Kimlik ve Birlik Şuuru

Ekim 2016 - Yıl 105 - Sayı 350




        Millî şuur ve aidiyet duygusundan yoksun insanlar araftadır, nereden kuvvetli bir rüzgâr eserse onun önünde sürüklenirler. Köksüz bir ağaç gibidirler, kader onları nereye yönlendirirse oraya doğru yol alırlar.

        Kendi benliği ile ilgili problem yaşayan insanlar tutunacak bir dal ararlar. Bu tür insanların, karşılarına çıkan fırsatları irdeleme, sorgulama gücü de yoktur zaten, tutunabileceği dalın cazibesine kapılıp giderler. Gidişin nereye olduğu umurlarında olmadığı gibi onu irdeleyecek yeteneğe de sahip değildirler. Yaptıklarının kime ne faydası var, kime/kimlere ne zararı olacağını hesap edecek fikri bir alt yapıya da sahip değildirler. 

        İnsanlık için her şeyin en idealini yapabileceği iddiasında gözüken oluşumları, araftakilerin en fazla rağbet ettiği yerlerdir. Kişisel olarak yaşadıkları aşağılık kompleksini üzerlerinden atabilmenin yolu olarak büyük ideallerin içinde olmak, oranın bir mensubu olmakta görürler. Oranın gölgesinden yararlanmaktır öncelikli düşünceleri, güç sayesinde bir paye edinebileceklerini düşünürler. Millet bütünlüğünü dikkate almayan, grup ruhunu ön plana çıkaran bu tür oluşumların genellikle çıkar peşinde oldukları, birilerine hizmet ve rant toplama merkezleri olduğu ne yazık ki göz ardı edilmektedir.

        Aidiyet duygusundan yoksun kişilerin başka bir özelliği ise bencil olmalarıdır. Kişisel çıkarları her zaman ön plandadır. Başkaları için bir şeyler yapmak onlar için gereksiz bir düşüncedir. Aslında şahsi menfaat uğruna girdikleri oluşum içinde beklerken sözde toplumsal menfaatin öne geçtiğini görünce hüsrana uğrarlar. Büyük ideallerin büyük fedakârlıklar istediğini de zamanla öğrendiklerinde iş işten geçmiştir. İpler başkasının elindedir. İsteseler de istemeseler de başkalarına bağımlı yaşamak durumundadırlar artık.

        Kendilerine verilen görevleri ya gönüllü yapacaklar ya da çeşitli şekillerde etki altına alınarak yapmak zorunda kalacaklardır. Bu etki şekli, vazifenin öncelikle büyük ideal uğruna yapılması gerektiği uygun dillerle anlatılmasıyla başlar; eğer olmazsa cennet vadi devreye girer, dinî hizmet aşkı öne çıkarılır. Muhafazakâr ailelerden gelen ve bilgi alt yapısı boş olan insanlarda geçerli bir yoldur. O da olmazsa bağımlılık sağlayan çeşitli maddelerin kullandırılması denenir, kişinin iradesi ipotek altına alınmaya çalışılır; bir başka yöntem ise karşılarındakinin bir insan olduğundan yola çıkılarak ve sevdikleri özledikleri yakınları olduğu, onların zarar görebileceği hatta öldürülebileceği gibi tehdit yoluna başvurulabilir. Kısaca şuursuz insan, şuur altından yönetilmeye başlanır. O saatten sonra bağlı olduğu oluşumun bir kölesidir ve söylenen her şeyi yapacak, verilen her görevi gözünü bile kırpmadan yerine getirecektir. Üstelik öbür dünya konusunda da ikna edilmiş, cennetin anahtarı ellerine verilmiştir. Kaybedecek bir şeyleri olmadığı gibi geleceği de garantiye almışlardır. İşte size kısa yoldan, gözünü budaktan esirgemeyen, canını dahi feda etmekte imtina etmeyen bir intihar bombacısı. 

        Bu her zaman kolay olmayacaktır. Uzun bir eğitim ya da beyin yıkama ve ikna döneminden geçirmek gerekebilir. İlgili kişiyi psikolojik olarak yeterince irdeleyecek, arzu edilen kıvama getirecek uzman desteğine ihtiyaç olabilir. Fark etmez, büyük idealler peşinde gözüküp aslında büyük çıkar elde etme amacı güden oluşumların sınırsız maddi ve silah gücü olduğundan istedikleri desteği istedikleri kişilerden rahatlıkla alabilirler.

        Yukarıda bahsedilen türde oluşumlar insan kaynaklarını nasıl temin ediyorlar diye sorulabilir, doğal olarak. İşte bizi de ilgilendiren tam da burasıdır. İlk paragrafta bahsedildiği gibi millî benlikten yoksun, aidiyet duygusu gelişmemiş, bir insan olarak kendisini bir yerlerle ilişkilendirmek isteyen arada kalmış tipler, o tür oluşumların bitmek tükenmek bilmeyen kaynaklarıdır. Bizim insanlarımız o tür oluşumlara niçin ihtiyaç duyarlar diye sorulduğunda, burada biraz durup düşünmek gerekir. “Nerede ne yanlış yapıldı da şuursuzca bir idealin peşinde koşmalarına sebep olundu, insana hatta öncelikle kendisine saygısın kaybetme noktasına nasıl geldi?” diye düşünmek lazım. Bu insanlar hangi şuursuzluk seviyesine indi ki, hiçbir vicdan muhasebesi yapmadan insanları tavuk keser gibi doğrar duruma geldiler. Kendisinin yaşamına son vereceğini bilerek, gözünü kırpmadan dönüp kendi ülkesinin insanlarını dahi; yaşlısı, genci, kadını, çocuğu demeden aralarında hiçbir ayrım gözetmeden bombayı patlatarak hiç bir şeyden habersiz onlarca insanı öldürebilme duruma gelebildiler.

        İnsanlar nasıl bu duruma gelebilir diye sorgulandığında, öncelikle ülkemizde sürdürülen eğitim sistemini ve sürdürülen siyasi yapıyı irdelemekte yarar var. 

        Yetiştirilen genç nesil kendisini bir yerlere ait hissedebilmesi için temel bilgi alt yapısının oluşturulması, millî şuur kazandırılması gerekir. Sloganlaştırılmış sözlerle geçiştirilmeye çalışılan bir eğitim yapılaşmasına bırakıldığı takdirde avcıların avı olmaktan başka çareleri kalmaz. Günlük siyasette pirim elde etmek adına özünden uzaklaştırılmış sürü oluşturulmaya çalışılması başka önemli bir dert. İnsanı merkeze alma adına yola çıkılarak bireycilik ön plana alınarak insanlar arası birlik ve beraberliğe, millet ve devlet bütünlüğüne gölge düşürülmektedir. Toplumsal yapı çökertilerek bireyselleşen insanlar daha rahat köleleştirilebileceği için istenilen yöne sürüklemenin kolay olacağı hesap edilmektedir. Sözde demokratik haklarla yola çıkılmasına rağmen insanların söz söyleme, sorgulama ve hesap sorma yetileri köreltilmeye; lider, şeyh, cemaat sultasını her şeye hâkim duruma getirmeye çalışılmaktadır.

        Öte yandan dünyada hiç emsali görülmeyen bir “din milleti” oluşturma çabaları almış başını gitmektedir. Kökeni gayri Türk olup medyada köşeleri tutan bir yığın laf ebesi, din kisvesi altında milliyetsizleştirme politikasını kamuoyuna dayatmaya çalışmaktadır. Beyinlerinin arkasındakini açık etme cesareti gösteremeyen bu güruhun asıl maksatları ve gösterdikleri çabanın nedeni; Türk milleti kavramını insanların kafasından silme ve Avrupalı emperyal güçlerin ve araç ırkçılarının önündeki sarsılmaz gücü etkisizleştirme projesinden başka bir şey değildir.

        Bununla birlikte son yıllarda insanlarda oluşturulmaya çalışılan kimliksizlik propagandasının etkilerini unutmamak gerekir. Aidiyet duygusunun geliştirilmesi için en küçük ortak hasletlerin dahi değerlendirilmesi gerekirken insan hakları ve demokrasi adına akla hayale gelmedik farklılıklar yaratılarak büyük yapının olabildiğince küçültülmesine fırsat oluşturulmaktadır. Küçüklüğün zayıflığı, zayıflığın da zafiyeti doğuracağı hesaba katılmamakta ya da bilinçli olarak sürdürülmektedir. Zayıf olanın ayakta durmasının zorluğu, dolayısıyla kolay avlanır hâle geleceği dikkate alınmamakta ya da bilerek o yol tercih edilmektedir. Küçülerek parçalara ayrılan yeni oluşumlar kolay yutulur lokmalar hâline geleceği için fırsat kollayan emperyal güçlerin işini kolaylaştırmaktan başka bir işe yaramamaktadır.

        Oysa büyük, güç demektir, güç insana özgüven kazandırır. Öz güveni olan insan gelebilecek her türlü esintiden kolay kolay etkilenmeyecektir. Özümsenmiş kültürel bağlarla birbirine kenetlenmiş toplumlar ciddi güç oluştururlar. Daha büyük olma adına yapılacak eklentiler, güce güç katma yerine mevcudun zedelenmesine ve çözülmenin başlamasına yol açacağını da unutmamak gerekir. Hazmedilmiş birlikteliğin getirdiği büyüklük gerçek bir bütünlüğü oluşturur, asıl büyük güç buradadır. Bütünün gücü, parçaların gücünün toplamından kat kat daha büyüktür. Unutmamak gerekir ki, birlikten kuvvet doğar.

        Eğitim sistemlerinin asıl amacı iyi insan, iyi vatandaş yetiştirmektir. Bunu yaparken bireyin hayata tutunabilmesi, ihtiyaçlarını giderebilecek donanıma sahip olması, hayatını anlamlı kılacak kişisel ve toplumsal faydayı öne alan faaliyetlerin içinde bulunmasına imkânlar sunulması göz ardı edilmemelidir. Bencilliğe sapmayacak düzeyde önce kendi menfaatleri, ailesi, içinde yaşadığı toplum, ülkesi ve tüm insanlık adına genişleyerek devam eden bir yaşam düzeyini oluşturabilen insan olarak yetiştirmek, anlamlı bir hayatın yakalanmasında önemlidir. Hayat, anlam kazandığı sürece değerlidir ve kolaylıkla vazgeçilemez.

        İnsanın hayatında kimlik çok önemlidir. O sayede kendisini bir yerler ile aidiyet bağı kurar. Mensup olmak, başkalarının gücünden istifade etmeyi de beraberinde getirir. Ne kadar geniş bir mensubiyet alanı olursa güç o kadar değer bulur. Mensubiyet ve aidiyet duygusu kişide özgüven oluşumunda oldukça etkilidir.

        Kimlik oluşumu, masa başında oluşturulan bir projenin eseri değildir. Aksine binlerce yılın birikimi ve süzülerek olgunlaşmış hâlidir. Tarihin hiçbir döneminde arî ırkı temsil eden bir kimlik oluşumu gerçekleşmediği gibi tek bir inanç sistemi üzerine kurulu bir millet teşekkülünün de yaşadığına şahit olunmamıştır. Etnik yapı ve din olgusu, milleti oluşturan önemli unsurlar olmasına rağmen diğer kültürel unsurlarla birlikte bir anlam ifade ederler. Kültürel yapının içinde farklı etnisiteler yer alabileceği gibi farklı inanç grupları da bulunabilir. Aradaki küçük farklılıklar çeşitliliği dolayısıyla zenginliği oluşturur. Ortak değerler ve idealler etrafında birleşilebildiğinde millet oluşumu gerçekleşir. Bunun gerçekleşebilmesi uzun tarihi süzgeçten geçmiş olmayı gerektirir. Aksi hâlde başkalarının güdümünde yaşamak zorunda kalmaya mahkûmdur.

        İnsanları kültürel bağlarından kopararak küçük gruplara mensubiyet addedildikçe özgüven kaybı yaşanmaya başlar, yalnızlığa doğru itilmişlik duyusu gelişir. Gelişmeye başlayan yalnızlık ve güvensizlik kişiyi yeni arayışlara sevk eder. Kendisini emniyette hissedecek yer arar, korunma ihtiyacı duyar. Güçlü olmak ya da güçlünün yanında yer almak içgüdüsel bir duygudur. Çeşitli bahanelerle özünden uzaklaştırıldığı, mensup olduğu büyük yapıyla bağlarını kopardığı için geri dönme şansı kalmayan kişi, karşı taraflarda yer arama arayışına girmek durumunda kalmıştır.

        Tarihin vurduğu damgayı silip yeni oluşumların hayaline kalkıldığında bünye sarsılır, asliyetini kaybeder. Asliyetini kaybeden kişi veya toplumlar bocalar, tutunacak dal bulmakta zorlanır, bulduğunu zannettiğinin kendisini nereye sürükleyeceğini bilemez. Ayrıldığı ana yapının gücü nispetinde ya da benzer güçlerin desteğine ihtiyaç duyar hâle gelir. Bu durumda özümseyemeden başka bir ana yapıya bağımlı olmak durumunda kalır. Girdiği yeni yapı yeni geleni sadece menfaati nispetinde kabul edecektir ve o yönde kullanmayı yeğleyecektir. Daha büyük emellerle çıkılan yolda bilmediği, tanımadığı yeni oluşumda söyleneni yapan, emir kulu pozisyonundan başka şansı yoktur. Tarih, ana yapıdan uzaklaşıp kaybolan etnisite ve inanç gruplarını hatırlamakta dahi zorlanmaktadır.

        Sonuç olarak; aidiyet duygusu taşıyarak birbirine kenetlenmiş insanların oluşturduğu ve birlik şuuruna sahip toplumlar bu güne kadar var oldukları gibi bundan sonra da varlıklarını sürdürebileceklerdir. Yaratılmak istenen suni millet yapılaşmaları, insanlara geçici bir müddet kaos yaşatmaktan başka işe yaramayacak, er geç su akıp yatağını bulacaktır.