Bir “15 Temmuz Sanatı” Doğar mı?

Şubat 2017 - Yıl 106 - Sayı 354




        Hani çok ünlü ve çok büyük bir firma bir TV reklamı yapar. Müthiş bir de müziği vardır. “Bunun üstüne bir şey yapılamaz.” diye düşünenler olur. Herkes çok etkilenir. Bir süre sonra ise unutmaya başladığında başka kanala geçmeye başlarsınız. İşte öyle bir şey. İşte o gün gelmeden önce o firmanın sonraki “ölümsüz” reklamı hazırlanmaya başlanmıştır ya da çok daha öncesinden hazır edilmiştir. (“Truman Show” filminin izlenmesi hararetle yeniden tavsiye edilir.).

        Bizzat o firma da sessiz kalarak müziğini, reklamını unutturmaya çalışır. Amaç sonrakine hazırlanmak, insanları bir defa daha hakkında konuşturmak ve satış grafiklerine tavan yaptırmaktır.

        Modern zamanlar, “unutmak” ile “unutmamak” kavramlarını aynılaştırmıştır. İkisinde de sonuçta aynı yere varılır. Unutmadığını söyleyen ne kadar hatırlıyorsa, unuttuğunu söyleyen de o kadar hatırlıyordur. 

        Kişiselleştirmeciler, unutturmacılar, unutturmamaya çalışıcılara ise söylenecek söz yoktur yani çoktur. Dünya artık neyi unutacağınıza ve unutmayacağınıza da karar veren bir yer.

        15 Temmuz’dan sonra kaç tane “irili ufaklı” felaket olduğunu hatırlayan var mı acaba aramızda? “Var” diyenler yalan söylüyor, açık konuşmak gerekirse. Ben yazıyorum ve eski usul fişliyorum. Sayıyı söylemeyeyim burada. Kendiniz hatırlamaya çalışın. Hiç kimse kendini kandırmasın, hatırladığınız ikiyi üçü geçmez.

        Bu arada bir ekip kurabilirsem ve kaynak bulabilirsem niyetim ne kadar çabuk unuttuğumuza, unutturduğumuza, unutturulduğumuza dair bir hikâye olacak. Belgeselci kafası… Belki ben de hazırım unutmaya ama adımız belgeselci kalsın diye yazıyoruz işte bir yerlere.

        11 Eylül’den sonra ABD’de çok zorlanmasına rağmen bir sanat doğmamış, olay bütün dünyanın bir şekilde yeniden işgali ile sonuçlanmış, haritalarla oynanmaya başlanmıştır. Bütün dünya öncelikle travmaya sokulmuş, el âlemin derdi hepimizi germiştir. Yani, her şey normal hâle getirilmiş, ne yapıldıysa kâr hanelerine yazılmıştır.

        Bir “15 Temmuz Sanatı” doğamaz. Dünyanın seyri gereği zaman içinde belirli zamanlarda hatırlanan bir “olay” hâline gelir. Etkileri devam eder mi? Tabii ki eder. 

        “11 Eylül”den söz ederken hangi yıl olduğunu ilk anda hatırlayamadım. Bir süre sonra insanlar, “15 Temmuz” diyecekler ama hangi yıl olduğunu hatırlayamayacaklar.

        “Ceren, Mahir’i Seviyor” senaryosunda da durum aynı yukarıdaki seyir gibi. İlk versiyonda, 90 dakika içinde 1 dakika 20 saniyelik yeri olan 15 Temmuz, 6. versiyonda Ceren’i travmaya sokan, Mahir’i öldüren olay durumunda ve süresi tahminen 30 saniye. 

        Senaryonun en son versiyonunda (Kim bilir kaç versiyon daha olacak!) “Tamamen ortadan kalkar mı?” diye sorulabilir belki. Hayır kalkmaz. (Daha büyük bir travma yaşamazsak tabii!). Kalkarsa senaryo ortadan kalkar çünkü. En son 15 saniye olur ve bu son süredir. Sermayesi kurtarmaz. Bu bir senaryo, ticari ürün yani!

        Bizim mahallede (Kaç kere yazdım “Çengelköy” diye ama unutulmuştur çoktan!) 18 kişi öldü, 150 kişi yaralandı. Ben unutamam bunu. Sizde ölü yaralı yok mu? Unutun gitsin o zaman!

        Kızılay’daki patlama, benim dolmuşa, otobüse bindiğim duraktaydı. (Bu arada, ben Ankaralıyım!) O gün İstanbul’dan arabamla değil de otobüsle gelseydim listede adım yer alabilirdi.

        Dolmabahçe’de Gümüşsuyu Caddesi’nin başındaki patlama, yıllarca çalıştığım TÖMER’e çok yakın. O gün arkadaşlarımla buluşmuş olabilirdim orada.

        Ortaköy’deki patlama, bir önceki ofisime birkaç yüz metre uzaklıkta. O gece eve yürüyor olabilirdim mesela!

        İstiklal Caddesi’ndeki patlamada, o gün orada belgesel sınıfımla birlikte çekimde olacaktık. Sınıfımdan birkaç öğrencim, “Orada patlama olacakmış, orada ders ve çekim yapılırsa biz gelmeyiz.” dedikleri için Kızkulesi’nden başlamıştık çekimlere. Patlamaya, Kızkulesi’ndeki çekimlerde şahit olmuştuk hep birlikte.

        Ankara Garı’nda çekim izni başvurusu vardı bir öğrencimin, o günlerde… (Kaç kişi “Hangi günlerde ?” diyor acaba şu anda?).

        Sultanahmet’teki patlamadan bir hafta önce aynı saatlerde, aynı yerde çekim yaptık öğrencilerimle. Patlama günü ve saatinde ise Eyüp’te çekimdeydik. İnanmayacaksınız ama (Siz bilirsiniz!) bu defa da ben çekim gününü ve yerini değiştirmiştim. 

        12 Eylül sabahı Elazığ’dan Ankara’ya dönüyordum. (1980 miydi neydi, hatırlayamadım şimdi!). İlk aramayı Keskin-Kırıkkale civarlarında bir yerde yapmışlardı otobüste. Sabah saat beşe çeyrek vardı galiba! Terminal’den Öveçler’e kadar 200 kadar aramayla birlikte her köşede üstüme doğrultulan silahların arasında yürümüştüm.

        Benim unutamamalarım kişiseldir. Siz bu tarihlerde bir şey yaşamadıysanız kafanıza takmayın.

        Bu yazıda da daha önceki yazılarda olduğu gibi çelişkiler var, diye düşünülebilir: Yaman Çelişki (Ahmet Kaya’dan dinleyin, hani başka bir davadan… Hatırlarsınız!). Bence hiç kimse, çelişkilerin farkında değil. Çünkü önceki yazıları ya hiç kimse okumamıştır ya da okudularsa bile çoktan unutmuşlardır.

        İşte biz, tam da bunu anlatıyoruz. Ülkemiz için yaşamanın, kendimiz için yaşamak anlamına geldiği günleri, “Vatan, uğrunda yaşayan varsa vatandır.” da diyebildiğimiz günleri…

        Önümüzdeki yazıdan itibaren daha sinematik ve alana yönelik yazılar yer alacak bu satırlarda. Yani modern taktik… Unutun gitsin! Bu arada, “Boş ver!” yerine “Unut gitsin!” demeye başladığımızın da farkında mısınız? Boş verin, unutun gitsin!