İlk Dönem Türk Yurdu’nda Dış Türkler ve Türkçülük (1911-1918) VII. Bölüm

Eylül 2016 - Yıl 105 - Sayı 349



        İLK DÖNEM TÜRK YURDU’NDA DIŞ TÜRKLER VE TÜRKÇÜLÜK (1911-1918) VII. BÖLÜM

        Yıl 1918… Turana Doğru Yola Çıkılıyor

        1918 yılı Turancılık ümidinin arttığı bir yıldır. Şair Mehmet Emin (Yurdakul), 1918 yılında yayımlanan kitabına, toplumsal beklentilere uygun olarak “Turan’a Doğru” adını vermiştir. Şair, kitabın başındaki “Ey Türk Uyan!” adlı şiirini Turan kızlarına, “Ninni” şiirini Turanın aziz kızlarına, “Kafkasya” adlı şiirini de uzaktaki kardeşlere ithaf etmiştir.

        Ey Türk Uyan

        Ey Türk ırkı, ey demir ve ateşin evladı,

        Ey binlerce yürek kuran, ey yüzlerce taç giyen,

        Ey dünyaya efendi olmak için doğan sen!

        Tanrı senin alnına bir kara baht yazmadı!

        Yıl 1918… Turan’ın Ne Olduğu Tartışılıyor

        1918 yılına gelindiğinde, Türk aydınlarında Turan konusunda kafa karışıklığının devam ettiği görülmektedir. Bir yanda, Türk ruhunda “Büyük Turan” ve “İlhan” hayali yaşatılmakta, diğer yanda “bütün Türkler arasında siyasi birlik kurmanın mümkün olmadığı” söylenmektedir. Bu ikileme rağmen, hayal dünyasından gerçeğe yolculuk başlamıştır. Osmanlı Türkleri önderliğinde “bütün Türkleri tek bayrak altında birleştirme hayali”, Türklerin yaşadığı bölgelerde “bağımsız Türk devletlerinin kurulması” ve “Türkler arasında kültür birliğinin geliştirilmesi fikrine” dönüşmüştür.

        Ziya Gökalp, 1918 yılında yayımlanan “Yeni Hayat” adlı şiir kitabında yer alan “Millet adlı şiirinde her ülkede bir Türk devleti kurulacağını, bunların birleşerek dini, dili bir, aynı kültüre sahip bir millet olacağını öngörmüştür. Gökalp, aynı şiirinde “Büyük Turan” ve “İlhan”ı Türk ruhunda yaşatmaya devam etmiştir. (Ziya Gökalp. Yeni Hayat, İstanbul, 1918, s. 9-10.)

        Millet

        Deme bana “Oğuz, Kayı Osmanlı”…

        Türk’üm bu da, her unvandan üstündür…

        Yoktur Özbek, Nogay, Kırgız, Kazanlı

        Türk Milleti bir bölünmez “bütün”dür…

        Her ülkede Türk bir devlet yapacak,

        Fakat bunlar birleşecek nihayet…

        Hep bir dille aynı dine tapacak,

        Olacak tek harsa malik bir millet!

        Ey Türk oğlu! Artık ne ben, ne sen, ne o; bir şey yok…

        Uluslar yok, uruklar yok, ancak büyük Turan var.

        Siyasette şirk olamaz, ayrıca Han ve Bey yok…

        Türk ruhunda yalnız bir il, yalnız bir tek İlhan var….

        Gökalp, “Lisanadlı şiirinde, Turan’ın bir ili ve bir dili olduğunu, başka dili var diyenin başka bir emeli olduğunu söylemiştir. (Gökalp, a.g.e. 1918, s. 19-21.)

        Lisan

        Birkaç dil yok Turan’da

        Tek dilli bir kümeyiz.

        Turan’ın bir ili var,

        Ve yalnız bir dili var.

        “Başka dili var…” diyenin

        Başka bir emeli var.

        Türklüğün vicdanı bir

        Dini bir, vatanı bir;

        Fakat hepsi ayrılır

        Olmazsa lisanı bir.

        Türk Yurdu’nun 1 Ocak 1918 tarihli 151. sayısında; Hamdullah Suphi’nin “Halep Hatıraları” (s. 17-22), Hüseyin Hüsameddin’in “İran’da Türkler” (s. 22-29) başlıklı yazıları yayımlanmıştır. Türk Yurdu’nun 16 Ocak 1918 tarihli 152. sayısından itibaren haberler, “Türklük Şuunu (Türklük Haberleri)” yerine, “Şuun (Haberler)” başlığı altında verilmeye başlanmıştır. Dergide, bu değişiklik ile ilgili herhangi bir açıklama yapılmamıştır.

        Ziya Gökalp, 8 Şubat 1918’de Yeni Mecmuada, “Turan Nedir?” başlıklı yazısında; Turan’ı “Türk Birliği” olarak tanımlamış, bunun Alman ve İtalyan siyasi birlikleri ile karıştırılmaması gerektiğini söylemiştir. Gökalp’a göre, Türkler arasında siyasi birliğin kurulabilmesi için ortak bir kültür, ortak bir dilin mevcut olması gerekir. Siyasi birliktelik için altyapının oluşması gerekir. Ayrıca coğrafi şartlar da önemlidir. Türk kavmi gibi şubeleri arasında henüz ortak bir kültür ve dil mevcut olmayan toplumda, ilk düşünülecek birlik mutlaka kültürel mahiyette olması gerekir. Almanların ve İtalyanların oluşturdukları siyasi birlik, bu iki milletin dağınık unsurları arasında asırlar öncesinde kültürel birliğinin meydana gelmesi sayesinde mümkün olabilmiştir. Türkiye’de henüz bu kültürel birlik mevcut olmadığı gibi, bütün Türk şubelerinin bir devlet idaresinde birleşmesine, bugünkü coğrafi ve siyasi durum uygun değildir. Binaenaleyh bugün tasavvur edilebilecek “Türk Birliği” yalnız kültürel birlikten ibaret olabilir. Yani bugün bilfiil takip edilebilecek bir ülkü, ancak “Harsi (Kültürel) Turan”dır.” Gökalp, aynı yazısında bütün Türklerin millet olarak varlıklarını sürdürebilmeleri için Osmanlı kültürünü benimsemeleri gerektiğini, buna karşılık Osmanlı Türklerinin de asrın ve ilmin gerektirdiği terakki adımlarını atmak ve bu asrın milliyet asrı olduğunu anlayarak millî kültürün yükselmesi için çalışmak zorundadır. Yani bütün Türklere kendi kültürünü verebilmek için, Osmanlı Türkleri samimi bir şekilde Türkçü olmakla yükümlüdür. Çünkü Osmanlılık Türkleşmezse, bütün Türklerin Osmanlılığa doğru gelmesi mümkün değildir. (Ziya Gökalp. “Turan Nedir?”, Yeni Mecmua, sayı: 31, 8 Şubat 1918, s. 82-84.)

        Türk Yurdu’nun 16 Şubat 1918 tarihli 153. sayısında, Hamdullah Suphi’nin “Lübnan Hatıraları” (s. 68-69), İsmail Hakkı’nın İstanbul Türk Ocağı’nda verdiği “Milliyet ve Terbiye” konulu konferansın metni; (s. 76-83) 1 Mart 1918 tarihli 154. sayıda, Hamdullah Suphi’nin “Sofar’dan Beyrut’a” adlı seyahat yazısı ile Ahmet Ağaoğlu’nun “Rusya’daki Müslümanlar” başlıklı yazısı; (s. 105-107) 155. sayıda, Ahmet Ağaoğlu’nun “Rusya Müslümanları” adlı yazısının ili bölümünü yayımlanmıştır. (s. 121-122)

        Türk Yurdu, Türk Birliğine Giden Yolları Açmaya Çalışıyor

        Türk Yurdu’nun 16 Mart 1918 tarihli 155. sayısında, Hamdullah Suphi’nin “Beyrut”, (s. 116-119) Ahmet Ağaoğlu’nun “Rusya’daki Müslümanları” adlı yazısının ikinci bölümü (s. 121-122) ile Hüseyinzade Ali Beyin İstanbul Türk Ocağı’nda yaptığı “Kafkasya Hakkında”ki sohbetin metni yayımlanmıştır. Hüseyinzade Ali Bey bu sohbetinde; Gürcistan’ın dışında bütün Kafkasya’nın bir Türk ili olduğunu belirtmiş, Turan zümresine mensup Azeri Türkleri, Türkmenler, Kumuklar, Nogaylar hakkında ayrıntılı bilgi vermiş; Kafkas Türklerinin, Osmanlı Türklerinden ayrı gayrı olmadığını söylemiştir. (s. 123-125) Hüseyinzade Ali Bey, bundan sonra Kafkasya’da nasıl bir örgütlenmeye gidilebileceğini şöyle değerlendirmiştir; birinci seçenek “Kafkasya Federasyonu” kurulabilir; ikinci seçenek; “her toplum kendi hükümetlerini kurabilir.” Üçüncü seçenek olarak da Türklerin, “hidiviyet” şeklinde Osmanlı Hükümetine bağlanabileceklerini; bu durumda, Osmanlı Devleti’nin Kafkas Türklerine yardımcı olması gerektiğini söylemiştir. (s. 133-134)

        1 Nisan 1918 tarihli 156. sayıda, Hamdullah Suphi’nin “Boğa Dağları” adlı seyahat yazısı, (s.139-141) ve “Rus İhtilali Türkistan ve Kafkasya” başlıklı haber/yorum yayımlanmıştır. “Rus İhtilali-Türkistan ve Kafkasya” başlıklı yazıda; Rus ihtilalinden sonra, Rusya’da gelişen olaylar değerlendirilmiş, bu olayların neleri yakacağı ve neleri yaratacağının kestirilemeyeceği belirtilerek, şu görüşlere yer verilmiştir: “Rusya’daki olaylar bize başka ve daha geniş olumlu ümitler vermeye başlıyor. Hülya ve ümitler, bu kadar çabuk gerçekleşme ihtimalini hiçbir zaman ve hiçbir yerde gösteremez. Aramızda akrabalık olan Türkistan, Kırım, Kafkasya, Fillanda; merkezi hükümetin bugünkü temsilcilerinin Petersburg’tan etrafa dağıttıkları umulmaz cömertlikten yararlanarak birer birer benliklerini ve bağımsızlıklarını ilan ettiler. Olaylar o kadar çok karışık ve böyle tek başına olaylar zümresinin dışında olarak akıyor ki, bu olayların mana ve vak’a olarak önemi kuvvetle tayin olunamaz. Fakat her ne olursa olsun bunların bizi her şeyden fazla meşgul etmesinden tabii bir şey yoktur.” (s. 160-161) “Türkistan” başlığı altında; “Türkistan, cumhuriyet yaptı, asri şekilde ilk İslam Cumhuriyeti. Türkistan için Cumhuriyet ne demektir? Ne manaya gelebilir? Şekle değil asıl ruha bakalım. O kadar ki bağımsızlık bayrağı çekenler arasında kadınlar bulunuyor. Gazetelerde okuduğumuza göre “Tinişbasef” adlı bir dindaşın başkanlığı altında merkezi, Hokand şehri olmak üzere geçici bir hükümet kurulmuştur. Yeni hükümet bir millî meclis oluşturmuş ve başkanlığa Sadri Efendi Maksudof (Sadri Maksudi Arsal) tayin olmuştur. (s. 161) “Kafkasya” başlığı altında ise; “Kafkasya bize her yerden daha yakın ve çok daha önemli saha teşkil ediyor. Kafkasya’da geçen her vak’a mefkûrevi dünyamız olduğu kadar, bugünün gerçekliğini oluşturan varlığımız için de en sıkı bir ilgiyi haizdir. Kafkasya’da 12 üyeden oluşan yeni hükümette 4 Müslüman, 3 Gürcü, 2 Ermeni, 2 Rus üye bulunmaktadır. Hükümetin başında Hristiyan Gürcü Keçeceküri bulunmaktadır. (...) Kafkasya’da 4 milyon Müslüman, 1,5 milyon Gürcü, 1,5 milyon Ermeni ve 50-60 bin kadar Rus vardır. Rusların büyük bir kısmı göç etmiştir. İslamlar, belli başlı üç fırkaya ayrılmışlardır. Bu fırkalardan en önemlisi Musavat Fırkasıdır.” Yazıya şöyle son verilmiştir: “Hâlihazırda durum çok karışıktır. Kafkasya’da huzur ve asayiş yoktur. Hayat son derece zordur. Kafkasya Cumhuriyetinin geleceği hakkında şimdiden bir şey söylemek doğru olmaz” (s. 162)

        Osmanlı Devleti Kafkaslarda İstediğini Elde Edemiyor

        Osmanlı Devleti temsilcileri ile Kafkas delegelerinin katıldığı “Trabzon Konferansı” 4 Mart 1918 tarihinde toplanmış, ancak bir türlü anlaşma sağlanamamıştı. Çünkü Osmanlı Heyeti, Brest-Litovsk Antlaşması şartlarına uygun olarak üç sancağın tamamıyla Türkiye’ye katılması üzerinde ısrar ediyor ve Batum’dan asla vazgeçmek istemiyordu. Nitekim Hüseyin Rauf Bey, 6 Nisan 1918 tarihinde Kafkas delegelerine ültimatom mahiyetinde bir yazı göndererek; hem Brest-Litovsk barışının tanınması hem de Türkiye ile kat’i müzakerelerde bulunabilmek için Mavera-yi Kafkas Cumhuriyeti’nin kendini bağımsız bir devlet olarak Rusya’dan ayırdığını kesin bir şekilde ilan etmesini istemiştir. Bunun üzerine Kafkas delegeleri Trabzon’dan ayrılarak Tiflis’e gitmiş, 14 Nisan’da Seym (Meclis), Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmiş, dolayısıyla Trabzon Konferansı dağılmıştır. (Sebahattin Şimşir. Mehmet Emin Resulzade’nin Türkiye’deki Hayatı, Faaliyetleri ve Düşünceleri. Ankara, 1995, s. 15-16.)

        Osmanlı Kafkas Ordusu 15 Nisan 1918’de Batum’a girer. Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan’dan oluşan “Trans-Kafkasya Hükümeti”, Almanya’dan Türk ordusunun ilerleyişinin durdurulmasını ister. 11 Mayıs 1918 tarihinde Trans-Kafkasya Hükümeti ile Osmanlı Devleti arasında yapılan görüşmelerde; Osmanlı Devleti Ahıska, Ahıkelek ve Gence bölgesini ister. Almanya, Osmanlı ordusunun Kafkaslarda daha fazla ilerlemesine karşı çıkar. Trans-Kafkasya Hükümeti varlığını devam ettiremez. 26 Mayıs’ta Almanya’nın desteği ile Gürcistan, 28 Mayıs’ta da Osmanlı desteği ile Azerbaycan Devleti kurulur. Ardından Ermenistan bağımsızlığını ilan eder. Osmanlı orduları 8 Haziran’da Tebriz’dedir. (Nevzat Kösoğlu, a.g.e. 2008, s. 345-346.)

        Turan Nasıl Kurulacak?

        Gökalp, Yeni Mecmua’nın 4 Nisan 1918 tarihli 38. sayısında, “Rusya’daki Türkler Ne Yapmalı?” adlı makalesinde; “Turan”ı, Türklerin umumi ve ebedi vatanı olarak tanımlamıştır. Gökalp, Rus Çarlığının yıkılmasından sonra Rusya’daki Türklerin tam bağımsızlıklarını nasıl kazanabilecekleri konusunda şunları söylemiştir: Her şeyden önce Rusya’daki Türkler, birbirinden ayrı küçük hükümetler teşkiline değil, hepsinin birleşmesiyle büyük bir devlet kurmaya çalışmaları gerekir. Alman birliğinin teşkilinde olduğu gibi, Rusya’daki Türk toplulukları önce millî hükümetlerini kurmalıdır. Sonra bu hükümet temsilcileri kendi aralarından bir başkan seçmelidir. “Sahipkıran” adı verilecek olan bu başkan, Türk ordularının komutanı ve Türklük ülküsünün temsilcisi olacaktır. Sahipkıran’ın seçilmesinden sonra Türk ili bir ordu gibi kuvvetli, merkezi bir idare etrafında birleşmiş olacaktır. İstanbul Türkçesi, ortak dil olmalıdır. Rusya’daki Türklerin kurtulması ancak bu suretle mümkündür. Aksi halde hürriyet ve bağımsızlık ümitleri bir serap gibi uçup gidecektir. (Ziya Gökalp. “Rusya’daki Türkler Ne Yapmalı?” Yeni Mecmua, sayı: 38, 4 Nisan 1918, s. 233-235.)

        Ömer Seyfettin, 30 Nisan 1918 tarihli Kırım Mecmuası’nın 1. Sayısında, “Büyük Türklüğü Parçalayan Kimlerdir?” adlı yazısında; önceki düşüncelerinin aksine Turan’ı kültürel birlik olarak değerlendirmiştir. “Türklerin çeşitli ülkeleri, çeşitli devletleri olabilir. Fakat dilleri, dinleri, milliyetleri birdir. ‘Turan’ bir devlet değil, kültürel millî bir vatandır. Türklerin oturduğu, çoğunluk oluşturduğu yerler hep Turan’dır. Siyasi sınırlar büyük Turan’ı parçalayamaz.” Ömer Seyfettin, aynı yazısında ayrı ayrı Türk devletleri olabileceğini, fakat ayrı ayrı Türk milletleri olamayacağını; ayrı ayrı Türk lehçeleri olabileceğini, fakat ayrı ayrı Türkçe olamayacağını ifade ederek Türk milletinin ve Türk dilinin birliğine dikkat çekmiştir. (Ömer Seyfettin, a.g.e. 2002, s. 110.)

        Hayaller Gerçekleşiyor mu?

        Türk Yurdu’nun 15 Mayıs 1918 tarihli 157. sayısında; “Kurtuluş Günlerinde Kardeş Musahabeleri” başlıklı yazıda; “Kanlar ve fedakarlıklar ile kurulmuş olan altı yüz yıllık devletimiz, bütün Türklük ya bütün istikbal ile mahvolacak yahut yarının açık, güzel günlerini kucaklayacaktı. Bizden başka bütün Türk ve Müslümanlık dünyasını esaret zincirlerine vuran, kuzey ve güney düşmanlarımız biri yukarıdan, diğeri aşağıdan üzerimize saldırmıştı.” cümleleri ile Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’na giriş gerekçeleri sıralanmıştır. Yazının devamında I. Dünya Savaşı’nda, Rus Çarlığının yıkılmasından sonra Rusya’nın boyunduruğuna aldığı milletlerin birer birer kurtuldukları belirtilerek; “İşte bu olay, bütün Türk ve Müslüman dünyasını harekete geçirmekte, sevindirmektedir. Türkistan ile Kazan, Kazan ile Kafkasya, Kafkasya ile Kırım ve nihayet İstanbul ile hem Türkistan hem Kafkasya hem Kırım devamlı boşalıp dolan, devamlı birbirine gidip gelen, kucaklaşıp ayrılan bir durumdadır. Ufuklarda uzun kışlardan, elemli, yaslı günlerden sonra doğan birlik güneşi altında aynı hararet ve nur kaynağından feyz alarak icra kılınan bu samimi dayanışmalar, bu sevimli düşünceler ne kadar canlı, ne kadar heyecanlı oluyor.” denilmiştir. Yazının devamında Kırım Umur-ı Hariciye ve Harbiye Müdürü Cafer Seydahmed Başkanlığındaki Kırım Heyeti’nin İstanbul ziyareti hakkında bilgi verilmiştir. Heyete, Türk Ocağı’nda verilen çay ziyafetinde Cafer Seydahmed Bey ve Türk Ocağı Başkanı Hamdullah Suphi Bey birer konuşma yapmışlardır. Hamdullah Suphi, bu konuşmasında Türk Ocağı olarak Türkler arasında dil ve ülkü birliğini hedeflediklerini, siyasi birliği düşünmediklerini söylemiştir:

        “Kırım’ın şerefli, genç temsilcileri! Bugün hariminde toplandığımız Ocak, senelerden beri Türk dünyasının her tarafından gelen kadın-erkek yüzlerce kardeşi birbirine tanıtmış, onların ruhunu kendi elleriyle yoğurmuş, birleştirmiştir. Harpten evvel hiçbir toplantı günümüz yoktu ki Kafkasya’dan, Kırım’dan, Kazan’dan, Türkistan’dan, kendi dünyamızın çeşitli köşelerinden gelmiş kardeşler burada bizimle beraber aynı düşüncenin ufkun, heyecanına dalmasınlar. Ocağın birçok meşhur günleri oldu. Onlar arasında biri İsmail Gasprinski’nin günüdür. Şimal topraklarında yaşayan milyonlarca Türk’ü kendi benliğine kavuşturan, kurtaran bu aziz ve kutsi babamız, ayrılmadan evvel kulaklarımıza asla unutmayacağımız bir söz fısıldamıştı: ‘Bazı düşünceler vardır ki o bize yasaktır, demişti. Onları bizden sonra gelecek nesillere bırakalım. Biz manevi birliği yapalım, dilleri birleştirelim, siyasi birliği başkaları düşünsünler’. Bu söz, Ocağın eskiden beri akide olarak kabul ettiği bir düsturdur. Ve biz ona sadık kaldık. Biz yalnız bir şey istiyoruz, dil birliği ve vicdan birliği. Uzak yakın bütün Türklerin kalpleri aynı duygularla çarpsın, zihinleri aynı birlik hülyasına dalsın. Biz bu hülyadan başka bir şey düşünmüyoruz. (...) Arkadaşlar! Garbın yıldırımlarına şarkın yıldırımları cevap verdi. Tozlarını silkerek, karanlıklarını sıyırtarak bugün de Kırım doğuyor, Kafkasya doğuyor, Türkistan doğuyor, milyonlarca delikanlılarımızın kanı beyhude akmadı, topraklara sızan o kanlar bir tarafta yeniden çıktı. Kafkas tepelerinde, Kırım ufuklarında bir şafak oldu. Bizden ayrılacaksınız, bize aziz bir hatıra bırakarak gideceksiniz, inanınız ki başarınızla mesut, kaybınız, inkisarlarınızla (hayal kırıklığınızla) bedbahtız, biliniz. Burada üstünüze titreyen ruhlarımız var. Siz orada tehlikeler içinde çalışırken, biz en derin bir ilgi ile fikrinizi benimseyen bizler, kardeşleriniz üstünüzden gözümüzü ayırmayız ve dileriz ki yolunuz açık, davanız muzaffer olsun.” ( s. 184-186)

        Türk Yurdu’nun 15 Haziran 1918 tarihli 158. sayısında, Mecdüs Saltana-i Afşar’ın “İran’da Türk Sanayi-i Nefisesi: Eş’ar” adlı yazısı yayımlanmıştır. (s. 203-206)

        Türk Ocakları ve Dış Türkler

        Türk Yurdu’nun 30 Haziran 1918 tarihli 159. sayısında; 1918 yılında toplanan İstanbul Türk Ocağı Kongresine sunulan “Türk Ocağı İdare Heyeti Raporu” yayımlanmıştır. Raporda, dış Türkler ve Türk dünyasına yönelik faaliyetlerle ilgili şu bilgiler verilmiştir: “Uzak yakın nereden gelirse gelsin Türk çocuklarına her suretle yardım etmeyi esas görev kabul ettik. Savaş başlangıcından itibaren yollar kapandığı için kendi ailelerinden para alamayan dış memleketler Türk gençlerini Ocak’ta topladık. İdare için gerekli olan iki üç odayı ayırdıktan sonra geri kalan odaları yatakhaneye dönüştürdük, hepsini okullara ve işe yerleştirinceye kadar içeride alıkoyduk. Ekseriyet böyle dağıtıldı ve geri kalanlara oda tuttuk.” şeklinde bilgi verilmiştir. Osmanlı ülkesi dışından gelen Türklerle ilgili olarak da; “Son harbin zuhuruna kadar Türk memleketlerinden gelmiş kadın ve erkek birçok kardeşler Perşembe ve Cuma buluşmalarımızda bizimle beraberdiler. Bazen kendileri de ricamız üzere geldikleri yerlerden bize haber veriyorlar, bazen yalnız bizi dinlemekle yetiniyorlardı. O toplantıları pek mesut bir hâle koyan sebeplerden biri de onların aramızda hazır bulunmasıydı. Her defa onları arkadaşlarla tanıştırıyor ve kalplerinde fikirlerimiz lehine en güzel tesiri bırakacak bütün dikkatleri, hürmetleri haklarında ibzal ediyorduk (harcıyorduk). Yine bu fikirle uzaktan belli başlı hiç bir Türk, hiçbir heyet İstanbul’a gelmedi ki, onu Ocağımıza davet edip kalplerinde Ocak için bir yer aramaya, onlara sevgi ve saygımızı göstermeye özen göstermeyelim. Kazan’dan gelmiş bir müderristen, bir gazeteciden İsmail Gasprinski, Mahmud Behbudi, Seyyid Cafer Ahmet, Veled Çelebi Efendiler gibi bizim için şahsiyetleri büyük bir değeri olan nadir kimseleri ve heyetleri mutlaka Ocağımıza davet ediyorduk. Bu davetlerin bıraktığı ize gelince onu aldığımız mektuplarda, müessesemiz hakkında yazılan makalelerde, bize yollanılan resimlerde takip edebilirsiniz. Bunların hepsi dünkü meçhul müesseseyi tanıtmaya, sevdirmeye, kalplere yerleştirmeye kuvvetle yardım etti.” denilmiştir. (s. 216, 222.)

        Türk Ocağı İdare Heyeti Raporu’ndan ve Türk Yurdu sayılarında yayımlanan haberlerden öğreniyoruz ki, Türk Ocağı bu dönemde bütün Türkler için adeta bir irtibat bürosu görevini üstlenmiştir. Türk dünyasının çeşitli bölgelerinden İstanbul’a gelen önemli kişi ve heyetler, Türk Ocağı çatısı altında buluşmuş, onurlarına toplantılar düzenlenmiş, ziyafetler verilmiştir. Özellikle Rusya sınırları içinde yaşayan Türkler arasında bağımsızlık hareketlerinin geliştiği 1918 yılında bu ziyaretlerin yoğunluğu dikkat çekmektedir.

        Türkçülüğün Faaliyet Sahası

        Türk Yurdu’nun 15 Temmuz 1918 tarihli 160. sayısında, “Türk Ocağı Kongresi” başlıklı haberde; İstanbul Türk Ocağı Kongresinde, Türk Ocağı Nizamnamesinin 2. Maddesinde; “Ocağın Maksadı: Türklerin harsi birliğine ve medeni kemaline çalışmaktır. Ocağın faaliyet sahası bilhassa Türkiye’dir.” şeklinde yapılan değişikliğe, bazı üyelerin karşı çıktıkları belirtilmiştir. Kongrede söz alan Hamdullah Suphi, Dr. Şükrü Eflatun ve Hüseyin Abbas Beyler “bilhassa Türkiye” kaydının, Nizamnameye geçmesinin doğru olmadığını, gerçekte yardıma muhtaç olan Anadolu’dan işe başlamak gerektiğini kabul etmekle birlikte, bu kaydın nizamnameye konulması ile Türkçülük faaliyetinin garip bir vaziyete düşmüş olacağını, netice olarak “bizden ancak ve ancak manevi bir yardım isteyen uzaktaki Türk kardeşlerimizin gücenmeleri ihtimal dâhilinde bulunduğunu”, dolayısıyla bu ibarenin kaldırılmasını istemişlerdir. Yasa Encümeninde görevli Nüzhet Sabit Bey, bu değişikliğe neden ihtiyaç duyulduğunu şöyle açıklamıştır: Bu mesele encümende etraflıca düşünülmüş ve münakaşa edilmiştir. Anadolu Türkleri bütün Türk dünyasına göre daha mutsuz, daha yardıma muhtaç bir hâldedir. Hâlbuki Anadolu için çalışırken aynı zamanda hariç için de çalışmaya kuvvet ve kudretimiz, gücümüz müsait değildir. Büyük Turan hayalini ümitlerle karşılamakla beraber faaliyetimizin öncelikle sırf Türkiye’ye hasredilmesi daha uygun olacağından Encümen bu kaydı, oraya koymayı gerekli gördüğünü söylemiştir. Mahmut Nedim Beyin “bilhassa Türkiye” kaydının kaldırılması için verdiği önerge oylanarak kabul edilmiş, bununla birlikte tartışmalar devam etmiştir. Halide Edip (Adıvar), söz alarak “Umumi Turan’ın bir ülkü olduğunu, faal hayatın ancak Anadolu’da olabileceğini diğer fikirlerin nazariyat sahasında kalmaktan kurtulamayacağını.” söylemiştir. Halide Edip, konuşmasının devamında; “büyük hayaller peşinde koşmak emellerini besleyenler için Kafkas’a Türkistan’a gitmek pek ziyade arzu edilir bir fikir ise de gerçekçi nazarlar karşısında bu isteğin şiirlerle dolu bir hayalden fazla bir kıymeti bulunamayacağını” söyleyerek, maddenin yeniden oylanmasını istemiştir. Ancak yapılan oylamada sonuç değişmemiştir. (s. 251-252)

        Türk Yurdu’nun 15 Temmuz 1918 tarihli 160. Sayısında, “Rusyalı İslam Şakirdlerine Yardım Cemiyeti” başlıklı haberde; Berlin, Dresden ve Freiberg’de bulunan Rusyalı Türk-Tatar gençlerinin girişimleri ile eğitim için Avrupa’ya gelecek olan Türk-Tatar gençlerine maddi ve manevi konularda yardım ve rehberlik etmek amacıyla “Rusyalı İslam Şakirdlerine Yardım Cemiyeti” adıyla bir dernek kurulduğu; adı geçen derneğin Berlin Türk Kulübünde düzenlenen törenle açılışının yapıldığı bildirilmiştir. (s. 254)

        Halide Edip, 30 Haziran 1918 tarihli Vakit gazetesinde, “Evimize Bakalım: Türkçülüğün Faaliyet Sahası” başlıklı yazısında; savaşların sonucu olarak Türkiye’nin nüfus, sağlık ve hayat standardı bakımından çöktüğünü, “Kafkaslardaki Türklerin bizim öncülüğümüzü istemelerinin” millî gururu okşayıcı bir şey olduğunu; fakat tüm öğretmenlerin bile İstanbul’daki okul ihtiyacını karşılayamadığını, doktor ve mühendis toplamının tek bir vilayetimiz için bile yeterli olmadığını belirterek, kendi vatanımızla ilgilenmemiz gerektiğini, aksi takdirde “enerjisini başka bir ülke için harcayan her Türk’ün, anasını yokluk içinde bırakan bir insanın durumuna düşereceğini.” söylemiştir. (Yusuf Sarınay, a.g.e. 2005, 217-218)

        Gökalp, 4 Temmuz 1918 tarihli Yeni Mecmua’da çıkan, “Türkçülük ve Türkiyecilik” başlıklı yazısında; Türk ve Türkiyeli kelimelerinin anlamlarını açıkladıktan sonra “Türkçülük başka bir şey, Türkiyecilik ise başka şeydir.” demiştir. Gökalp’a göre Jön Türkler, yalnız Türkiyeci idiler. Türkçüler, Türkiye ile beraber Türklüğü de düşünenlerdir. Gökalp, Türkiyeciliğin bir vazife, Türklüğü düşünmenin de bir gaye olduğunu vurgulamıştır. Gökalp, Almanya’da siyasi birliğin yolunu açan kültür birliği ve ekonomik birliğin önemine işaret ederek “İhtimal ki bizde de gelecekte Türkçülüğün ekonomik ve siyasi merhaleleri başlayacaktır. Fakat bugün Türkçülüğün biricik gayesi kültürel birlikten ibarettir. Binaenaleyh bugün hiçbir Türkçü, Kafkas Azerbaycan’ı, Kırım’ı yahut diğer bir Türk ülkesini memleketimize ilhak tasavvurunda değildir. Türkçülerin bu ülkeler hakkındaki temennisi, bunların bağımsız devletler hâlini alarak tam bağımsızlığa kavuşmalarıdır. Açık bir surette görüyoruz ki, bu Türk şubelerinden hiç birisi, yalnız kendi kuvvetiyle bağımsızlığını kazanacak hâlde değildir. Millettaşlarımıza, doktorlar, mühendisler ve öğretmenlerimiz eliyle yüksek bir medeniyet götüremiyorsak, hiç olmazsa onlara Çanakkale müdafaasını temin eden ordu teşkilatını götürebiliriz. Milletdaşlarımıza yapacağımız bu hizmet, karşılıksız da değildir. Türkiye yaşayabilmek için yalnız fena komşulardan kurtulmağa değil, dost komşularla çevrili olmaya da muhtaçtır. Evimize bakacak vakit bulabilmek için çevremizde kardeş Türk evlerinin yerleşmesi lazım.” demiştir. (Ziya Gökalp. “Türkçülük ve Türkiyecilik”. Yeni Mecmua, sayı: 51, 4 Temmuz 1918, s. 482)

        Sevinç ve Hüsran

        Türk Yurdu’nun 15 Ağustos 1918 tarihli 161. sayısında; “Türk Ocağı Kongresi”, “Türk Ocağı’nda Kırım, Kafkas ve Azerbaycan Murahhasları”, “Rusya Müslümanlarının Millî Matbuatları Tamamen Kapatılmıştır” ve “Ayaz İshaki” başlıklı haberler yer almıştır. “Türk Ocağı’nda Kırım, Kafkas ve Azerbaycan Murahhasları” başlıklı haberde; Şeker Bayramı münasebetiyle Türk Ocağı’nda düzenlenen toplantıya kuzey ve güney Kafkas ve Kırım delegeleri ile Azerbaycan eşrafından çok sayıda insanın katıldığı belirtilmiştir. Delegelerin konuşmalarından etkilenen genç, ihtiyar herkesin gözleri yaşarmış; alkışlar arasında kürsüye gelen Hamdullah Suphi Bey, Türk Ocağı’nın millî davanın kazanılması hususunda içtimai ve tatbiki vazifelerini birer birer sayarak “bütün Türklerin bu mutlu sonucu görmekle övüneceklerini” söylemiştir. “Rusya Müslümanlarının Millî Matbuatları Tamamen Kapatılmıştır” başlıklı haberde; Kazan’da çıkmakta olan “Kurultay”, “Altay”, “Kuyaş”, “Yıldız”; Ufa’da çıkan “Turmuş”, Orenburg’da yayımlanan “Yeni Vakit”, Astrahan’da çıkmakta olan “Saray” gazetelerinin Bolşevik-Sovyet Hükümeti tarafından kapatıldığı haber verilmiştir. “Ayaz İshaki” başlıklı haberde; Ayaz İshaki’nin Moskova’da çıkarmakta olduğu “İl” gazetesinin kapatılarak matbaasının müsadere edildiği, kendisinin de tutuklanarak ihtilal mahkemesine sevk edildiği bildirilmiştir. (s. 275-276)

        1918 yılının Eylülünden itibaren Türk dünyasında rüzgâr, Türklüğün aleyhine esmeye başlamış, bu arada Türk Yurdu dergisi, 15 Ağustos 1918 tarihli 161. sayıdan itibaren yayınını durdurmuştur. Bütün bu üzücü olayların yanı sıra, Halil Paşa kumandasındaki Kafkas İslam Ordusu, 15 Eylül 1918 günü Bakü’ye girmiştir.