Türkçenin Yabancılaş(tırıl)masında Yeni Bir Yöntem

Eylül 2009 - Yıl 98 - Sayı 265



     Milletlerin geleceğini belirlerken, özellikle de uluslararası ilişkilerde, kültür savaşlarının ve sosyopolitik hamlelerin belirleyici olduğu 21. yüzyıl dünyasında, “yabancılaşma” kavramı milletler için tehdit edici bir problem olarak gündemde durmaya devam ediyor. Yabancılaşma kavramının içini ise yabancı markalarla hayatımıza giren yabancı kültürün, dolayısıyla da bu kültürün temelini oluşturan yabancı dilin doldurduğu bilinen bir gerçek.

         

        Türkçenin yabancı dillerin etkisi altına girmesi; belki de Türkçenin başlangıcından, bir başka deyişle, komşularıyla iletişime geçtiği andan beri var olagelen bir problem. Eski Türkçe döneminde Çince, Sanskritçe, Soğdakça ve Moğolcadan ödünçlemeler yapan; Eski Anadolu Türkçesi döneminde büyük oranda Arapça, Farsça, biraz da Rumcanın tesirinde kalan; 19. yüzyıldan itibaren Fransızca, ardından da Almanca, İtalyanca ve nihayetinde İngilizcenin ağına düşen Türkçe için “Ah Türkçe”, “Vah Türkçe”, “Aman Türkçe”, “Tüh Türkçe”,  “Türkçe Elden Gidiyor”, “Türkçemize Sahip Çıkalım”, “Vatandaş Türkçe Konuş”, “Ses Bayrağımız Elden Gidiyor” türünden pek çok başlık altında birçok makale yazılmış, bildiri sunulmuş, etkisiz de olsa kampanyalar başlatılmıştır. Bu çalışmalarda Türkçede yabancı kelimelerin kullanılması kadar, Türkçenin doğru kullanılması da işlenmiştir, ancak bir farkla. “Türkçenin doğru kullanılması” ifadesi, Türkçe kökenli ya da alıntı kelimelerin Türkçe telaffuzlarını doğru şekilde söylemenin yanında, Türkçe kökenli ya da alıntı kelimelerin Türkçe imlayla doğru şekilde yazılmasını da hedefler; ne var ki Türkçe kökenli ya da alıntı olmasına rağmen Türkçeleşerek Türkçede Türkçe bir imlayla kullanılagelen kelimelerin, yabancı imlalara uydurulmasını dikkate almaz.

         

        Son zamanlarda, özellikle 1990’lardan sonra kendini gösteren bu problemle özellikle büyükşehirlerin hatırı sayılır caddelerinde sıkça karşılaşır olduk. Yapılan işlem şudur: Bir kelime buluyorsunuz. Diyelim ki /çeşme/. Bunun içindeki yabancı imlada bulunmayan, tamamen Türkçenin malı olan sesleri ayırıyorsunuz. Mesela /ç/ ve /ş/. Nihayetinde de bunların yerine yabancı dillerdeki karşılıklarını koyuyorsunuz. Yani /ch/ ve /sh/’yi. Kırk yıllık /çeşme/ oluyor size /cheshme/. Bunu yaparak belki modern dünyada kendinize bir yer bulmak, belki ticari maksatla bir atılım yapmak, belki de birilerine hoş görünmek istiyorsunuz. Tabiidir.

         

        Şöyle ki aslen Farsça olan çeşme (ﭼﺷﻤﻪ) kelimesi Türkçede de /çeşme/ şeklindedir ve bunun /cheshme/ şeklinde yazılmasının hiçbir mantıklı izahı olamayacağı gibi, tamamen Türkçenin malı olan {–çi} ekinin yazılırken bazı kelimelerde {–chi} olarak kullanılması için de herhalde bir şeylerimizin eksik olması gerekir, bağımsızlık ya da akıl gibi.

         

        Çoğunlukla iş yeri isimlerinde dikkati çeken bu problem; her ne kadar reklamcılık, ticari kaygılar veya yabancıların Türkçe kelimeleri doğru telaffuz etmelerine hizmet gibi bahaneler ileri sürülerek uygulansa da, Türkçeye, Türk milletine ve Türk milletinin geleceğine zarar vermeye devam etmekte.  

         

        Elime fotoğraf makinemi alıp da sokağa çıktığımda Ankara, Antalya ve İstanbul’da çektiğim kareler bu problemin vahametini kanıtlar durumda. Örnekler azımsanmayacak denli çok, meraklıları, ne yazık ki pek de yorulmadan, herhangi bir şehrin herhangi bir semtinde örneklerine rastlayabilir: Dery, Börekchi, Sharbet,  Gömlekchi, Chat Kapı, Myhosh,  Efflatun, Paşaa, Chillek, Textıl, Esswaap, Traffic, Party, Pascha, Kebbapçı, Boutique, Coıfeeur, Cocktail, Barber, Derwish, Hammur, Chilly, Dishy, Akhtar, Gümmüsh…   

         

        Bir milletin bağımsızlığını, o milletin dilinin belirlediği aklı başında herkesçe bilindiğine göre,  Türkçeyi, Türkçe kelimelerin yabancı telaffuza uydurulmasına hizmet ederek bozmaya çalışmak; Türk milletinin geleceği için olumsuz sonuçlar doğmasına yol açıp; bunu yapanların gaflet hatta dalalet içinde olduklarını göstermez mi? Bir düşünelim ve cevabı samimiyetle verelim.

         

        Peki ne yapmalı ve tabii ki nasıl yapmalı?

         

        Siyasi iktidar söz konusu olduğunda problemin çözümü aslında çok basit. Hükümetin hazırlayacağı bir yasa ile öncelikle, iş adamlarının ve esnafın, şirketine  ve dükkanına isim koyarken,  Türk Dil Kurumunun (TDK) Yazım Kılavuzu’na uyması sağlanır. Aksi yönde hareket edenlere cezai yaptırımlar uygulanır ve Türkçe bir parça olsun devlet eliyle güvence altına alınır.  (Yoksa böyle bir yasa zaten var mı? – Ya da hâlâ yok mu?) Hükümetin bu desteğinin ardından sivil toplum örgütlerinin aktif bir rol üstlenmesi gerekir ki, Türk toplumu “diline sahip çıkma” konusunda bilinçlendirilsin. Televizyon ve gazeteler kullanılsın, hemen her yerde uyarılar yer alsın ve insanlar kendilerini dillerine sahip çıkmaya mecbur hissetsinler.

         

        Bir de hükümetin bu konuya destek vermediğini düşünelim. İşte o zaman problemin çözümü uzun ve zorlu bir zaman dilimine yayılır. Tabii ki akla önce, yerel yönetimler geliyor. Bazı belediyelerin Türkçe konusundaki hassaslığına ise zaman zaman, basına yansıdığı kadarıyla, şahit oluyoruz. TDK da bu belediyeleri ödüllendiriyor, hatta iş yerine Türkçeye uygun isim veren esnafa da plaket dağıtıyor. Ancak tüm Türkiye düşünüldüğünde bu belediyelerin sayıları oldukça az ve hükümetin de böyle bir derdinin olmadığı açıkça görülüyor.

         

        Nihayetinde iş başa düşüyor, yani Türk halkının kendisine. Eğer günün birinde, ki durum böyle giderse çok da uzak bir gelecekte değil, sömürge bir devlet, sömürülmüş bir millet olmak istemiyorsa; çocuklarının özgür bir ortamda hayatını sürdürmesini, geleceğinin güvence altında olmasını istiyorsa, Türk halkı diline, bundan hareketle de kültürüne sahip çıkmak zorunda!

         

        Bir milletin varlığını o milletin kültürü ve medeniyeti belirlediğine göre, kültür ve medeniyetin temeli olan dil de o milletin mensuplarına emanettir. Ne derece sahip çıkarlarsa, ona uygun muamele görürler.

         

        Son olarak şunu da belirtmek isterim.

         

        Ey Türk esnafı ve Türk iş adamı!

         

        Lütfen söyleyin, “deri”ye “dery”, “börekçi”ye “börekchi”, “şerbet”e “sharbet”, “gömlekçi”ye “gömlekchi” “mayhoş”a “myhosh” deyince daha mı çok iş yapıyorsunuz?“Eflatun” “Efflatun” olunca, “çilek”e “chillek” denince,  “Paşa” “Paşaa” ya da “Pascha”yazılınca kârınız mı artıyor? “Esvap” “Esswaap”a, “tekstil” “textil”e, “derviş” “derwish”e, “hamur” “hammur”a, “çat kapı” “chat kapı”ya dönünce daha mı mutlu oluyorsunuz? Eğer bu sorulara cevabınız evetse diliniz de “Turkche”dir zaten.

         

        Not: Türkçenin korunmasına yönelik olmasa da bir yasamız mevcut: 29 harfli Türk alfabesini belirten 1.XI.1928 gün ve 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun. Her ne kadar /x/, /q/ ve /w/ harflere bu yasaya dayanılarak karşı çıkılsa da, /ch/, /kh/ /sh/ gibi birleşik harfler karşısında pek de bir şey yapılamıyor.