Geleneğin ve Dilin Muhafazası

Kasım 2016 - Yıl 105 - Sayı 351




        İçinde bulunduğumuz kapitalist sistem, son zamanlarda yeni bir kavram bulmuş ve mal bulmuş mağribi gibi sarılmıştır: Küreselleşme. Küreselleşme ekonomik gelişmenin doğal bir sonucu olarak görülebilir ve görülmektedir. Hatta bazılarınca küreselleşmeye karşı olmak akılsızlık ve aptallık derecesine varan karşılıklar bulmaktadır. Oysa bu, kendi sınırları dışına taşıp, az gelişmiş ülkeler için kapitalizmin bulduğu yollardan biridir. Doğru değerlere ve ilkelere dayanmadığı sürece de az gelişmiş ülkeleri mazlumlaştırmaktan başka bir sonucu da olmayacaktır. 

        Gelinen teknolojik duruma bakıldığında küreselleşme zorunlu bir sonuç olarak görülmekle birlikte, sisteme uyum sağlayıp “bir kaşık bal da ben alırım” mantığı ile ona katılmaya çalışmanın üzerinde düşünülmesi ve irdelenmesi gereken bir durum olduğunu düşünüyorum. Tabii ki bu husus küreselleşmeye hemen karşı olalım ve duralım demek değildir. Sadece durup düşünmek ve neye mal olacağını değerlendirmek gerekir demektir. 

        Küreselleşme kapitalizmin yeni oyuncağıdır. Tabii ki, daha çok az gelişmişler için oyuncak. Çünkü kapitalizm bunun oyuncak olduğunun farkındadır. Dolayısıyla, bu oyunu kapitalizm oyun olarak, az gelişmişler ise kaçınılmaz gerçek olarak oynamaktadırlar. Bizim gibi ülkeler ne yazık ki az gelişmiş kategorisine girerler. Bu noktada Cemil Meriç’in “Sen bir az gelişmişsin!” yazısını hatırlamak gerekir. Az gelişmişlik gelişmemiş ülkeler için uydurulmuş bir kendini iyi hissettirici bir kelimedir sonuçta. 

        Küreselleşme birçok koldan gelir, birçok saldırı noktası vardır. Felsefi konulara fazla girmeden şu manzaralara bakmak küreselleşmenin ne yaptığını gözler önüne sermeye yeterlidir. Bir alışveriş merkezine gidin ve bakın. Burası neresidir? Amerika’yı veya Orta Avrupa’yı bir kenara bırakın (çünkü onlar zaten buna hâkim ve dolayısıyla taraftardır), dünyanın neresine giderseniz gidin alışveriş merkezinin rahatlığını görürsünüz. Doğu Avrupa ülkelerinden Uzak Asya ülkelerine kadar bütün alışveriş merkezleri hemen hemen aynıdır. Kapısından girince aynı dünyaya girersiniz. Hemen hemen aynı mağazalar, hemen hemen aynı düzenlemeler, hemen hemen aynı manzaralar… Alışveriş merkezlerinde yerel denebilecek çok fazla şey bulunmaz. Söz gelimi, İstanbul’daki bir alışveriş merkezinde demleme çay içebileceğiniz bir yer hemen hemen yoktur. Hele hele Türk işi oturup çay içip muhabbet edebileceğiniz bir ortamı hiç bulamazsınız. Çünkü oradaki iş yerleri daha fazla kar etmelidirler ve çay bu anlamda kar getirmez. Türk işi demleme çay karlı bir şey değildir. Genel olarak sallama çay içersiniz ve dışarının bilmem kaç katı bir para ödersiniz. Bir işyeri sahibinin şu hesabı yaptığını hatırlıyorum: Bir “fastfood” mekanında kişilerin ortalama olarak 12 dakika oturmaları iyidir, karlıdır. Daha uzun zamanlar işyerinin aleyhinedir. Bu yüzden bunun gibi işyerlerinde insanların rahat edecekleri sandalyeler konulmaz. Rahatsız sandalyelerde kısa sürede işinizi bitirip çıkasınız diye beklenir. 

        Alışveriş merkezleri ilginç stratejiler geliştirirler. Uzun süre içinde bir ibadet mekânı bulundurmayan alışveriş merkezleri ramazan için kampanyalar düzenlemişlerdir. Hem dinden uzak durmaya çalışan, ama aynı zamanda ticaret için dini kullanmakta bir sakınca görmeyen bir mantıktır bu. Aslında, günümüzde bazı alışveriş merkezlerinde ibadet için yer bulundurmaya başlanmasının arkasında dindarların namaz için alışveriş merkezini terk etmeleri etkili olmuştur ve gene, sadece onları daha fazla alışveriş merkezinde tutup daha çok alışveriş yapmalarını sağlamaya çalışmaya yöneliktir. Sonuç olarak, alışveriş merkezleri kendi başına uzun uzun incelenmesi gereken bir husustur. 

        Küreselleşmenin diğer bir sonucu uluslararasılaşan markalardır. Ramazan ayında insanları kola içmeye teşvik eden mantık da budur. Akşama kadar aç kalan kişilere akşam, akşama kadar aç duracak olan kişilere gece asitli bir içecek almayı teşvik etmenin sağlığa ne kadar uygun olabileceği açıktır. Ancak paraya dönüştürülebilecek her şey kapitalizm için mübah olduğundan, tabii ki bundan bir rahatsızlık duymamaktadır. 

        Kapitalizmin aynı zamanda her şeyin “zaten öyle olmasını” gerektirdiğini düşündürmek gibi becerisi vardır. İçinde yaşanan olaylar öylesine gerçekleşmektedir ki, insanlar zaten öyle olması gerektiğini düşünmektedirler. Bunun en güzel örneği mimaride yaşanmaktadır. İçinde yaşanan evler apartman dairesine dönüşmüştür. Apartman daireleri 0+1’den 4+1’e kadar değişebilmektedir. Genel olarak da 2+1 veya 3+1 şeklinde dizayn edilmektedir. Bu düzenleme aynen alışveriş merkezlerinde olduğu gibi, aslında yaşam biçimi manipülasyonudur. Ruhsuzdur, kültürsüzdür, cansızdır… Evlerin hiçbir özel ve özgün tarafı yoktur. Daire anlayışı ile birlikte misafir odası ortadan kalkmıştır. İnsanlar artık misafir istememeye başlamışlardır. Söz gelimi bu topraklarda yaşayan insanlar Müslümandır ve günde beş vakit namaz kılmaları gerekmektedir. Oysa yapılan evlerde ne kıbleye dikkat edilmektedir ne de evde abdest ve namaz için bir mekân bulunmaktadır. Bunun doğal sonucu da insanların bu eylemleri ile ilgili isteksiz ve gönülsüz davranmaya başlamaları ve namazın insanların gündelik hayatlarından çıkmaya başlamasıdır. İnsanlar mekânın kendilerine empoze ettiği yaşama ve düşünme biçimine uyum sağlamaktadırlar. Bunun doğal bir sonucu da değerlerin değişmeye başlamasıdır. İnsanlar artık farklı şeylere değer vermeye başlamakta, (eskiden) değer verdiklerini düşündükleri şeyler için de “Ama bu devirde de öyle olmaz ki!” demeye başlamaktadırlar. 

        Bir zamanlar doğuda yapılan deprem evlerinde hayvanları için yer olmadığı için deprem evlerini satan köylüler örneği meşhurdur. Hayvanları kendisi için değerli olan insanlar onlar için yer ayrılmadığı mekânları tercih etmezler ya da artık değer vermemeye başlarlar. Daha önemli örneği ana babalardır. Yeni kurulan aileler ana babalarından uzak ve onların mümkünse eve yatıya gelemeyecekleri düzenlemeler yapmaktadırlar. Evde onları misafir edebilecekleri ortam bulunmamaktadır. Her ne kadar bu durum çocukların dünyaya gelmesi ile ana babaya yakın oturmaya çalışmak biçiminde ortaya çıkmakta ise de, ana babalar evin istenmeyen kişileridir. İnsanlar bir yandan onları sevdiklerini söylemekte, bir yandan çocuklarının bakımı için onlara ihtiyaç duymakta ve yardım istemekte, ama onların kendilerine karışmamalarını istemektedirler. Bu durum Amerikan kültürü için gayet doğaldır, çünkü onlar çocukları konusunda da ana babalarından pek yardım istemezler. Hatta Noel’de bir araya gelmenin dışında ana babalarıyla telefon görüşmesi dışında ilişkileri bile olmayabilir. Amerikan kültürü bireyci bir kültürdür ve bu durum da orada gayet doğaldır. 

        Türk kültürü bireyci bir kültür değildir. Ancak ortaklaşacı bir kültür olup olmadığı tartışmalıdır. Bazıları ortaklaşacı olduğumuzu öne sürerken, bazıları ortaklaşacı olmadığımızı söylemektedirler. Asıl ilginç olan ne olduğumuzu netleştiremeyen kişilerdir. Bir kısmı gerçekten Türk kültürünü bu kalıplara sokamayacağımızı düşünürken (ben bu gruba dahilim), bir kısmı da bireyci olmadığımızı görüp ortaklaşacı da olmak istemeyen, çünkü ortaklaşacılığın Asyalı olduğumuzu hatırlatmasından rahatsız olan kişilerdir. Aynı kişiler, Türkiye’ye gelen Suriyelilerden, Türkiye’nin Orta Doğu’da etkinleşmesinden rahatsız olurlar, değer eğitimi deyince Batı’nın değerlerini anlar ve o değerlerin öğrencilere kazandırılmasını isterler. Türkiye’nin bulunduğu yerden rahatsız olur ve onların istediği yer olan Avrupalı olduklarını iddia ederler. 

        Bu noktada bir milletin millet olmasını sağlayan en önemli şeyin değerler, dolayısıyla kültür olduğunu hatırlamak gerekir. Aynı milletten olduğunuz kişiler sizinle benzer değerlere sahip olduğunu düşündüğünüz ve umduğunuz kişilerdir. Öncelikle vatan ve millet sevgisi olmak üzere, Türk kültürünün önem verdiği değerler vardır. Hatta Türk kelimesinin anlamı da burada yatar. Bir dilde insan için kullanılan temel kelime o kültürün insana bakışını gösterir. Türk kelimesinin çeşitli kökleri bulunduğu iddia edilmekle birlikte, en çok kullanılan ve en muhtemel köken Türk kelimesinin töre ile ilişkili olduğudur. Buna göre Türk, töresi olan insandır; İnsanı insan yapan onun töresidir, değerleridir, ahlakıdır. Toplumsal bir övünme meselesi yapmadan şu söylenebilir ki, Türkler hemen hemen her zaman mazlumun yanında olmuşlardır, misafirlerini korumuşlardır (savaşmak pahasına misafirlerini düşmanına iade etmemişlerdir), başkalarına yardım ederken içten (veya dıştan) pazarlık yapmamışlardır. Son zamanlardaki meşhur olaylardan biri olarak Bosna’da bir dağ başında yaşayan yalnız bir kadına yardıma giden Türk askerlerine kadının söyledikleri gerçekten çok önemlidir. Bunlar ve benzeri ilkeler Türkleri Türk yapan ögelerdir ve bu milletin asli unsurlarıdırlar. 

        Kapitalizm ve küreselleşme insanları asli değerlerinden uzaklaştırmakta ve kimliksiz, kültürsüz bir topluma doğru yönlendirmektedir. Ev mimarisinden şehir mimarisine, yemeklerden giyime kadar geçmişle bağlantıyı ifade eden her şey kapitalizm için engeldir, düşmandır. O da bu yüzden insanların öncelikle geçmişleri ve kültürleri ile bağlantılarına yönelmektedir (veya insanlar ilk fırsatta kapitalist kazançlar için geçmişlerine ve kültürlerine sırt çevirmektedirler). 

        Geçmiş gelenektir. Gelenek sizden önceki nesillerin sizin hayatınızı kolaylaştırmak için ortaya koyduğu tecrübelerdir. Gelenek demektedir ki, “Bu dünya böyle bir yerdir (gelenek bu yüzden yereldir) ve bu dünyada böyle ayakta ve hayatta kalınabilir.”. Her ne kadar bazı kişiler geleneği kendi yaşamlarına müdahale gibi görmekte iseler de unutmamalıdır ki insanoğlu dünyada en uzun çocukluğa sahip olan canlıdır ve birileri onu korumadığı zaman hayatta kalamamaktadır. Yani, insan bir yandan önceki nesillerin onu korumasına muhtaçtır, diğer yandan “gelenek beni sınırlandırıyor, özgürlüğümü elimden alıyor” diyerek ona karşı çıkmaya çalışmaktadır. Bu da onun ikilemidir. 

        Yaşam biçimi olarak kültürden ve gelenekten uzaklaşmanın önüne geçebilmek için mimariye hâkim olmak gerekir. Anlaşılan o ki artık tren kaçmıştır. Yapmış olduğumuz binalar ve düzenlemiş olduğumuz şehirler kendilerini empoze etmişlerdir ve insanların büyük bir kısmı da buna uyum sağlamaya çalışmaktadır. Geleneğin taşıyıcıları olan ana babalar evden uzaklaştırılmıştır. Dolayısıyla geleneğin önceki nesillerle aktarılma şansı da kalmamıştır. Öyle görünüyor ki, kültürün aktarıcısı olarak elimizde kalan tek ip dildir. Ancak Türk toplumu bu açıdan da şanssızlığa uğramıştır. Önce harf, sonra dil değiştirilmiştir. İnsanlar artık kelimelerin ne anlama geldiklerinden emin değildir. Özellikle son zamanlarda eğitimin de eksiklikleri yüzünden okullardan mezun kişiler Türkçeyi düzgün kullanamamaktadır, kelimelerin neleri ima ettiğinden bihaberdir. Son zamanların önemli bir kavramı ile ilişkilendirerek kültürün insanlar için “mem” taşıyıcısı olduğu vurgulanabilir. Mem biyolojideki gen kavramının kültüre ve sosyal dünyaya uyarlanması gibi değerlendirilebilir. Nasıl biyolojiniz genlerinizle aktarılıyorsa, kültürünüz de memlerle aktarılır ve bu memler çoğunlukla dilinizde yer alır. Her ne kadar mem terimi özellikle günümüzde ortaya atılan kavramsallaştırmalar için daha geniş bir kullanıma sahipse de daha geniş çerçevede kültürün özü olarak ele alınabilir. Bu anlamda kültür mem oluşturur ve bu memleri öncelikle kelimeler aracılığıyla aktarır. Memler sayılamayacak kadar çoktur, ancak bir miktar netleştirmek amacıyla, Türk kültüründe bazı örnekler bulunabilir; El sıkışmak veya karşılaştığında kucaklaşmaktan elinizle yaptığınız ayıp bir harekete kadar her şey mem olarak değerlendirilebilir. Belki gündelik hayatta üretilen memlere Baattin verilebilir. Nasrettin Hocanın günümüz versiyonu sayılabilecek olan bu karakter birileri tarafından üretilen memler için iyi bir örnektir. İnsanların zihinlerinde Baattin diye bir kavram vardır ve insanlar bunu her espri ile yaymaya devam etmektedirler. 

        Ders kitaplarının dil ve düşünce açısından kalitesizliği sonuç olarak mezunlarda dil ve düşünce yetersizliğine neden olmaktadır. Dil uygun şekilde aktarılmadığı için (Okullardan mezun olan öğrenciler düzgün cümle kurma konusunda yeterli değillerdir ve daha kötüsü bunu önemsememektedir. Hâlbuki Cemil Meriç’in deyimiyle “kamus namustur”.) kültürün bağlantısı da zedelenmektedir. Dolayısıyla yaşantılarla kaybedilen gelenek ve kültür bağlantısının son yolu olan dil de artık işlevini yerine getirememektedir. 

        Tüm bu manzaralar, içinde bulunduğumuz durumun resmidir. Alınabilecek önlemlerin büyük bir kısmı için artık “vakit geç olmuştur”. Ancak dil diğerlerine göre biraz daha dirençli görünmektedir. Eğitimin temel görevi de budur. Öğrencilere dil, düşünme ve değer eğitimlerine ağırlık verilmeli ve özen gösterilmelidir. Bu noktada yapılan en önemli yanlış gene kapitalizmin yollarına başvurmaktır. Söz gelimi, İngilizce öğretmek için malzemeleri yurtdışından getirmek en büyük yanlıştır ve zaten bu malzemeler genellikle öğretmemeye yöneliktir. Satarken, size dil öğretmeyeceklerini (günlük) konuşma öğreteceklerini söylerler. Tuhaf olan durum şudur: Tarih boyunca Çinceden Fransızcaya kadar birçok dili öğrenip o dalda bazen muhteşem eserler vermiş olan bu millet İngilizce öğrenememektedir. Bu durumun İngilizce öğretmenliği tarafından sorgulanması gerekir. Daha ilginç olan durum şudur: Sultanahmet’te 15 günde bir dili öğrenip o dilde espriler yapan bu milletin çocukları, 12 yıl İngilizce dersi alıp “this is a book” ve “my name is Can” demekten başka bir şey yapamamaktadırlar. 

        Diğer bir yanlış, düşünme eğitimi ve değer eğitimi konusunda yapılmaktadır. Düşünme öğretimi ve değer eğitimi konuları Kapitalizmin sunduğu yollarla olsaydı, zaten şimdiye kadar yapılabilirdi. Kapitalizmin derdi bunları paraya dönüştürmektir. Düşünme eğitimi programları ve değer eğitimi uygulamaları geliştirerek kendi istediği yoldan gidilmesini sağlamaya çalışmaktadır. Onun gösterdiği yol kendi kültürünün yoludur. Bu topraklarda yaşayan insanlar için uygun olup olmadığı irdelenmeden yapılan çalışmalar sistemin ekmeğine yağ sürmekten başka bir işe yaramamaktadır. Kapitalist sistemin bu konulardaki yolu, genellikle size bir kısmını gösteriyormuş gibi yapmak, iştahınızı kabartmak ve ardından danışmanlık yapabileceğini söylemektir. Günümüz kişisel gelişim kitaplarına benzer. Kişisel gelişim kitapları da size bazı manzaralar gösterir ve “başarılı olmak istiyorsanız, bizim kurslarımıza katılmalısınız.” diyerek noktayı koyarlar. 

        Özetlemek gerekirse, Kapitalizmin ve küreselleşmenin yaygın ve baskın olduğu günümüzde, kültür ve dil elimizdeki neredeyse son fırsattır. Bu yüzden dil, düşünme ve değer eğitimi önemlidir. Ancak bu eğitimler aynı sistemin bize önerdikleriyle değil, yerel olarak geliştirilen yöntem ve uygulamalarla gerçekleştirilmelidir. Yoksa aynı sistemi pekiştirmekten başka bir işe yaramaz. Bu yüzden benim düşünme konusunda önerim “Dört Katlı Düşünme Modeli”dir, değer eğitimi konusunda önerim “Değer Bilinçlendirme”dir. Dil ve düşünme konusunda atılabilecek en önemli adım da “Etimolojik Analiz” ve “Kavram Analizi” teknikleri üzerindeki çalışmalar yapılması olacaktır.