Dil, Kültür, Kimlik

Kasım 2009 - Yıl 98 - Sayı 267



        Her dil mutlaka özgün bir kültüre mi tekabül eder?

         

        Bu soru kanaatimce “demokratik açılım” tartışmalarında hayati bir yer işgâl ediyor. Çünkü Demokratik Açılım”ı inşa eden, savunan ya da yürütenlerin argümanlarının odağını bu ön kabul oluşturuyor.  “Açılım”ın istinat ettiği bu ön kabul, başka ve mağdur bir kültürel varlığın mevcudiyeti fikrine dayanıyor.

         

        Eğer böyle bir ilişki varsa; yani her dil kendine özgü bir kültüre tekabül ediyorsa/ederse ve yine eğer Kürtçe dil biliminin kriterlerine göre bir dilse,  bu durumda Türkiye’de Kürtlere dair ayrı bir kültürden de bahsediyoruz demektir.

         

        Peki, kültür nedir?  Tanımı, kavranması ve kapsanması öyle kolayca mümkün olmasa da kültürü en kısa olarak, “yaşama biçimi/üslûbu” olarak tanımlayabiliriz. Her ne kadar böyle kısa bir tanımın içinde insanoğlunun somut ve soyut; hayata dâir tüm anlam, duygu ve ürettiği nesneler ifade ediliyorsa da bu tanımı biraz daha açmak icap ediyor.

         

        Bir insan topluluğunun hayatını yaşarken ortaya koyduğu; yani görünür kıldığı tüm soyut ve somut şeyler,  bize kültüre dâir bir anlama çerçevesi sunmaktadır. Yani, şarkı, türkü, acı, hüzün ve bunların ifade ediliş biçimleri, halı, kilim motifleri; renkleri, kullandıkları kap/kacağın hem biçimi hem kullanılma tarzı, toprağı işleme biçimi, yemekleri; yani mutfağı, evlerini yapma tarzları, genel olarak mimarîsi, mabetleri, ibadetleri, bayramları, kutsal gün ve geceleri ve bunları kutlama biçimleri vs.

         

        Görüleceği üzere kültür olarak tanımlayacağımız hemen her şey,  insan topluluğunun hayatla, dünyayla, toprakla ve birbirleriyle kurdukları tüm ilişkileri anlatmaktadır. Ve buradan yine kolayca görüleceği üzere tüm bu görünür olanların arkasında insanın ve onun topluluğunun anlam dünyası vardır. Bir başka şekilde söyleyecek olursak, görünür olan tüm bu eylem ve nesnelerin arkasında bize ait bir dünya var ve tüm bu eylem ve nesnelere veya tüm bu üretimlere bu dünyamızdaki inançlar, duygular, motifler rengini ve biçimini veriyor. Dolayısıyla kültürden konuşurken de esasen bir algı ve zihin dünyasından; yani bir anlam dünyasından bahsetmekteyiz.

         

        Yine aynı dili konuşuyor olmak da her zaman o dili konuşanların, aynı kültüre sahip olduğu sonucunu üretmemektedir. Örneğin, kim İspanyolca ya da Portekizce konuşan Latin Amerika topluluklarının aynı zamanda birebir anlamında İspanya’daki ya da Portekiz’deki halkın kültürünün devamı olduğunu söyleyebilir.  Hadi diyelim ki, bu örnekteki coğrafyalar arasında kültürel temas bakımından çok büyük uzaklıklar var. Böyle bir durum bu uzaklığın ve geç tanışmanın sonucudur;  ama VII. yüzyıldan itibaren Arapçayla karşılaşan Ortadoğu ve Kuzey Afrikalı topluluklarda da dil Arapça olmuştur; fakat hiç birimiz Mısır’dan Fas’a kadar, bu coğrafyalardaki insanların Hicaz Araplarının kültürünün bir devamı olduğunu söyleyemiyoruz. Tersine hepsinin en yakın komşularıyla dahi ciddi farklılıklar gösteren özgün kültürlere sahip olduklarını görüyoruz.  Öyleyse, ne her zaman aynı dili konuşuyor olmak kültürü aynı yapabiliyor, ne de farklı dil anlam dünyasında derin bir farklılığa tekabül ediyor. Ayrıca aynı dili konuşuyor olmak, bu dili konuşanları tek devlet yapmaya da yetmiyor çoğu zaman.  Bununla birlikte aydınlanmadan bu yana seküler paradigmalar üzerinde şekillenen dünyamızda farklı diller, bu farklılıklar üzerinden siyasi sonuçlar istihsal etmek isteyen tüm güçler için elverişli bir alet olma hüviyetini muhafaza etmiştir, bu gün de etmeye devam ediyor.  

         

        Seküler bilimsel disiplinlerin dilin menşei ve farklılaşmasına dair ikna edici açıklamaları bulunmuyor. Buna mukabil Kur’an bu konuda Rum Suresinin 22. ayetinde şöyle konuşuyor: “Göklerin ve yerin yaratılmasıyla, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun kudretinin delillerindendir. Bunda bilgiye sahip olanlar için elbette ibretler vardır.”  Bu ayet politik olarak okunamaz.  Dolayısıyla bu ayetin siyasi bir projenin aleti haline getirilerek buradan bir devlet çıkarma ameliyesinin, Kuran-ı Kerim’in bu ayetinden çıkartılabilecek bir yorum olabileceğini de söyleyemeyiz.  Bu ayet ancak hikmete ilişkin bir okumaya tâbi kılınabilir. Buna bağlı olarak biz buradan dillerin(ve renklerin) farklılıklarının, Allah’ın kudretinin görülmesine ve anlaşılmasına dair birer delil olarak okunmaları gereğini çıkartıyoruz. Bu okuma biçimi hiç şüphesiz, Allah’ın kudretinin delili olan dile dair bu farklılıkların, bir zorlamaya tabi tutularak ortadan kaldırılmak istenmesinin mümkün olamayacağını da bize göstermektedir. Nitekim hiçbir tefsirde bu ayet devlet hakkı olarak tefsir edilmemiştir. Dolayısıyla, “her dile bir devlet” düşüncesinin çağdaş emperyalizmin bir projesi olmaktan başka bir amaca hizmet etmiyor olduğu gerçeğinden de hareketle, dil üzerinden üretilen bu tarz siyasal projelerin Kuran’ı Kerim üzerinden cevaz imkânı bulunmamaktadır.  Buna bağlı olarak dil üzerinden üretilen bölücü taleplerin reddedilmesinin Dini meşruiyetinde de bir problem bulunmamaktadır. “Peki Kuran’ın dillerin farklılıklarına dair sağladığı imkân nedir?” diye sorduğumuzda bulabileceğimiz yegane cevap; bu dillerin, yaşama ve yaşatılma hakkı olmaktadır.

         

         “Dil etnik değildir ‘otantik’tir diyor, Hüsamettin Arslan,  Star Gazetesi’nin 28.09.2009 tarihli nüshasında Açık Görüş sütununda ve şöyle devam ediyor:  “Dil ‘anlam’ı taşır; kimliğimizi buyuran şey ‘anlam’dır. Anlam dünya görüşümüzde ve değerlerimizde tecessüm eder… Bir an için dilleri anlam kriterine göre sınıflandırmayı deneyelim. Klasik sınıflandırmaya göre Kürtçe, Farsça ve Batı dilleriyle aynı kategoride yer aldığı halde, anlam bakımından Arapça ve Türkçeye, Almanca ve İngilizceden daha yakındır.  Türkiye’de otantik Türkler ve otantik Kürtler farklı dilleri konuşurlar; fakat kullanım konteksleri birbirine çok benzer olduğu için, dilleri aynı anlamları üretir. Farklı kelimeleri ortak anlamlarda kullanırlar, farklı kelimelerle aynı dansı yaparız; ortak anlamların dansı.”

         

         Görülüyor ki her otantik mevcudiyet, aynı zamanda ayrı bir kültüre tekabül etmeyebilmektedir.  Bu da gayet tabiidir. Çünkü bazı durumlarda dil otantik olsa da bu otantik durum, dilin sesine ve gramerine dairdir; zihin ve anlam dünyasına, yani kültüre dair değil.

         

        Hüsamettin Arslan’ın bu “ortak anlamlar” dediği nedir?  Hiç şüphesiz bu coğrafyada bin yıldır üretilen ve görünür alana çıkan ve bizim kültür adını verdiğimiz her şeydir:  Mâbetlerimizdir,  ibadet yapma biçimimizdir, türkülerimizdir, halı kilim motiflerimizdir, evlerimizdir, mimarimizdir. Tarlalarımızdır, bahçelerimizdir, kıyafetlerimizdir, mutfağımızdır, yemeklerimizdir, bayramlarımızdır, kutsal gün ve gecelerimizdir; bunları kutlama biçimlerimizdir. Hiç dikkat ettiniz mi bilmem; Kürtçe söylenen türkülerde farklı olan sadece dildir, ezgi aynı ezgidir; yani müziğin, yani ezginin o içimizde titrettiği yer aynı yerdir. Çünkü bu ezgiyi aynı coğrafya, aynı yaşanmışlık; yani aynı iklim üretmektedir.

         

        Hiç şüphesiz hepimiz bir dile doğarız. Bu dil bize önce bir anlam dünyası sunar. Bu dili diğer dillerden dışı itibariyle ayıran hiç şüphesiz ilk bakışta o dilin grameri ve sesidir. Ancak bu farkın başka bir kimlik üretmesi için bu fark yetmez. Başka bir kimlik için başka bir anlam dünyasına da ihtiyaç vardır. Öyleyse aynı anlam dünyasına yaslanan,  ancak farklı ses düzenine sahip bir dilin bize tek başına başka bir kimlik tayin etme gücü yoktur. Kimliğimizi dil değil anlam üretmektedir.

         

        Türkiye’de Kürtçenin Kürtler açısından farklı bir kimlik inşa etmesini câiz kılacak farklı bir ‘anlam dünyası’ yoktur. Kürtçenin Türkçe ile olan farkı ‘anlam’a değil gramer ve sese dâirdir. Bu durumda Kürtçenin siyasi bir projenin aracı haline getirilerek, buradan küresel emperyalizmin bölgede kendi çıkarları için üretmeye çalıştığı devlet hedefi konusunda, bu ülkenin öncelikle Kürt intelijansiyasının bir kere daha düşünmek mecburiyeti vardır.

         

        Arslan da dil üzerinden yapılan tartışmaların bu boyutunda şöyle söylüyor: “ Resmi Türkçe bir yönetim dili olarak kendisini ‘de facto’ Osmanlıcanın yerine ikame etmiştir, devletin resmi ideolojisi onu budamış olsa bile. Türkçe ‘dilde ırkçılar’ın Türkçeye Haçlı seferlerine rağmen, Türkçe ‘Türklerin Dili’ olduğu için değil, politik şartlar bunu kaçınılmaz kıldığı için Türkiye’nin dilidir. Türkçenin Türkiye’nin yönetim ve eğitim dili olması imparatorluktan tevarüs edilmiş bir statüdür. Türkiye’deki otantik halkların Türkçeyi Türkiye’nin resmi dili olarak kabul etmek dışında bir alternatifleri olduğunu sanmıyorum. Çok dilli ülkeler vardır ve bundan daha doğal bir şey olamaz; fakat çok dilli devlet zordur. Hele Türkiye şartlarında imkânsızdır.”

         

        Kaldı ki yukarıda da belirttiğimiz gibi Kürtçe Türkiye’de farklı bir kültürden; yani farklı bir anlam dünyasından doğmuyor. Veya farklı bir anlam ve değer dünyasına yaslanmıyor. Bu halde dil üzerinden yürütülen tüm kimlik ve farklılık söylemleri meşruiyetini yitiriyor.  İyi niyetlerden hiç şüphe etmesek dahi, dil üzerinden yürütülen ve son tahlilde egemenlik paylaşımı anlamına gelecek olan argüman ya da açılımlar, bu ülkenin hayrına bir gelecek vaat etmiyor.