu tekrarlama eğilimi taklidin alışkanlık hâline gelmesini doğurur. Taklitle başlayan davranış benzer durumlarda kullanılarak alışkanlık hâline gelir. Doğal süreç işlediğinde taklit alışkanlığa yol açar. Alışkanlık benzer durumlarda benzer davranışta bulunma eğilimidir. Eğitimin ikinci aşaması budur. 

        İnsanın diğer bir eğilimi onun merak duygusundan kaynaklanır. Maymunlarda bile görülen “kurcalama güdüsü” çocuklarda sıklıkla gözlenen bir durumdur. Çocuk meraklıdır ve her şeyi kurcalama eğilimindedir. Bu kurcalamaların doğal sonucu farklı durumlara benzer davranışları genelleyebilmesini doğurur. Aynı zamanda kişi davranışını denetleyebilir, kontrol edebilir, iyileştirebilir (hatalarından ders alır), güzelleştirebilir. Bu durumda alışkanlık beceriye dönüşmüş olur. Bir davranışı beceri hâline getirebilen kişi artık o davranışın sınırlarını bilebilir hâle gelir. Hangi durumda o davranışı göstereceğini, hangi durumda gösteremeyeceğini bilir. Alışkanlığın bağımlılığa dönüşmesi onun beceri hâline getirilememesinin bir sonucudur. Alışkanlık “ipler kişinin elinde” olduğu zaman beceriye, “ipler davranışın elinde” olduğu zaman bağımlılığa dönüşür. Bağımlılık kişinin özgürlüğüne engel olur, bu yüzden kötüdür. Çünkü insanın temel ihtiyaçlarından biri de özgürlüktür. Beceri hâline gelen davranış Taylor’un modeline göre psikomotor davranış ile bilişsel davranışın bileşimidir. Bu davranışta psikomotor yan ağır basarsa bağımlılık oluşur, bilişsel yan ağır basarsa beceri oluşur. Başka bir ifadeyle, psikomotor davranış üzerindeki bilişsel davranış bilgi olarak kalırsa bağımlılığa dönüşür, bilinç hâline gelirse beceri oluşur. Kısaca özetlemek gerekirse, beceri bir yandan davranışın daha iyi ve daha kolay yapılabilmesini doğurur, öte yandan ne zaman ve hangi durumlar için uygun, ne zaman ve hangi durumlar için uygunsuz olduğu bilincini getirir. Becerikli kişi uygun durumlarda o davranışı gerçekleştirebilir, uygun olmadığı durumlarda o davranışı göstermez. Denebilir ki, alışkanlık davranışın tekrarını, beceri ise bilincini getirir. 

        Beceri hâline gelen davranış genellenme eğilimine girer. Yani, beceri aşamasında sınırları öğrenilirken, sonraki aşamada başka davranışlar için kurallar geliştirme ve sınırları aşma eğilimi ortaya çıkar. Bu aşama ustalaşma aşamasıdır. Hatta çoğu zaman öğrenciler ustalarının gözüne girebilmek için bir davranışı ondan farklı yapabilir hâle gelmeye çalışırlar ve bunu ustalarına gösterme çabası izine girerler. Çünkü usta öğrencisinin ustalaşması için çaba gösteren kişidir. 

        Ustalaşan kişi davranışı yetkinlikle gerçekleştirdiği gibi, o davranışın yetersiz kaldığı durumlarda ne yapabileceğini de bilir. Bu, ustada olgunluk ölçütleri oluşmasına yol açar. Usta kişi kendi işini yapar, başkalarının işlerini nasıl yaptıklarını da bilir. Bu yüzden usta kişi hem kendi işinin nasıl yapılabileceğini hem de başkalarının yaptığı işin iyi olup olmadığını bilir. Bir anlamda bilinç genişlemesinden söz edilebilir. Usta kişi artık kendi sınırlarını aşmıştır. İlgili diğer işler konusunda da fikir / bilinç sahibidir. İlgili işlerin nasıl yapılacağını bilmesi gerekmez ama hangi ölçütlere ulaşması gerektiğini bilmesi gerekir. Çünkü işler birbirleriyle bağlantılıdır. Genellikle usta kişi kendi alanı ile ilgili olarak kimin ne yapabileceğini ve kimden ne bekleyebileceğini bilir. Bir anlamda usta kişinin psikomotor ile başlayıp bilişselle devam eden süreci duyuşsal ile desteklenmiş olur. Çünkü usta hem kendi davranışını hem de başkalarının davranışını değerlendirebilir hâle gelmiştir. 

        Duyuşsal davranışın en gelişmiş hâllerinden biri değerlerdir (hatta en gelişmiş hâlidir bile denebilir). Usta kişi iyiye, doğruya, güzele değer verir ve dünyanın güzel bir yer olmasını önemser sonuçta. Dünya için iyilik, güzellik ve doğruluğu isteyen kişi hemen hemen her şeyin iyi, doğru ve güzel olmasını öngörür. Bu, öncelikle kendi yaptığı, sonra da başkalarının yaptıkları için geçerli (olumlu anlamıyla “genel-geçer”) hâle gelir. Usta aynı zamanda geçirilen aşamaları bildiği için öğrencisine karşı duyarlı, sabırlı ve müsamahalıdır da. 

        Meşhur bir hikâye vardır. Bir gün bir konuşmacı konferans vermek üzere taşrada bir yere gider. Konferans salonuna girdiğinde sadece yaşlı bir adamın oturduğunu görür. Ondan başka kimse gelmemiştir. Konuşmacı konferansı icra mı etsem, iptal mi etsem diye kararsızlığa düşer. Ne yapacağını bilemez. Yaşlı adama sormaya karar verir. “Beyamca” der, “durumu görüyorsun. Ben konferans vermek üzere hazırlanıp geldim, ama senden başka kimse yok. Konferansı versem mi, iptal mi etsem?”. Yaşlı adam cevap verir: “Ben bilemem. Ben yaşlı bir hayvan yetiştiricisiyim. Ama ben ahıra girerim, bir hayvan da olsa, on hayvan da olsa yemini veririm”. Konuşmacı anlayacağını anlamış olduğunu düşünür ve coşkuyla konferansını verir. Konferans bir buçuk saat sürmüştür. Konferans bitince yaşlı adama tekrar sorar: “Beyamca, konferans nasıldı?” “Ben bilmem” der yaşlı. “Ben hayvan yetiştiricisiyim. Ama ben ahıra girdiğimde bir tane hayvan varsa bütün yemi ona vermem” der. Profesörün bu durumdan sonra ne hissettiği açıktır. Bu fıkradaki yaşlı hayvan yetiştiricisi ustadır. 

        Eğitim sürecine bir örnek vermek gerekirse, bir berber çırağı başlangıçta ustasının davranışlarını taklit eder. Bir süre sonra o davranışları alışkanlık hâline getirir. Eğer bu alışkanlığını bilinçlenerek beceri hâline getirirse, kalfalık aşamasına geçer. Kalfa artık o davranışları kolay ve güzel yapabilir hâle gelmiş demektir. Berber kalfası artık ustasına danışmadan saç kesebiliyor demektir. Saç kesme konusunda ustalaşması onun saçın başka nasıl kesilebileceği ve nasıl daha uygun olacağı konusunda fikir üretmesini ifade ettiği gibi, söz gelimi nasıl bir elbise ile daha uygun olabileceğini de bilmesini gerektirir. Artık usta bir berber terzinin diktiği elbiseyi de değerlendirebilir hâle gelir. 

        Benzer bir örnek oto tamirciliğinden verilebilir. Motor tamircisi çırağı bir kişi ustasının davranışlarını gözler ve onu taklit ederek işe başlar. Bu noktada tekrar ederek alışkanlık kazanır. Daha sonra bu alışkanlık üzerinde bilinçlenerek kalfa olur. Artık nerede hangi işlemi yapacağını biliyordur. Usta aşamasına geldiğinde ise hem kendi yaptığı tamiri değerlendirebilir hem de söz gelimi kaportacının veya oto elektrikçisinin nasıl yapması gerektiği konusunda da bilgi ve tecrübe kazanır, ölçütler geliştirir. Aynı zamanda bir çırağın iyi bir oto tamircisi olup olamayacağını da bilir. Genellikle ustalar kendi özel tamir yöntemleri de geliştirirler. 

        Baştaki soruna geri dönecek olursak, eğitimin amacı kişiye ustalaşma yolunda gerekli imkânları sağlamak olmalıdır. Eğitim kişiyi yetkin hâle getirecekse beceri geliştirmesine, ermiş hâline getirecekse ustalık seviyesine getirmelidir. Bilişsel alana aktaracak olursak, eğitim öncelikle model olarak çocukların bilgileri taklit ederek almalarını sağlamalı, ardından yeterince uygulama yaptırarak alışkanlığa dönüştürmelerini kolaylaştırmalıdır. Zihinsel ve kişisel olgunlaşmayla birlikte alışkanlıklar üzerinde bilinç kazanmaları için öğrencilere yardımcı olmalıdır. Bu aşamadan sonra onların bilgilerini genelleştirebilmelerinin yollarını öğretmelidir. Eğitim aşamaları açısından ele alındığında ilkokul ve ortaokulun daha çok taklit, lisenin alışkanlık, üniversite eğitiminin beceriye yönelik olması, lisansüstü eğitimin ise ustalığa ağırlık vermesi öngörülebilir. 

        Bu genel çerçeve içerisinde her aşamanın hangi uygulamalara yer vermesi gerektiği ana hatlarıyla belirlenmiş olur. Hem bu uygulamaların neler olabileceği hem de eğitimin nihai hedefi olan ustalığın hangi özellikleri içerebileceği ayrıca ele alınması gereken hususlardır. 

        Not: Yazı ile ilgili M. Ali Dombaycı’ya katkılarından dolayı teşekkür ederim. Ustalığın bazı yönlerine yapmış olduğu işaretler zihin açıcıydı.