15 Temmuz’da Ne Oldu? Sonrasında Ne Yaşıyoruz?

Ekim 2016 - Yıl 105 - Sayı 350




        15 Temmuz gecesinde şahit olduğumuz bir hükümet darbesi girişimi değildi.

        15 Temmuz’da BOP’un altın vuruşu yapılmak istenmiş, doğrudan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni çökertmeye yönelik bir saldırı gerçekleştirilmiştir. Bu değerlendirme, kesinlikle mübalağalı bir yorum değil. 

        “Orta Doğu’yu Dönüştürmek” gibi emperyal bir misyon üstlenmiş olan ABD’nin Dışişleri eski Bakanı Condoleezza Rice’ın, 2003 yılında dediği gibi, Orta Doğu’da 22 İslam ülkesinin sınırlarının değiştirileceği yeni dünya düzeninin kilit noktası olan Türkiye’mize kast edilen işte tam da buydu.

        Yüz yıl önce cetvelle çizilen sınırlar, yüz yıl sonra şimdi, yeniden dizayn ediliyor/edilmek isteniyor. Bu “Dönüşüm” projesinin başarısı ve sürdürülebilirliği de Türkiye’nin elden geçirilmesine bağlı idi. Her şey bu amaç için planlanmıştı. 

        İşte, 15 Temmuz gecesi yaşadıklarımızı bu zaviyeden değerlendirmemiz ve hâlâ devam eden süreci bu mealle okumamız, sanırım sıhhatli bir tutum olacaktır.

        Eğer FETÖ kumandasındaki kalkışmada o gece başarılı olunsaydı güzel ülkemiz; askerle askerin, askerle polisin, askerle vatandaşın, vatandaşla vatandaşın çatıştığı; etnik ve mezhep temelli karmaşanın hâkim kılındığı ve uzun süre durulmayacak bir bunalımın yaşandığı ülke hâline getirilecekti. 

        Cuntacı hainlerin sivillere kurşun yağdırması, TBMM’nin bombalanması, Özel Harekât Merkezi ve Ankara İl Emniyet Müdürlüğü’nün sabaha kadar hem de sivil kayıplara neden olarak vurulmuş olması bir Hükümet Darbesi girişimini değil, halkı tahrik ederek kaosa zemin yaratma teşebbüsünün işaretleriydi. Çünkü gerekçesi ne olursa olsun “Darbe” girişiminde bulunanlar, kendilerince ülkedeki kaos ve düzensizliği gerekçe göstererek yönetime müdahale ettiği iddiasını öne sürer, vatandaşlara ve ulusal/uluslararası kamuoyuna karşı da hızlı bir şekilde “Düzen”in sağlandığı görüntüsünü ortaya koymaya çalışırlar. Oysa görüldü ki, 15 Temmuz’un müsebbipleri, bırakın “düzen” getirmeyi tam aksine olabilecek en üst düzeyde karmaşa/çatışma yaratmanın gayretindeydiler. 

        Sınırlarımız ötesinden sağlanan lojistik ve fiziki destek ile uygulamaya geçirilecek bir etnik kalkışma da kurgulanmış olan bu hain planın asıl aşamalarından birisi olacaktı. Daha sonraki süreçte yetkili ağızlardan yapılan açıklamalara göre, 15 Temmuz gecesi Suriye sınırımızdaki bölücü örgüt PYD destekli hazırlığın nedeni de buydu. Ülkedeki toplumsal çatışma/gerilim durumu üzerine alınacak iç güvenlik tedbirlerinin, sınır güvenliğimizi zafiyete uğratacağı ve bu durumdan faydalanacak unsurların ülkemize sızarak etnik kalkışma ve terör eylemleri için kullanışlı imkânlar sağlayacağı hesap edilmişti.

        Hatta çok uluslu dış müdahale için de zemin oluşturulacak ve belki devletimizin egemenliğine kast edilerek ülkemiz yüz yıl sonra tekrar işgal edilecekti. Nitekim 15 Temmuz sonrası İngiliz Daily Ekspress gazetesinin şu haberi de bunun işaretini veriyordu: “Türk iç savaşına sebep olacak bir girişimle asilerin hükümeti ikinci defa devirme girişiminde bulunabilecekleri korkusuyla birlikte, İngiliz birlikleri Türkiye’nin komşusu Kıbrıs’a geçtiler ve gerektiği takdirde ülkede bulunan Britanyalı turistleri kurtarma görevine hazırlanıyorlar. Acil durum planları hazırlayan savunma yetkilileri ve silah donanmış askerler, Özel Kuvvetler Destek Mangası’yla beraber gözde bölgelere uçarak turistleri ve aileleri evlerinde güven içerisinde tutmak için hazırlar.” Görüyorsunuz; İngiltere, güya Türkiye’deki 50.000 Büyük Britanya vatandaşını “korumak” için ülkemizde “güvenli bölgeler” oluşturacak ve bunun için “çıkarma” yapacaktı!

        ***

        Velhasıl, 15 Temmuz’da nasıl bir uçurumun kenarından döndüğümüz malum. Hem de ne dönüş. Destansı bir dönüş. Çanakkale’de olduğu gibi, Milli Kurtuluş mücadelesinde olduğu gibi… Yine tüm mazlum milletlere örnek olacak şekilde, yine tarihe bir maneviyat ve deha abidesi diker şekilde… Şükürler olsun.

        TSK içerisindeki vatansever kadronun ve emniyet teşkilatımızın kahraman personelinin direnciyle birlikte, büyük milletimizin iradesine destansı bir şekilde sahip çıkması sayesinde muhtemel büyük bir felaket bertaraf edildi. 

        Pek tabii ki, siyasi partilerimizin “Söz konusu vatansa gerisi teferruattır.” anlayışıyla millet için devletin yanında saf tutmuş olmalarının kıymetini de tarih unutmayacaktır.

        ***

        Hiçbir Kişi, Grup ya da Oluşum Devletin 

        Bekasından Önemli Değildir!

        Devletimiz, 15 Temmuz’da atlatmış olduğu çok büyük bir badirenin akabinde, hem saldırıyı gerçekleştirmiş olan emperyalizm güdümlü oluşumun tüm hücrelerini ve hem de bu oluşuma psikolojik/lojistik destek sağlayan tüm unsurların bertaraf edilmesi için gerekli tedbirleri alıyor, almaya devam edecek. 

        Gün geçtikçe ortaya çıkan gerçekler göstermektedir ki, insanlarımızın halisane inanç ve duygularını istismar ederek kamufle olan FETÖ yapılanması, kamunun her yanını saran bir ağ halini almıştır. Özel sektörden kamu alanına, sosyal örgütlenmelerden uluslararası ilişkilere varıncaya kadar Devlet ve toplum hayatını ilgilendiren her alanda sinsice gizlenmiş olan bu oluşumun, örtülü amaçları ve gizli ajandası artık ifşa olmuştur.

        Türkiye Cumhuriyeti Devleti, küresel emperyalizmin Truva atı olarak kamunun her alanını ve insanlarımızın ruh ve fikir dünyasını bir virüs gibi işgal eden FETÖ oluşumunu kökleriyle birlikte tedavülden kaldıracaktır.

        Devletimiz buna muktedirdir ve mutlaka başaracaktır… Bu millî bir reflekstir, millî bir kurtuluş/arınma hamlesidir. Türk milleti, bu mücadelesinde sonuna kadar Devletinin yanındadır, destekçisidir. Kimsenin şüphesi olmasın!

        ***

        Adalet Mülkün Temelidir

        Saldırı girişiminin hemen arkasından TSK, adliye ve emniyet başta olmak üzere kamu kurumlarının tamamında yaklaşık 100 bin memur açığa alınmış ve bu yazının yazıldığı tarih itibarıyla da yaklaşık 70 bin memur ihraç edilmiş bulunmakta. FETÖ mücadelesi kapsamında iş dünyası, esnaf kesimi ve medya ayağında da operasyonlar devam ediyor.

        Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir kabile devleti değildir, aşiret yönetimiyle de idare edilmiyor. Hukuk her daim tesis edilmelidir. Anayasamızın ikinci maddesinde ifade edildiği gibi Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir. Hukuk devleti, hiç şüphesiz, varlığına kast eden gayrimeşru oluşumlarla bile mücadele ederken hukuki/meşru zemini muhafaza etmekle mükelleftir. Ki, zaten devleti, başka kuruluş ve oluşumlardan ayıran da bu hukuki olma vasfı değil midir?

        Daha önce de belirttiğimiz gibi, Devletin bekasına ve milletin huzuruna kast eden her türlü unsur ile her düzeyde ve her koşulda sonuna kadar kararlılıkla mücadele verilmelidir. Lakin bu yapılırken, mazlumların mağdur olmamasına ve kurunun içinde yaşın da yanmamasına azami gayret gösterilmelidir. Cumhurbaşkanı Sayın Tayyip Erdoğan’ın da dediği gibi “At izi it izine karıştırılmamalıdır.”

        Bu yazının yazıldığı tarihte devletimize yönelik gerçekleştirilen saldırının üzerinden iki ayı aşkın bir süre geçmiş bulunmaktaydı. Ve maalesef, geçen bu sürede, yapılan yanlış ve eksik uygulamalar neticesinde bazı mağduriyetlerin yaşandığına da sıklıkla şahit olundu. 

        Devletimizin FETÖ ile mücadelesinin ciddiyetine ayak uyduramayan bir takım beceriksiz karar vericilerin yüzünden kamuda illegal oluşum ve niyetlerle alakası olmayan bir çok memleket sever memurumuzun açığa alındığı veya ihraç edildiği de görüldü. Bu insanlara, bırakın savunma hakkı tanımayı, ne ile itham edildiklerine dair bir bildirimde dahi bulunulmadı. İnsanlar mağdur edildi. Onlarla birlikte eşleri, çocukları, anne-babaları, kardeşleri de mağdur edildi. Bu ciddi travmatik bir durumdur…

        Bir kabahat işlersiniz, neticesinde cezai müeyyide ile muhatap olursunuz, bu size fazla koymaz; çünkü “Bir halt yedim, ceremesini çekiyorum.” diye düşünürsünüz. Fakat hiçbir kabahatiniz olmadığı hâlde, bir ihanet şebekesiyle isminizin anılarak hakkınızda işlem yapılması büyük bir eziyettir. 

        İşte şu an, bu ülkede belki binlerce insanımız bu psikoloji içerisine mahkum olmuş durumdadır. Buna hakkımız yok!

        Masum insanlarımızı aileleri ve sosyal çevreleriyle birlikte mağdur ve rencide etmeye, onların adalete ve devlete olan güven ve inançlarını örselemeye hakkımız yok.

        Eğer buna bir tedbir alınmaz ise; Devlete karşı öfkeli bu mağdur kitle, millet düşmanları için çok kullanışlı bir sosyal zemin hâlini alacaktır. Devletine karşı kırgın, küskün, kızgın ve hatta nefretle dolu hâle gelmiş olan bu devasa kitleyi, FETÖ ve benzeri illegal ve gayri millî oluşumların kucağına atamayız. Devletimiz, bu problemin rehabilitasyonu için ivedi tedbirleri mutlaka almalıdır.

        Ciddi bir devlet buna göz yumamaz. Sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti, bu fotoğrafa müsaade edemez.

        Nihayet gerek Cumhurbaşkanı ve gerekse Hükümetten gelen açıklamalar yapılan yanlışlıkların tedavi edileceğine işaret etmektedir. İnşallah tez zamanda hatalı inisiyatifler tamir edilerek, masum insanlarımızın mağduriyeti giderilir. Adalet mülkün temelidir. Devletimizin temelleri ile oynanmamalı…

        ***

        15 Temmuz Bir Milat Olmalıdır.

        15 Temmuz gecesi Devletin önünde koruma refleksini gösterenler sadece bir partinin mensubu değildi; -bölücü ihanet şebekesi dışındaki- her partiden, her ideolojiden, her siyasi anlayıştan insanlarımız alana inmiş ve vatanın selametine kast edenlere cesaretle göğüs germiştir. Türk milleti, askeri ve polisiyle birlikte topyekûn bir kez daha tarihe destan yazmıştır.

        15 Temmuz gecesi gösterdi ki, millet yekvücut olduğunda aşılamayacak zorluk, yıkılamayacak engel yoktur. 

        Hiç kuşkusuz, 15 Temmuz gecesi yaşananlardan ders çıkarması gerekenlerin başında siyaset kurumu gelmelidir. 

        Ülkeyi yöneten siyasi iktidarların, artık şapkayı önlerine koymaları gerekmektedir. Özellikle şu son 14 yılda sıklıkla şahit olduğumuz ötekileştirici ve ayrıştırıcı yönetim anlayışı, artık tarihin tozlu raflarında bırakılmalıdır. Siyasi kutuplaşmanın politik pozisyonlarına güç kattığını düşünen siyasetçiler, bu arazlı tutumlarının, milletin birliğini ne derece tahrip ettiğini artık görmelidirler.

        İktidarı süresince kamuda kendisine biat etmeyenlere adeta nefes alma hakkı dahi tanımamış olan AKP Hükümeti, inşallah bundan sonra tutumunu değiştirir. Çünkü görüldü ki, devlet yerine kişi, grup veya partilere biat edenlerin devleti sürüklediği felaket hafife alınır değilmiş! 

        Neymiş? Kamu yönetiminde tercihte bulunurken tetkik edilmesi gereken kriter sadakat değil, ehliyet ve liyakat olmalıymış! Bu gerçeği, bu ülke ağır bir faturayla tecrübe etti.

        Nitekim iktidar partisine, bu uyarıyı AKP’nin 15. kuruluş yıldönümüne telekonferansla katılan Sayın Cumhurbaşkanı da yaptı. “15 Temmuz’dan sonra hangi partiye oy vermiş olursa olsun artık Türk milletinin tamamına karşı kayıtsız şartsız sorumluluğunuz vardır.” diyerek AKP yöneticilerine seslenen Cumhurbaşkanı, “artık” ifadesini de özellikle vurgulayarak bugüne kadar yapılan yanlışlığa işaret etmişti aslında.

        Yürekten temenni ederim ki, bu anlayış değişikliği, konjonktürel bir söylem olmanın ötesinde inşallah bir şuur uyanışıdır. Aksi taktirde başta iktidar partisi olmak üzere siyasetçilerin iki aydır dillerinden düşürmediği Yenikapı Ruhu söylemi, boş laf olmanın ötesinde bir anlam ihtiva etmeyecektir.

        ***

        FETÖ Bir Nesli Heder Etti!

        Eminim, FETÖ’nün bir nesli heder ettiği gözlerden kaçmamıştır. Aynen Çanakkale muhaberelerinin sebep olduğu gibi…

        Biliyoruz ki, Çanakkale Savaşı, Anadolu’nun zeki ve okumuş çocuklarını yok etmişti. Çünkü vatan savunması için cepheye koştukları için ülkemizin gözde liseleri dahi o zamanlar mezun verememişti. Mesela İstanbul Vefa Lisesi, Çanakkale Savaşı’na katılan ve şehit düşen öğrencileri nedeniyle o yıllarda mezun verememişti. Yine ilk Darülmuallimin Okulu (Erkek Öğretmen Okulu) olarak açılan İstanbul’daki Çapa Öğretmen Okulu’nun öğrencileri hocaları ile birlikte Çanakkale Savaşı’na iştirak etmiş ve gidenlerin çoğu cephede şehit düşmüştü. Sadece İstanbul değil tabii ki… Örneğin Balıkesir Erkek Muallim Mektebi 1914-1918 yılları arasında yalnızca 2 mezun verebilmiştir. Aynı şekilde Trabzon Lisesi de öğrencilerinin büyük bir kısmının Çanakkale Cephesi’ne gitmesi ve savaşta şehit düşüp geri dönememesi sebebiyle üç yıl boyunca mezun verememiştir.

        Yani, öğrenci sıralarında dirsek çürütmesi gereken genç beyinler olan Onbeşliler, vatan için Gelibolu’da şehit düşmüştü… Bugün de formatı farklı olsa da benzer hazin bir durumla karşı karşıyayız maalesef..

        Görüldü ki; son birkaç on yılda on binlerce saf, temiz, zeki, başarılı Anadolu çocuğu FETÖ’ye devşirilerek suç teşekkülünün elemanı olarak adeta telef edildi. Çocuklarımız, maneviyatları istismar edilerek farkında olmadan devlet ve millet yerine, farklı örtülü amaçlara hizmet eder hâle getirildi.

        Bugün geldiğimiz noktada FETÖ’nün ihanetinin cenderesinde kullanılan binlerce insanımız bilim ve kamu hayatımızdan elenerek saha dışına çıkarıldı.

        Bu şekildeki binlerce zeki ve üretme potansiyeli çok yüksek başarılı gencimizin -eğer memleket hizmeti dairesinde muhafaza edilebilselerdi- ülkemizin geleceğine sağlayabileceği katma değeri bir düşünsenize…

        Yani FETÖ de aynen 1915’te İngiliz zırhlılarının ve emperyalist orduların saldırılarıyla olduğu gibi, geleceğimizi imar edecek olan bir neslimizi heder etti. Yazık oldu! İnşallah, bedeli ağır olmuş olsa da, bu durumdan bir ders çıkarmış oluruz. İnşallah, bu fotoğraf, tüm insanlarımız ve devletimizi yönetenler için bir ibret tablosu olur.

        ***

        Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bekası ve Türk milletinin varlığı için ne gerekiyorsa sonuna kadar; ama hukuk marifetiyle…