Düşünmesini Öğrenmek veya “Turhan Nasıl Çıldırdı?”

Nisan 2016 - Yıl 105 - Sayı 344



        DÜŞÜNMESİNİ ÖĞRENMEK VEYA “TURHAN NASIL ÇILDIRDI?”

         

         “Keskin bir bıçakla ikiye ayrılmış gibi “iki renkli dünya”nın

        mahkûmu hâline gelmiş insan, sevgi ve nefret kutupları

        arasında adeta cinnet getirmektedir. Sevdiği dünyaya,

        o dünyanın öncülerine, sembollerine kara sevdalıdır.

        Bu sevda “kendinden geçme” ve “paranoya” hâlindedir.

        Nefret dünyasında olan şahıslar, semboller,

        belirtiler daima korkunçtur, haindir, kökü kazınmak gereklidir.”

        Taha Akyol

        (Politikada Şiddet)

         

                      “Beyin hürriyeti” ve “metotlu düşünmek” fevkalade önemlidir. Gençlere yapılacak en büyük iyilik, “düşünmesini öğretmek”, “zihin pencerelerini açmak” ve “ilim zihniyetini” aşılamaktır. Genç beyinleri, “ideolojik ön yargılardan” kurtaramadığınız, “kafa bağımsızlığını” oluşturamadığınız ve “metotlu düşünmesini” öğretemediğiniz takdirde, o nesilleri kaybediyorsunuz demektir. “Arızalı düşünceler” böyle iklimlerde zemin bulur. Zira “mariz” fikirler, paslanmış çivilere benzer. Kolayca söküp atamazsınız. Bu yüzden önyargılı ve zihin pencereleri kapalı insana bir şey anlatmak, betona çivi çakmak kadar zor olan bir şeydir.

        Düşünmesini bilmek” Niçin Önemlidir?

              Bu önemli konuyu bir hikâye ekseninde ele alacak ve sosyal psikoloji açısından bir zihin eksersizi, bir tahlil denemesi yapmaya çalışacağız. Söz konusu eser, millî hikâyecilerimizden Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun 1922’de kaleme aldığı ünlü eseri Çağlayanlar adlı kitabı ve ondan seçtiğimiz “Turhan Nasıl Çıldırdı?” adlı hikâyesidir. Hemen belirtmeliyim ki, bir makale çerçevesinde kaleme alınan bu çalışma, klasik anlamda bir kitap tanıtımı veya bir edebi eserini tahlil denemesi değildir. Alışılmışın dışında bir hikâyenin ve hikâye kahramanının bir disiplin çerçevesinde sorgulanması ve özünde taşıdığı mesaja dayalı olarak bazı sorulara cevap aranmasıdır. Mesela;

  • Gençlerde “beyin hürriyeti” ve “bağımsız kişilik’” niçin önemlidir?
  • Metotlu düşünmek nedir?
  • Fanatizmin ideolojisi var mıdır?
  • Dava için ölmek mi, yoksa yaşamak mı daha önemlidir? Veya “nekrofili” nedir?
  •  Coşkularımız nasıl “mariz” hâle gelebilir?

           İşte “Turhan Nasıl Çıldırdı?” adlı öykü, biraz da bu “soru işaretleriyle” okunmalı ve yorumlanmalıdır. “Turhan Nasıl Çıldırdı?” bize çok şey anlatan, çok şey söyleyen bir hikâyedir.

                      Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun 1922’de kaleme aldığı Türk edebiyatının şaheserlerinden biri olan Çağlayanlar, hiç şüphesiz mühim bir eserdir. Çağlayanlar’da yer alan hikâyeleri, her okuyuşumda sanki değişik bir hazzı yeniden alır; kendi renklerimizin, kendi kâinatımızın engin ufuklarında kanat çırparım. Toplam on altı hikâyeden oluşan bu muhteşem eserde, Türk ruhunun incelikleri ve enginliği, Türk tarih ve medeniyetinin büyüklüğü anlatılır. Kültür kimliğimizi tek başına ayakta tutacak, kültür erozyonuna engel olabilecek böyle bir eseri bizlere edebi miras olarak bıraktığı için Ahmet Hikmet Müftüoğlu’na büyük minnet borçluyuz. “Turhan Nasıl Çıldırdı?” adlı hikâye ise bize çok şey söyleyen, çok şey anlatan; üzerinde düşünülmesi gereken bir öyküdür. Turhan’ın şahsında “talihsiz bir nesil” anlatılır. Bu öyküyü her okuyuşumda, hikâye kahramanı Turhan adına içimde sürekli bir kaygı ve hüzün belirir. Turhanların sonunu düşündükçe memleketimin bahar gözlü çocukları için endişelenirim. Ve yeni neslin kaderinin ona benzememesi için bir sebep-sonuç çizgisinde hikâye kahramanı Turhan’ı sürekli sorgularım.

                “Derin Coşku…”

                    Aşağıda özetini sunacağım Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun bu hikâyesi, sadece 1914’deki kendi coşkulu hayalinin akıbetini değil, aynı zamanda Turhan’ın şahsında imparatorluğun son kuşaklarının yeniden devlet-i muazzama (büyük devlet) olma hayalinin derin coşkusunu ve fakat sanayileşmiş devletler karşısında Osmanlı’nın mağlup düşmesiyle yaşanan büyük şoku/hayal kırıklığını da anlatmaktadır.

                    Zira cihan devleti hayalinden, işgale uğramış bir vatan bulunmuştur. Bu durum, imparatorluk nesilleri için kolay hazmedilebilir bir hadise değildir.

                    İşte “Turhan Nasıl Çıldırdı?” adlı hikâyede, hayalle gerçek arasındaki müthiş tezat ve “çıldırtan coşku” anlatılır.

                    Salt bir hikâye olarak çok mübalağalı bulabilir, çeşitli tenkitler getirebilirsiniz. Fakat özünde taşıdığı mesaj ile tarih ve insanı düşünmeye açan yapısı, eseri sosyal psikoloji açısından daha bir önemli kılmaktadır. Bu bakımdan kafamıza soru işaretleri koyan, siyasi ve ideolojik duruşumuzu sorgulayan, psikolojik bir zihin muhasebesini başlatan, kısacası bize çok şey söyleyen bir metindir.

                    Şimdi bu hikâyenin büyüsünü bozmadan, özündeki sihri çalmadan, dil ve üslubunu yıkmadan kısa bir özetini okuyalım, sonra da tahliline geçelim.

           Özet (Turhan Nasıl Çıldırdı?)

                              Talihsiz Nesil…

                    Turhan, hayatının baharında bir delikanlıdır. Paris’te tahsil görmüş, millî hisleri son derece yüksektir. Türkçü ve Turancıdır. Coşkulu ve cezbelidir. Cava’da (Endonezya) hükümdar olan amcası Karamemişoğlu Osman Sultan’ın (Türk) daveti üzerine Avrupa payitahtlarını ve mühim şehirlerini gezmiştir. Türk-İslam medeniyetine hayran olmuş, fakat bizzat şahit olduğu Türk ve İslam düşmanlığı onu yakıp kavurmuştur. “Avusturya’da siyah şarapla şampanyayı karıştırarak “Türk Kanı” adını verdikleri içkiyi içenlerin keyfine adavetle bakar.” (Sh.78) Bu “haçlı ruhuyla” ilk yüzleşmesidir.

                    Daha sonra amcasının isteği üzerine Dersaadet’e (İstanbul) gitmeye karar verir. Amcası ona:

                    “-Çünkü dinin temeli İslam’ın hamisi Türklerdir. İstanbul’a git, yine millettaşlarınla çalış. İstediğin feyzi orada bulursun.”(a.g.e.,82) der.

                    Yolculuk sırasında Akdeniz’de Fransız, İtalyan, Yunan ve İngiliz bayraklarıyla süslü gemileri görür. Türk bayrağı çekilmiş tek bir gemiye dahi rastlamaması onu Türklük adına üzer, öfkelendirir. Turhan, kendine duygusal olarak -gücünün çok üzerinde- ütopik misyonlar yükler. Coşar ve kendi kendine haykırır: “Napolyon bir zaman Akka’da “Asya bir adam bekliyor!” diye ayağını yere vurmuş.”O adam! Hani? O adam, o adam ben olacağım!” (a.g.e.,73)

                    Turhan, Müslüman Türk’ün muhteşem geleceğini hayal eder. Türklüğün bütün mukadderatını omuzlarında hisseder. Çünkü Turan coğrafyasının bu gözü kara-asil çocuğu, “büyük sözlü, büyük fikirli, hırslı bir gençtir.” (a.g.e., 77)

                    “Turhan’ın arzusu siyasetle uğraşmaktı. Milleti için, İslamiyet için yaşamak, çalışmak. Bu ümit ateşi, bu iman nuru daima yüreğini, dimağını yakar, geceleri uykusunu kaçırır. Gündüzleri elinde kitap, harita saatlerce çalışır, saatlerce düşünür…”(a.g.e., 77)

                    Turhan, büyük umutlarla Dersaadet’e gelir. Dünya Türklerinin ve dünya Müslümanlarının payitahtı!... Uzaktan bütün ihtişamıyla İstanbul… Hele de camiler… “Ayasofya ne demek? Sofya, Moskova’da tanıdığı bir kahpe karının adı. Ayasofya’nın adı Muhammediye olmalı!” diye öfkelenir. İslam payitahtının yerden bir avuç toprağını alır, öper; yüzüne gözüne sürer. Büyük umutlar içindendir. Fakat gördükleri karşısında hayal kırıklığına uğrar. İstanbul çöküntü hâlindedir.

                     Rıhtımda kahveleri, meyhaneleri dolduran şapkalı palikaryaları görür, şaşar. Sultan Selim Camisi’nin kirliliğine, bakımsızlığına üzülür. Kandil günü olmasına rağmen Yavuz’un türbesini kapalı, kilitli bulur. “Halife-i İslam’a hürmet bu mudur? Hadim-ül Haremeyn’e hizmet bu mudur?” diyerek öfkelenmekten kendini alamaz.

                     Turhan için artık mekân Türk Ocağı’dır. Ruhunun dinmeyen sızılarına adeta sükûnu orada arar. Ocak’ta verilen konferansları dinler, hamasi konferanslar verir. Ama o memlekette gördüklerini, fosilleşmiş insanları bir türlü hazmedemez. “Her şeye karşı köpürür. Bankalarda, şirketlerde Fransızca muameleye, zabitlerde Almanca tekerlemelere, bahriyelilerde İngilizce tavırlara, tekkelerde Farisi münacatlara, mabetlerde Arapça dualara karşı isyan eder.” (a.g.e., 83)     Daha yüzlerce çelişki yakalar ve bir gün haykırır:

        “Ben bunları ıslah edeceğim!”

                    Bu arada Turhan, Zehra adında güzel bir kıza tutulur. Kız, Turhan’ın Türk Ocağı’nda verdiği konferanslara muntazaman devam etmekte, en ön sıralarda ondan gözlerini ayıramamaktadır. Bu karşılıklı temiz bir aşkın filizlenmesidir. Fakat Zehra’ya bu derece ilgi duyan Turhan –çok garip- onu reddeder. Çünkü Zehra, ecnebi mekteplerinde okumuş, yabancı bir terbiye almış ve Turhan onu kendi fikirlerine iştirak ettirememiştir. Mesela Turhan, Anadolu’yu gezip konferanslar verelim derken; Zehra Avrupa’nın hayallerini kurar. Turhan’ın Türklük için kurduğu büyük emellerinden, hülyalarından adeta ürker. Bir gün ona “Sen iyice bozmuşsun.’” der. Ve tabii ki Turhan’ın davası, aşkından büyüktür; davası uğruna feda edemeyeceği hiçbir şey yoktur. “Suyu sert verilen” Turhan, o gece Zehra’ya uzun bir mektup yazar. Yazdığı mektupta “Türklüğün düşmanı olan bir kızdan nefret ettiğini ve Zehra gibilerinin yaşamalarından ölmelerinin evla olduğunu” söyler. Kız korkar, acele olarak başkasıyla nikâhlanır. Turhan eve kapanır. Adeta kendini eve hapseder. Hâlbuki Zehra’yı ne kadar çok sevmektedir. Hüzünlü bir hazandır yüreği. Kendini ziyarete gelen arkadaşı Kamil Bey’in yanında Zehra’dan bahseder, ellerini yüzüne kapatır, hüngür hüngür ağlar. Utanır.

                     Bir yandan Zehra’nın acısı, öbür yanda gördükleri karşısında uğradığı hayal kırıklığı Turhan’ın sinirlerini iyice yıpratır. Ama dava aşkı, Turhan’da paranoya hâlindedir. Zehra için “Fena etmişsin. İkna ve ıslah edebilirdin.” diyen arkadaşına bir militan psikolojisi içinde cevaplar verir:

                    “- Hayır, hayır! Bundan sonra herkese karşı isyan edeceğim. Bu yolda yükselmek, çalışmak istemeyen herkese, arkadaşlarıma, amirlerime isyan edeceğim. Küre-i arzı durduracağım! Güneşi söndüreceğim! Denizleri kurutacağım! Kâinatı altüst edeceğim!” (a.g.e., 93)

                    Kamil Bey, Turhan’ın sinirlerini yumuşatmak için bir parça gezdirmeyi düşünür. Turhan’ın verdiği cevap çok ilginçtir:

                    “- Çıkmam, çıkarsam bütün erkeklerin, kadınların yüzlerine tükürürüm.”(sh.94)

                    Kamil Bey, odadan çıkarken kendi kendine mırıldanır:

                     “- Zavallı genç. Talihsiz nesil… Talihsiz memleket…”

                     Turhan, bu arada Türk Ocağı’nda verdiği bir konferanstan dolayı tutuklanır. Boşnak bir polisten tokat yer. Gururu çok kırılır. Bir hafta sonra atıldığı karanlık hücresinden çıkar. Eve gelir. Mevsim bahardır. Evin penceresinden dışarı bakar. Öylesine doludur ki, bir volkanı andıran ruhu, med ve cezirler arasında çalkalanmaktadır. Pencereden dışarı haykır:

                    “- Leylekler gelmeyin, serçeler uçmayın, çiçekler açmayın! Burada bahar yoktur. Güneş sarı bir gölgedir. Yeşil otlar toprağın küfüdür. Sıcak rüzgâr cehennemin nefesidir. Fikir genişlik yükseklik arar. Burası çamurdan bir izbedir. Çıyanlar solucanlar barınır!” (sh.96)

                    Turhan artık kimseyle görüşmez; gündüzleri sokağa çıkmaz. Yemez, içmez, uyumaz, adeta erir. Ruhu Türk Ocağı’nda bile sükûn bulmaz. Artık o uzamış saçı, sakalıyla gece izbe sokakların insanıdır. İbadet için dahi yeraltı camisini seçer.

                    Öyle ki “mariz davranışları” bütün ruh hâline yansır. “Kendi kendine söylenir. Duvarlarda gördüğü ecnebi lisanlardaki ilanları sıyırıp yırtar, yerlere atar, üstünde tepinir. Yolda yabancı bir dille konuşan erkek kadın yurttaşlarına çatar, omuz vurur.  Ve bir gün Bonmarşe’de satıcı Rum ile Fransızca konuşan bir Türk hanımın yüzüne tükürür.” (a.g.e., 96)

                    O gece sabahlara kadar sokaklarda bir hayalet gibi gezer. Ortalık ağarırken kendisini Sultan Selim Camisi’nin avlusunda bulur. Minarenin şerefesine çıkar. Şerefenin korkuluğundadır. Etrafa hüzünle bakar.

                    Civar halk, sabah namazına geldiğinde, şadırvanın önünde kafatası patlamış, kol ve bacakları kırılmış, kan içinde bir ceset bulur. Cebinden bir kâğıt parçası çıkar:

                    “Ey Yavuz! Milletimin selametini yalvaracaktım. Ayaklarına kapanmak için sana yükselmek istedim. Yarı yolda gözlerim karardı. Sendeledim ve düştüm. Allah günahımı affetsin!” (a.g.e., 97)

                    Bu Turhan’dan başkası değildir.

        (…)

                    Hayatının baharında “gök ekin gibi biçilen” Turhanlara “yanar içim, göynür özüm.” Ve Turhan’ın bu acı sonunu düşünürken, kendi kendime bir muhasebe yaparım:

                     “-Acaba Turhan nerede hata yaptı?  Turhan’ın eksiği neyidi?”

        Hayalle Gerçek Arasındaki Müthiş Tezat veya…

        Çıldırtan Coşku…

            Görüldüğü gibi Turhan, büyük sözlü, büyük fikirli, büyük hayalli bir gençtir. İdeolojik anlamda değil, ama fikir ve his planında katıksız bir Türk milliyetçisi, Türkçü ve Turancıdır. Kişilik olarak ise aşırı coşkulu, cezbeli ve cerbezelidir. Hatta bu coşku o kadar fazladır ki, adeta onda bir paranoya hâlindedir.

          Coşkuludur; zira yıkılan muhteşem bir imparatorluğu, yeniden “Devlet-i Muazzama” yapabilmenin büyük hayali içindedir. Fakat idealist Turhan, sınırsız coşkunun yanına “aklı” ve “düşünce”yi koyamamıştır. Bu yüzden “romantik”,aşırı derecede idealize edilmiş bir “hayal” ve “çıldırtan bir coşku” içindedir.

          Ancak heyecan ve coşkularının aksine “Cihan Devleti” hayalinden, işgale uğramış bir vatan bulur. (Hatırlayalım);

  • İstanbul, çöküntü halindedir.
  • Türk, yoksul ve eziktir.
  • Ticaret, azınlıkların elindedir.
  • Sosyal ahlak iyice bozulmuştur.
  • Aydın ve halkta büyük bir yabancılaşma ve çözülme başlamıştır.

             Bu durum, hayalle gerçek arasındaki müthiş bir tezattır. Bu kesişme, bu med-cezir, Turhan’da büyük bir hayal kırıklığı yaratır. Cihan devleti hayalinden, işgale uğramış bir vatan ve rehberi “coşku” olan, “şok” içinde bir Turhan… İşte genç-idealist Turhan, hayatın gerçekleriyle böyle bir ruh hali içinde yüzleşir. Ancak teçhizatsız ve donanımsızdır. Zira onun rehberi “bilgi” ve “akıl” değil, “öğrenme” ve “düşünme” değil; “Coşku” dur. Sadece coşku… Coşkularımız ise iyi bir akıl hocası değildir.

            Ve Turhan’ın coşkuları zamanla “mariz” hâle gelir. Çünkü o, “düşünmesini bilmemek”teydi. “İlim zihniyeti”ne sahip değildi. Veya “metotlu düşünmeye” çok uzaktı.

           Bu donanımsızlık, dizginsiz bir coşkuya sahip olan genç Turhan’ı, mensubu olduğu toplumun “kimlik erozyonu” karşısında şiddetle radikalize edecektir. Ve işi, bilindiği üzere, yüzlere tükürmeye, omuz vurup kavga çıkarmaya kadar götürecektir… Artık o, dünyayı “ak” ve “kara” olarak gören tipik militan tepkileri içindedir. Sokaktaki zavallı insanlar ise onun hayal dünyasına uymayan “hainler”, “satılmışlar” ve “fosilleşmiş yaratıklar”dır.

           Bu durum, coşkunun “marazileşmesi”; idealizmin “fanatizme” kaymasıdır. İşte Turhan’ın asıl çıkmazı da buradadır.

        Gerçeğe Yabancılaşmak ve Fanatizm

                    Şimdi düşünelim; Turhan, kültürü ve toplumu adına duyduğu kaygılarda haklı olsa bile gerçeğe yabancılaşmıştı. Zira genç Turhan, gerçekleri önemseyen bir düşünce adamı değil, tasavvurlarıyla coşan bir psikoloji insanıydı. Hiç şüphesiz coşku ve duygularımız bizim insani kalitelerimizdir. “Ancak ufkumuza genişlik ve hayatımıza anlam zenginliği kazandıran duygularımız, coşkularımız aşırı ve mariz hâle gelir de, bizi kuşatarak gerçeklerden koparan bir çılgınlığa dönüşürse, sadece hayatı gerçekleriyle görmeyi önlemez, aynı zamanda bizim için felaket de olur.” (Hayat Yolunda, Taha Akyol. sh 72 )

           Bu durum, sık dokulu ideolojik ve mistik örgütler için de böyledir. Ancak Turhan’ın ideolojisi yoktu. Hayatı gerçekleriyle görmeyi önleyen duygu yüklü bir büyüsü ve mariz hâle gelmiş aşırı bir “coşku” ve “öfkesi” vardı.

           Demek ki durum, ideolojilerden çok, insan psikolojisiyle ilgilidir. Sık dokulu örgütlerin ideolojik büyüsüne kapılan gençler de hiç şüphesiz aynı coşkulara sahiptir. Zira ideolojinin büyülü atmosferiyle “mankurtlaşan” genç insan, artık reel bir dünyanın değil, ütopik bir cennetin adanmış “aparatçıklarıdır.” Düşünmenin önündeki en büyük engel ise “fanatizm” ve “zihin pencerelerimizin kapalı olmasıdır.” Bu bağlamda gençlerin “bağımsız kişilik” geliştirmeleri ve “beyin hürriyetleri” fevkalade önemlidir. Atatürk’ün “fikri hür, vicdanı hür nesillere” dikkat çekmesi, isabetli bir ufkun ferasetidir.

        Dava Uğruna Ölmek mi, Yoksa Yaşamak mı?

           Turhan’ın ikinci çıkmazı ise gerçek bir “İslami şuurlanmadan” yoksun oluşuydu. Yüreği ve kafası İslam, iman, ahlak ve faziletiyle nakışlanan insan, intiharın Allah indinde büyük bir günah olduğunun farkındadır. “Türkçü” genç Turhan’ın millî hassasiyetleri çok yüksek ama donanımsızdır. “Coşkuları” yüksek ama “metotlu düşünemediği” için “mariz”dir.” “Doğru İslam”la tanışmadığı için rehbersiz ve huzursuzdur. Radikal, uzlaşmaz, mariz bir kişilik ve intihar…

            Şimdi soruyorum; niye bir dava uğruna yaşamak değil de ölmek? Nasıl bir kara büyü bu? Öyleyse bugünkü Turhanlara iki şey öğretmeliyiz; “metotlu düşünmeyi” ve mayasını Yunusların, Mevlanaların, Hoca Ahmet Yeseviler’in çaldığı “doğru dini”, “doğru İslam’ı”, Türk İslam’ını yani, güler yüzlü İslam’ı…

           Bazen Turhan’ın şahsında yurdumun “vatan, bayrak, din” diyen suyu sert verilmiş tavizsiz, gözü kara, “coşkulu”  delikanlılarını görür gibi olurum. İdealizm yüklü bu ülkü neferlerini çok severim. Bu “Oğuz mayalı-Kürşad Çehreli” yiğitlere en çok muhtaç oldukları iki nüve verilmezse, millî coşkular bazen fanatizme dönüşür de “dava” dedikleri şey dizginlenmeyen bir küheylan sırtında, Ötüken ufuklarında heba edilir. 

               Sloganlarla Düşünmek

            Bütün bunlardan sonra diyorum ki, gençlere yapılacak en büyük kötülük; onları “militanlaştırmak”, “partizanlaştırmak” ve “sloganlarla düşündürmektir.” En büyük iyilik ise “zihin pencerelerini açmak”, “ilim zihniyetini aşılamak” ve “metotlu düşünmesini” sağlamaktır. Bir başka ifade ile duygunun yanına “aklı”; inancın yanına “bilimi”; idealin yanına “insaniliği” koyabilmektir. Gençlere “bağımsız bir kişilik” ve “beyin hürriyeti” kazandırmadığınız takdirde, karşınıza ya sık dokulu ideolojik - mistik örgütlerin esir aldığı “beton kafalı dinozorlar”; ya da düşünmesini bilmeyen, farklı olan her şeye zihnini kapatmış önyargılı “robotlar” çıkar. Ve hiçbir meseleyi konuşamaz, tartışamazsınız. Onlar bilmezler ki, artık kendileri adına hep başkaları düşünür, başkaları kara verir.

           Gönül isterdi ki, o zamanın düşünürleri hisler üzerinde etkili oldukları kadar,”ilim zihniyetinin yerleşmesi”, ve “İslami şuurlanma” konusunda da etkili olsalardı, Turhanlar çıldırmazdı. Bu yüzden çağrımız “duygusallığa”, “coşkunluğa” değil; “öğrenmeye” ve “düşünmeye” olmalıdır.