Tehdit Altındaki “Kültür”

Kasım 2016 - Yıl 105 - Sayı 351



“Bir cemiyetin kültürü, bir arada yaşayan insanların hayatın muhtelif problemlerine karşı denedikleri çözüm yollarından meydana gelmiştir. Bu çözüm tarzlarının bir kısmı zamanla sabit hâle gelerek cemiyetin bütününe mal olur ve onun kültürünü teşkil eder. Mamafih, sosyal ilimlerde kültürden bahsedilirken bu müşahhas alet ve usullerden ziyade onların arkasında mevcut bulunduğu farz edilen manevi unsurlar (inançlar, norm ve kıymet sistemleri) anlaşılır. Çeşitli cemiyetleri kültür bakımından ayırt eden şey onların kullandıkları alet ve vasıtalardan ziyade bu alet ve vasıtaların gerisindeki zihniyet ve manevi kıymetler bütünüdür.”




        Bir milleti var eden, onu diğerlerinden kendine özgü değerleriyle farklı kılan ve tarih sahnesinden istikbale uzanan süreçte yer edinmesini ve mevcudiyetine karşı olan tehditleri bertaraf etmesini sağlayan ana unsur “kültür”dür. Kültür, bir milletin ortak değerlerinin, tutum ve davranışlarının bütünüdür ve millî bir karaktere, millî bir muhtevaya sahiptir. Yukarıda zikredildiği üzere, Erol Güngör’ün de ifadesi ile kültür bir zihniyeti oluşturmakta ve yansıtmaktadır. Bu zihniyet, arka planında asırları barındırır. Bu asırlar içerisinde ise, milleti, “var” kılan hususlar bizatihi millet tarafından oluşturulur ve inşa edilirler. Edebiyattan sanata, mimariden hukuka (töreye) uzanan bu süreçte inşa unsurlarının vazgeçilmez, vazgeçilemez hususları yer alır.  

        Türk milleti adına kültür, hayatın her sahasında, tarihten bugüne mühim bir konumda yer almıştır. “Türkler” ve “millî kültür” birçok çalışmanın temel konusunu teşkil etmiştir. Asya ve Batı menşeili muhtelif yayınlarda da bu durumu müşahede etmek mümkün olmuştur. Bu ve benzeri yayınlar, Türk milletine yönelik dost-düşman ayrımı var olmasına karşın, Türk milletinin takdir edildiği sonucunu defalarca ortaya çıkarmıştır. Arka planda aslında büyük bir ilgi söz konusu olmuştur. 

        Özellikle, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasında ve sonrasında da kültür meselesi, üzerinde durulan konular arasında yer almıştır. Ziya Gökalp, kültürü, “Yalnız bir milletin dinî, ahlaki, hukuki, muakalevi, bedii, iktisadi ve fenni hayatların ahenktar bir mecmuası.”2 olarak tanımlarken, İbrahim Kafesoğlu, “… Belirli bir topluluğa ait sosyal davranış ve teknik kuruluşların “kültür”ü meydana getir(diğini).” belirtmiştir.3

        Her ne kadar Soğuk Savaş dönemindeki iki kutuplu sistemde, ideoloji odaklı tartışmalar sebebiyle kültür ve kimlik tartışmaları ön planda yer almamışsa da Berlin Duvarı’nın yıkılışı ve müteakiben gelişen olaylar sebebiyle 21. asır farklı söylem ve gelişmelere sahne olmuştur. 

        İçerisinde bulunduğumuz 21. asır, insanlık tarihi açısından yeni bir dönemi ifade etmektedir. Bu yeni dönem özellikle “kültür” açısından dikkate edilmesi gereken sonuçlar doğurmuştur. Bu sonuçların arka planı ise evvela söylem bazında geliştirilmiştir. Huntington’un 1990’lı yılların başında üzerinde ısrarla durduğu konulardan birisi “kültür” olmuştur. 

        Gelinen aşamada ise, önceki yüzyılın son çeyreğinde yaşanan gelişmelerle birlikte, yukarıda ifade edilen kültür kavramının muhtevasının farklı tehditlerle karşı karşıya kalmakta olduğu müşahede edilmektedir.

        Özellikle, Soğuk Savaş döneminin sona ermesi ile birlikte, küreselleşme sürecine yönelik tartışmalar artmış ve bu sürecin ekonomi, politika, bilişim ve kültür alanlarındaki etkileri gündeme gelmiştir. Elbette bu sürecin olumlu yanları da söz konusudur. Lakin üzerinde durulmak istenen husus, sürecin özellikle kültür ekseninde ortaya çıkarmış olduğu menfi etkilerdir. Öyle ki, süreç birçok açıdan, farklı boyutlar ile millî değerler ve kültür üzerinde tahribat oluşturmuştur. “Tüketim kültürü” olarak tanımlanan piyasalaşma süreci, insanları küresel ekonomik girdap içerisine sokmakta ve markalar, imajlar ve söylemler üzerinden standartlaşma ve tek-tipleşme handikabı içerisinde bırakmaktadır. 

        Tüketim kültürü ile birlikte bireyler toplumsal değerlerden gittikçe uzaklaşmakta ve birtakım modellere öykünerek değerlerinden ve toplumdan kopmaktadırlar. Zira böylesi davranışların takdir gördüğü izlenimi hâkim olmaktadır. Toplum–birey arasındaki bu zımni gerilim bizatihi kültürü de etkilemekte ve milletleri diğer milletlerden ayıran ögeler zarar görmeye ve hatta kaybolmaya yüz tutmaktadır. Burada bir neden–sonuç ilişkisi ve bir etkileşim söz konusudur. Zira yine İbrahim Kafesoğlu’nun ifadesi ile kültür hayatında meydana gelen değişiklikler mühim sosyal hareketlerin başlangıcı olduğu gibi, büyük çaptaki siyasi ve iktisadi faaliyetler de kültüre yeni istikametler çizmektedir.4

        Bu tahribat sürecinde “dil” meselesi ile de karşılaşılmaktadır. Bilindiği üzere, kültürün kapsadığı unsuların başında dil gelmektedir ve kültürel egemenliğin önde gelen aracı da dildir. Öyle ki, Huntington’un ifadesi ile “tarih içinde dünyada dillerin dağılımı dünyadaki iktidarın dağılımını yansıtmıştır.”5 Bu ifade, Soğuk Savaş dönemi sonrası tek kutuplu sistem tartışmaları açısından dikkat çekicidir. Amerika örneği bağlamında, hayatımızın birçok alanı içerisinde yer alan internet dilinin İngilizce olduğu bilinmektedir ve dolayısıyla küresel bilgisayar sohbetlerinin ezici çoğunluğu Amerika kaynaklı olup küresel söyleşilerin içeriğini etkilemektedir.6 Aynı zamanda Amerikan filmleri ve televizyon programları da dünya piyasasının büyük kısmını kaplamaktadır. İnsanların görsel medya vasıtasıyla ne dereceye kadar yönlendirilebildikleri bilinen bir gerçektir. Bu genel çerçeve dâhilinde, Batı menşeili dillerin hayatın birçok noktasını hegemonya altına alma çabası diğer dilleri tehdit etmektedir. Şüphesiz ki, yanlış Batı(lılaşma) algısı ve politikaları sebebiyle Türkçe de bu tehdit altında bulunmaktadır.

        Peki, bu tehditlere karşı nasıl tedbirler alınması gerekmektedir? İçerisinde bulunduğumuz yüzyıl, her alanda (mimari, edebiyat, sosyoloji, uluslararası ilişkiler gibi) kimlik tartışmaların yaşandığı bir yüzyıldır. Aidiyet unsurları yeniden tanımlanmakta ve yeniden şekillendirilmektedir. Her ne kadar Türkiye’de de kimlik eksenli tartışmalar farklı konulara kanalize edilmeye çalışılsa da aidiyetin temel var olma unsuru olduğu bu dönemde, kimlik ile doğrudan ilgili ve ilişkili olarak kültürümüze sahip çıkmamız, idrak ve muhafaza etmemiz zaruri görünmektedir. Basit görünen ve fakat bilinç gerektiren yegâne çözüm yolu buradan geçmektedir. Aksi takdirde, kültürümüz tehdit altında olmaya devam edecektir. Elbette asırların birikimine sahip Türk kültürünün yok olması mümkün değildir. Lakin tahrip edilmesi dahi diğer anlamda bir yok olma manasını taşıyabilecektir.