Kutadgubilig’de Yüz ve Etik İlişkisi

Eylül 2009 - Yıl 98 - Sayı 265



        Hayâ sıyrılmış, inmiş öyle yüzsüzlük ki her yerde

Ne çirkin yüzler örtermiş, meğer bir incecik perde!

Mehmet Akif Ersoy

 

 

Kutadgubilig, günümüzde önemini hâlâ koruyan,  somut önerileri olan bir ahlak ve siyasetnamedir. Bu yazıda, Kutadgubilig’deki etik unsurlardan hareketle, 20. yüzyıl filozoflarından Emmanuel Levinas’ın - özellikle etiğin toplumsal hayatta somut olarak ortaya çıktığı durumlar göz önünde bulundurularak- yüze vermiş olduğu önem gösterilmeye çalışılacaktır. Çalışmaya ilham veren Kutadgubilig’deki “Akıl süsü dil, dil süsü sözdür, insanın süsü yüz, yüzün süsü gözdür”  ifadesidir (Kutadgubilig, 1994: 274). Bu cümleden hareketle akıl-dil, dil-söz ve insan-yüz-bakış ilişkisini, sadece “Ben” ve “Öteki” temelinde bulduğumuz “etik ilişki”ye bir zemin olarak ele aldık.

 

 

Klasik Batı metafiziği ve ontoloji anlayışının eleştirileri ışığında yeni bir “etik felsefe” oluşturan, modern ahlak felsefesinin önemli simalarından Emmanuel Levinas, beslendiği fikri ve felsefi kaynak açısından Kutadgubilig’in referanslarından farklı yönde görüşler ortaya koymuş olsa da ahlaki ilişkinin doğası hakkındaki fikirleriyle Kutadgubilig ile benzerlik göstermektedir. Türklerin İslamiyet’e geçişinin tamamlandığı bir dönemde kaleme alınmış olan Kutadgubilig’deki ahlakî unsurların, eski Türk töresinden ve İslamiyet'ten etkiler taşıması doğaldır. Biz burada, bu unsurların kaynağını tartışmak yerine, Kutadgubilig’deki mevcut ahlak ilkelerini Emmanuel Levinas’ın “yüz-etik buyruk” ilişkisi açısından ele almak istiyoruz.

 

 

“Mesut kılma ve devlet idare etme ilmi” anlamına gelen Kutadgubilig, 1069 yılında Yusuf Has Hacip tarafından kaleme alınmıştır. Eserde devlet nezdinde halkı mutlu etmenin metotları verilmiştir. Kitap, dört önemli karakterin karşılıklı konuşma ve sorularına dayanan bir diyalog şeklinde yazılmış ve her bir karakterin önemli özellikleri gösterilmiştir. Hükümdar Kün Togdu adaleti, vezir Ay Toldu kut’u (devleti); vezirin oğlu Öğdülmüş aklı ve ilmi; Odgurmuş ise hayattan kendini çekmiş bir zahit’i temsil etmektedir. (Arsal, 1947: 91).

 

 

Felsefenin genel seyrine bakıldığında ahlak ve siyaset konularının bir arada ele alındığı veya birlikte ele alınmasalar bile birbirlerini doğrudan etkiledikleri görülmektedir. İlkçağ filozoflarından Aristoteles, ahlak ve siyaseti birlikte düşünmüş, ahlakı pratik bilim olan politika içinde ele almıştır.[1] Bir başka ilkçağ filozofu Sokrates ise ahlakı, erdemli olmayı her türlü bilmenin temelinde görmüş ve “hiç kimse bilerek kötülük yapmaz” ilkesini temel düstur haline getirmiştir. (Platon, 1993: 509e) Bilgisiz insan, kendisini iyilik ve doğruluğa götürecek aklı yerli yerinde kullanamayan insandır. Dolayısıyla bilgi, akıl ve ahlak arasında sıkı bir ilişki vardır ve bu üç özellik insanda mündemiç (içkin) bir halde bulunmaktadır.

 

 

Türklerin Müslüman olmadan önceki devlet geleneklerine baktığımızda ahlak yasasının her yasanın temelinde olduğunu görürüz. Bu yasaya göre, hükümdar öyle adaletli olmalıdır ki onun adaleti sadece kendi ilini (devletini) değil, tüm dünyayı kuşatmalıdır. Kut ile adaletin hüküm sürdüğü bu dünya, “az olanın çok” ve “yoksul olanın zengin” olduğu hatta kurt ile kuzunun birlikte yaşayabildiği bir dünya olmalıdır.[2] Bu ütopik bir çaba mıdır? Eski Türk yaşayış ve töresi göz önüne alındığında, burada ütopik bir çabadan daha fazlasını buluruz. Yasa, her şeyin hatta hükümdarın da üzerindedir ve adaleti gözetmeyi, erdemli davranmayı şart koşmaktadır. Yasa bağlamında töre ahlak kurallarının bütünü olarak görülür ve töresiz bir “il” düşünülemez. Adaleti sağlamakla görevli hükümdar, Tanrı tarafından seçilmiş, kut[3] verilmiş kimsedir. Adalet, ölçülülük, yasanın üstünlüğü erdemlerine sahip olmayan bir kişiye asla kut verilmemektedir. Bu tarzın Türk devlet geleneğinin bariz vasfı olduğunu ve aynı geleneğin Osmanlı döneminde de sürdürüldüğünü biliyoruz.

 

 

Kutadgubilig felsefî olarak okunduğunda, ahlak felsefesinin temel konularından “iyi” ve “iyilik” sorunlarının ele alındığı görülür. Ay-Toldı (vezir/devlet) hükümdara “iyilik nedir?” diye sorar. Hükümdar, soyut kavramsal tanımlamalar yapmak yerine, onu somut durumlarda göstermeye çalışır ve “İyinin vasfı, faydalı olmaktır ve iyinin halka çok faydaları dokunur” diyerek “Öteki'nin önceliğinin” temele alındığı bir tanımlama yapar (Kutadgubilig, 1994: 72 – 855, 856). Bu cevap iyi/iyilik konusunu “Öteki”ni hesaba katarak açıklamaktadır.  Peki “Kim iyidir?” diye sorulduğunda iyi insan tanımıyla karşılaşılır ve “iyi insan, “hasbî”, kendini düşünmeyen, başkasına faydalı olan ve bir karşılık beklemeyen olarak” tasvir edilir (Kutadgubilig: 858).

 

 

 Ona göre, karşılık beklemeden iyilik yapma; “Ben” ve “Öteki” arasındaki ahlakî ilişkinin (asimetrik doğasının) karşılıklılığa değil, karşılıksızlığa dayandığını gösterir. Bu manada Kutadgubilig’de tavsiye edilen “hasbî”[4] tutum, Levinas etiği için de en temel kavramlardan biridir. Hasbîlik, insanın karşısındakinden (Öteki’nden) herhangi bir beklenti içine girmeden onu dünyanın merkezine koyarak, en yoksul ve en muhtaç insan kabul ederek davranmaktır. Hasbîliğin önemi, bunu, hiçbir karşılık beklemeden, ne ilahî ne de kişisel vicdani tatmini hesap etmeden yapmaktan gelmektedir. Yani “hasbîlik”, karşılıklı hiçbir koşulu gerektirmeden ortaya çıkmaktadır.

 

 

Yukarıda sözü geçen hasbi tutum, aklın kontrolünde bir yaşam tarzını getirmiştir. Aklın doğru kullanımı ahlaki doğruların da habercisi olmuştur. Akıl, iyi ve doğru olanı salık vermiş, insanı ölçülü ve âdil olmaya teşvik etmiştir. Doğruluk ise söz ve davranışın uyumluluğunu gerektirmiştir. Kutadgubilig’de doğru insan, “düşündüğü ile söylediği bir, içi dışı gibi, dışı da içi gibi olan” insan olarak görülmüştür.  Kutadgubilig'e göre ancak doğru kimse olunduğunda  “gönlünü çıkarıp, avucuna koyarak, başkaları önünde, mahcup olmadan dolaşabilmek” mümkün olmaktadır (Kutadgubilig, 1994: 862, 863, 864).

 

 

 Ahlak, “olmalı” lar alanı olduğu için eylemek, ahlaki davranışın doğasını ortaya koymaktadır.  Bu anlamda eylem (kılgı)  ahlakî anlamda aklın tamamlayıcısıdır.  Kant, ünlü ödev ahlakının temelini yasa’dan dolayı eylemde bulunmaya ve bundan bir çıkar- gözetilmemeyebağlamaktadır: Zira ona göre “ödev, yasaya saygıdan dolayı yapılan eylemin zorunluluğudur” (Kant,1995: 15).

 

 

“Akıl süsü dil, dil süsü sözdür, insanın süsü yüz, yüzün süsü gözdür” cümlesine yeniden dönüldüğünde, burada akıl-dil ve yüz arasında sıkı bir etik bağ kurulduğu ve aklın, dili doğru kullanması, söz üzerindeki hâkimiyetini güçlendirmesi ve doğruyu söyleyen akıl sahibi insanın bu durumunun yüzüne yansıması gerektiğine vurgu yapıldığı görülür. Yüze yansıyan güzellik, aşikâr bir şekilde insanın iç dünyasının (ahlaki niyetinin) dışa yansımasıdır. Bu manada yüz bir ahlakî aynadır.  Yani bir kimsenin ahlaki anlamda nasıl biri olduğunu görebileceğimiz en somut yerdir yüz, suret. Levinas’ta ise yüz söylemeyi ve ahlaki emri içerir (Levinas, 1994: 8). Yüz, ilk sorumluluğun başladığı yerdir. Yüz, yani “Öteki”nin yüzü karşısındaki insana, etik buyrukları söyleyendir. Yüz, dile gelmekte ve konuşmaktadır. Levinas bunu “Öteki”nin yüzü beni çağırır” şeklinde dile getirmektedir (Levinas, 1972: 211).  Bu anlamıyla bakıldığında yüz söyleyendir, buyurandır, dile gelendir, anlatandır. Yüz, kendi olarak bir şeyler söylemektedir. Karşımızda olmakla, sorumluluğumuzu bize hatırlatan,   takınmamız gereken tutumları bize anlatan yüz, bu anlamıyla bir “söz” dür. 

 

 

Etik bir durum olarak yüzün ilk sözü “öldürmeyeceksin” buyruğudur (Levinas, 2003: 328). Bu emirle yüz öncelikle ilk günahı, kardeş katlini, yasaklar. Levinas, “Ben” ve “Öteki” arasındaki etik ilişkinin yüzde somut olarak görülebileceğini ve yüzün muhatabıyla konuşarak ona etik buyruklarda bulunduğunu ifade eder (Levinas, 1971: 61). Çünkü doğası gereği “buyuran yüz”, yani “Öteki”nin yüzü, yoksuldur, çıplaktır, savunmasızdır ve en önemlisi muhtaçtır (Levinas, 2003: 326). “Ben”e düşen, bunu görmek ve ona göre eylemde bulunmaktır. Yani bir anlamda “Ben”den beklenen, hâlden anlaması ve “Öteki”nin yüzüneyüz çevirmemesidir.

 

 

Kutadgubilig’deki “insanın süsü yüzdür” ifadesi akıl, dil ve söz bağlamında bütün olarak düşünüldüğünde, Levinas’ın yüzde temellenen etik anlayışına benzemektedir. Onda yüz, karşısındakini etik buyruğa uymaya davet etmekte, hatta bazen bunu kışkırtarak yapmaktadır. Kutadgubilig’de ise yüz, sahibinin aklını, ilmini, doğru sözlü oluşunu ve edebini temsil etmektedir. Her iki düşüncede de yüz tek başına bir anlama sahip olmakta ve ahlakî bir düşünceye gönderme yapmaktadır.

 

 

Ahlakî ilişkide aklın yerinin birincil olduğu Kutadgubilig’de açıkça ortaya konmuştur. “Akıl insan için bir köstektir, hareketi doğru ve işi ölçülüdür” (Kutadgubilig, 1994:1837). “Köstek”, insanın doğru ve ölçülü davranmasını sağlayan bir unsurdur. Akıl insanı aydınlatan bir meş’ale gibi kabul edilir (Kutadgubilig: 1840).  Akıllı insan bilgilidir ve bunu gizlemesine imkân yoktur. Kutadgubilig’de bilgi, miske (güzel koku) benzetilerek,  insanın bunları yanında gizli tutamayacağı, “miski gizlerse, kokusundan; bilgiyi saklarsa, dili ayarlamasından belli olacağı” söylenir (Kutadgubilig: 312). O halde bilgi ve bilen kişi, dilde zuhur eden hâliyle kendini bilinir kılar ve gizleyemez.

 

 

Kutadgubilig’de söz, ilk aşamada Tanrı’ya verilen söz olarak ele alınmıştır. Söz verme bir ahitleşmedir. Kutsal metinlerde insanın Tanrı ile sözleşmesi de böyledir. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Kur’an-ı Kerim: Araf, 7/172) Sorusu söz ile cevaplanmakta, Tanrı’nın kendilerinin rabbi olduğu ikrarına sadık kalacaklarına dair verdikleri söz ile tamamlanmaktadır. Kutadgubilig’de sözün ilksel oluşu “İnsan söz ile yükseldi ve sultan oldu” (Kutadgubilig, 1994: 173). “Söz, kara yere mavi gökten indi; insan kendisine sözü ile değer verdirdi” ifadelerinden anlaşılmaktadır (Kutadgubilig: 210). Söz, insanı değerli kılmakta ve ona insan-ı kâmil olma imkânını vermektedir. İnsan Tanrı’ya sadık olmalıdır çünkü ona söz vermiştir. Levinas açısından bakıldığında ise söz ve sorumluluk arasında bir ilişki vardır ve söz verilen kişi hem daha haklı hem de kendisinden daha sorumlu olduğumuzdur. Söz, insanın kendisine değil, “Öteki”ne verilmiştir (aşkın Tanrı ya da Öteki’ne). Kendine verilen söz de yine bir ilişkiden, etikten doğmuştur. Zira burada “söz verme” etik bir durumun göstergesi olmaktadır. Kutadgubilig’de insanın yüzü, akıl, dil ve söz ile tamamlanmış bir etik durumu, ayna gibi yansıtırken, Levinas’ta yüz, doğrudan kendisine etik davranılmak zorunda olduğunu söyler, konuşur. Yüz, etiğe davet eder (Gözel, 2004: 68).

 

 

Kutadgubilig’de sunulan ahlak ilkesi, aklın temelde olduğu söz ve yüz ile tamamlanmış bir kanundur. Akıl, özü sözü bir olmayı ve bunun yüzde yansıtılması gerektiğini salık verir. Çünkü Levinas’ın da dediği gibi yüz, insanın en çıplak yeri ve hiçbir şekilde saklayamayacağıdır. Her şey ortadadır, yüz kendisinden kaçılamayandır ve bizzat insanı “kendisiyle” ve “Öteki”yle yüzleştirendir.

 

 

Levinas’ta “etik ilişki” sadece “Öteki”nin yüzünün konuşması ile değil aynı zamanda kendisinden sorumlu olunan “Öteki”ni bir nesne gibi algılamadan ve onun hiçbir uzvuna takılmadan sadece bakışındaki etik emri görerek mümkün olmaktadır. Bu noktada Kutadgubilig ile bir benzerlik söz konusu değildir. Yüzü bir nesne gibi algılamadan, sadece yüzdeki “zayıflığı ve yardıma muhtaçlığı” okuyarak ona karşı sonsuzca bir sorumluluk içinde olduğunu hissetmek gerekir (Direk- Güremen, 2004: 125).

 

 

Sonuç olarak yüz, Kutadgubilig’de bir taraftan ayna görevi görmekte diğer taraftan suret’e de yansıyan bir etik durumu ortaya koymaktadır.  Kutadgubilig'de ahlaklı insan, doğru insan olarak görülür, doğru insan ise “düşündüğü ile söylediği bir olan” olarak tanımlanır (Kutadgubilig, 862). Doğru insan bu vasfını yüzüne de yansıtır ve bu, şöyle ifade edilir:  “İnsan sözünü dili ile söyler; sözü iyi olursa, yüzü parlar” (Kutadgubilig, 275)  Dilin süsü olarak görülen söz ise doğru söz’dür. Levinas’ta ise yüze yansıyan “Öteki”nin etik buyruğudur ve bu etik buyruk “Ben”den daha fazla sorumlu olmayı, varlığını ortadan kaldırmamayı, sonsuz ile sonsuzca bir etik ilişkiyi sürdürmeyi talep eder. Kutadgubilig'de tanımlanan yüz, “Ben”in yüzüdür. Aklı'nı kullanıp kullanmadığın, erdemli olup olmadığın kendi yüz’ünden anlaşılır. Levinas’ta ise yüz, “Ben”i sorumluluğa çağırır ama o “Ben”im yüzüm değil “Öteki”nin yüzüdür.  “Öteki”nin yüzü ben'i sorumluluğa, ahlaklı davranmaya çağırır. Buradan hareketle Kutadgubilig ile Levinas’ın etik felsefesi arasında yüzde kendini gösteren ve yüzden hareketle ortaya çıkan bir etik durum söz konusu edilmektedir. Ancak birisinde yüz kişinin, kendisinin yüzü iken, diğerinde “Öteki”nin, (Başkası'nın) yüzüdür. “Öteki”nin yüzü sorumluluğa ve etik davranmaya çağıran bir söz niteliği taşırken, “Ben”in yüzü içindekileri dışarı aksettiren bir ayna niteliği taşır ve bu anlamıyla kişiye bir sorumluluk yükler.

 

 

Kaynaklar

 

Aristoteles (1997)  Nikomakhos’a Etik, Çev. S. Babür, Ayraç Yay., Ankara.

Arsal S.M (1947) Türk Tarihi ve Hukuk, Akgün Matbaası, İstanbul.

Gözel, Ö (2004) Öteki Metafiziktir: Levinas’ta Var/lık ve Öte/ki, Defter sa:38-39 Levinas Özel Sayısı,  Ankara.

Levinas, E (1994) Liberte et Commandement, Fata Morgana, Paris.

Levinas, E (1971) Totalite et Infini, Kluwer Academıc, Paris.

Levinas, E (2003)  Etik ve Sonsuz, Sonsuza Tanıklık: Emmanuel Levinas’tan Seçme Yazılar,. Haz. Zeynep Direk ve Erdem Gökyaran, çev: Özkan Gözel, Metis, yay. İstanbul.

Kant, İ (1995) Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, Çev: İonna Kuçuradi,   Türkiye Felsefe Kurumu, Ankara.

Platon, (1993) Diyaloglar, Gorgias, Çev: Teoman Aktürel, Remzi Kitabevi, İstanbul.

Ross, W.D (1999) Aristoteles. , Çev. Ahmet Arslan, Kabalcı yay. İstanbul.

Sözer, Ö (2004) Aynı’daki Başka Fikri,  ÇağdaşFransız Düşüncesi, Derleyen: Zeynep Direk, Refik Güremen, Epos yay. Ankara.

Toptaş, M (2004) Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Meali, Cantaş yay. İstanbul.

Yusuf Has Hacip (1994) Kutadgubilig, çev: Reşid Rahmeti Arat, Türk Tarih Kurumu yay. Ankara.

 

 

 

         


        

[1] Aristoteles bilgiyi teorik, pratik ve üretken olarak üçe ayırmış ve en yüce bilim olarak pratik bilim olan “politikayı” görmüştür. Bu bağlamda etiği, pratik bilimin bir kısmı olarak düşünmüş ve etikten “karakter üzerine düşünceler” diye söz etmiştir (Aristoteles, 1997: 23). Aristoteles, ünlü “Nikomakhos’a Etik” kitabında etiği “karakter” ve “düşünce” erdemi olarak ayırmıştır (Aktaran, Ross, 1999: 220). Nikomakhos’a Etik’te etik erdemlerden olan “düşünce erdemi”, bilgelik, doğru yargılama ve aklı başındalık olarak, cömertlik ve ölçülülük ise “karakter erdemi” olarak sınıflandırılmıştır. Düşünce erdemi daha çok eğitim ile gelişip oluşmakta iken, karakter erdemi alışkanlıktan (ethos’tan) gelmektedir. Daha geniş bilgi için bakınız, (Nikomakhos’a Etik, 1103a, 4-10-15 çev: Saffet Babür, Ankara, 1997).

[2] Eski Türk düşüncesinde yer alan “kurt ile kuzunun beraber yaşaması” fikri Kutadgubilig’de de önemli bir yer tutmuş ve şu şekilde ifade edilmiştir. “Bak, dünyaya tam bir saadet kuşağı bağladı; kurt ile kuzu bir arada yaşadı”.  Bakınız “Kutadgubilig”, 461 çev: Reşid Rahmeti Arat, Türk Tarih Kurumu yay. Ankara 1994.

[3] Reşit Rahmeti Arat Kutadgubilig’deki kut kelimesini, saadet, talih, mutluluk ve bazı yerlerde “devlet” anlamında kullanmıştır. Kut, Tanrının bir ihsanıdır ve kut’u yükselten Tanrıdır. Tanrı, Türk Hükümdarlarını, Türk töresini yürütmeleri için tahta çıkarmıştır. Beyler, töreye uygun bir adaletle hükmetmek zorundaydılar. Ancak töreye uyan kimseler kut alabilmekteydiler veya kut olmaktaydılar. Töre ve kut birbirlerini güçlendiren iki unsurdur. Töre ise temelde adalete (könilik) dayanmaktaydı ve zira adalete dayanan töre, göğün direği idi ve töre bozulursa gök yerinde duramazdı. Daha geniş bilgi için bakınız: Sait Başer “Kutadgubilig’de Kut ve Töre” Kültür Bak. yay. Ankara 1990.

[4] Levinas’ta “dés-inter-essement” sözcüğü farklı anlamlarının yanı sıra  “hasbîlik” olarak da kullanılmaktadır.   Bakınız, “Öteki Metafiziktir: Levinas’ta Var/lık ve Öte/ki” Özkan Gözel, Defter, S.28-39, 2004:63).

 

                

        Hayâ sıyrılmış, inmiş öyle yüzsüzlük ki her yerde

Ne çirkin yüzler örtermiş, meğer bir incecik perde!

Mehmet Akif Ersoy

 

 

Kutadgubilig, günümüzde önemini hâlâ koruyan,  somut önerileri olan bir ahlak ve siyasetnamedir. Bu yazıda, Kutadgubilig’deki etik unsurlardan hareketle, 20. yüzyıl filozoflarından Emmanuel Levinas’ın - özellikle etiğin toplumsal hayatta somut olarak ortaya çıktığı durumlar göz önünde bulundurularak- yüze vermiş olduğu önem gösterilmeye çalışılacaktır. Çalışmaya ilham veren Kutadgubilig’deki “Akıl süsü dil, dil süsü sözdür, insanın süsü yüz, yüzün süsü gözdür”  ifadesidir (Kutadgubilig, 1994: 274). Bu cümleden hareketle akıl-dil, dil-söz ve insan-yüz-bakış ilişkisini, sadece “Ben” ve “Öteki” temelinde bulduğumuz “etik ilişki”ye bir zemin olarak ele aldık.

 

 

Klasik Batı metafiziği ve ontoloji anlayışının eleştirileri ışığında yeni bir “etik felsefe” oluşturan, modern ahlak felsefesinin önemli simalarından Emmanuel Levinas, beslendiği fikri ve felsefi kaynak açısından Kutadgubilig’in referanslarından farklı yönde görüşler ortaya koymuş olsa da ahlaki ilişkinin doğası hakkındaki fikirleriyle Kutadgubilig ile benzerlik göstermektedir. Türklerin İslamiyet’e geçişinin tamamlandığı bir dönemde kaleme alınmış olan Kutadgubilig’deki ahlakî unsurların, eski Türk töresinden ve İslamiyet'ten etkiler taşıması doğaldır. Biz burada, bu unsurların kaynağını tartışmak yerine, Kutadgubilig’deki mevcut ahlak ilkelerini Emmanuel Levinas’ın “yüz-etik buyruk” ilişkisi açısından ele almak istiyoruz.

 

 

“Mesut kılma ve devlet idare etme ilmi” anlamına gelen Kutadgubilig, 1069 yılında Yusuf Has Hacip tarafından kaleme alınmıştır. Eserde devlet nezdinde halkı mutlu etmenin metotları verilmiştir. Kitap, dört önemli karakterin karşılıklı konuşma ve sorularına dayanan bir diyalog şeklinde yazılmış ve her bir karakterin önemli özellikleri gösterilmiştir. Hükümdar Kün Togdu adaleti, vezir Ay Toldu kut’u (devleti); vezirin oğlu Öğdülmüş aklı ve ilmi; Odgurmuş ise hayattan kendini çekmiş bir zahit’i temsil etmektedir. (Arsal, 1947: 91).

 

 

Felsefenin genel seyrine bakıldığında ahlak ve siyaset konularının bir arada ele alındığı veya birlikte ele alınmasalar bile birbirlerini doğrudan etkiledikleri görülmektedir. İlkçağ filozoflarından Aristoteles, ahlak ve siyaseti birlikte düşünmüş, ahlakı pratik bilim olan politika içinde ele almıştır.[1] Bir başka ilkçağ filozofu Sokrates ise ahlakı, erdemli olmayı her türlü bilmenin temelinde görmüş ve “hiç kimse bilerek kötülük yapmaz” ilkesini temel düstur haline getirmiştir. (Platon, 1993: 509e) Bilgisiz insan, kendisini iyilik ve doğruluğa götürecek aklı yerli yerinde kullanamayan insandır. Dolayısıyla bilgi, akıl ve ahlak arasında sıkı bir ilişki vardır ve bu üç özellik insanda mündemiç (içkin) bir halde bulunmaktadır.

 

 

Türklerin Müslüman olmadan önceki devlet geleneklerine baktığımızda ahlak yasasının her yasanın temelinde olduğunu görürüz. Bu yasaya göre, hükümdar öyle adaletli olmalıdır ki onun adaleti sadece kendi ilini (devletini) değil, tüm dünyayı kuşatmalıdır. Kut ile adaletin hüküm sürdüğü bu dünya, “az olanın çok” ve “yoksul olanın zengin” olduğu hatta kurt ile kuzunun birlikte yaşayabildiği bir dünya olmalıdır.[2] Bu ütopik bir çaba mıdır? Eski Türk yaşayış ve töresi göz önüne alındığında, burada ütopik bir çabadan daha fazlasını buluruz. Yasa, her şeyin hatta hükümdarın da üzerindedir ve adaleti gözetmeyi, erdemli davranmayı şart koşmaktadır. Yasa bağlamında töre ahlak kurallarının bütünü olarak görülür ve töresiz bir “il” düşünülemez. Adaleti sağlamakla görevli hükümdar, Tanrı tarafından seçilmiş, kut[3] verilmiş kimsedir. Adalet, ölçülülük, yasanın üstünlüğü erdemlerine sahip olmayan bir kişiye asla kut verilmemektedir. Bu tarzın Türk devlet geleneğinin bariz vasfı olduğunu ve aynı geleneğin Osmanlı döneminde de sürdürüldüğünü biliyoruz.

 

 

Kutadgubilig felsefî olarak okunduğunda, ahlak felsefesinin temel konularından “iyi” ve “iyilik” sorunlarının ele alındığı görülür. Ay-Toldı (vezir/devlet) hükümdara “iyilik nedir?” diye sorar. Hükümdar, soyut kavramsal tanımlamalar yapmak yerine, onu somut durumlarda göstermeye çalışır ve “İyinin vasfı, faydalı olmaktır ve iyinin halka çok faydaları dokunur” diyerek “Öteki'nin önceliğinin” temele alındığı bir tanımlama yapar (Kutadgubilig, 1994: 72 – 855, 856). Bu cevap iyi/iyilik konusunu “Öteki”ni hesaba katarak açıklamaktadır.  Peki “Kim iyidir?” diye sorulduğunda iyi insan tanımıyla karşılaşılır ve “iyi insan, “hasbî”, kendini düşünmeyen, başkasına faydalı olan ve bir karşılık beklemeyen olarak” tasvir edilir (Kutadgubilig: 858).

 

 

 Ona göre, karşılık beklemeden iyilik yapma; “Ben” ve “Öteki” arasındaki ahlakî ilişkinin (asimetrik doğasının) karşılıklılığa değil, karşılıksızlığa dayandığını gösterir. Bu manada Kutadgubilig’de tavsiye edilen “hasbî”[4] tutum, Levinas etiği için de en temel kavramlardan biridir. Hasbîlik, insanın karşısındakinden (Öteki’nden) herhangi bir beklenti içine girmeden onu dünyanın merkezine koyarak, en yoksul ve en muhtaç insan kabul ederek davranmaktır. Hasbîliğin önemi, bunu, hiçbir karşılık beklemeden, ne ilahî ne de kişisel vicdani tatmini hesap etmeden yapmaktan gelmektedir. Yani “hasbîlik”, karşılıklı hiçbir koşulu gerektirmeden ortaya çıkmaktadır.

 

 

Yukarıda sözü geçen hasbi tutum, aklın kontrolünde bir yaşam tarzını getirmiştir. Aklın doğru kullanımı ahlaki doğruların da habercisi olmuştur. Akıl, iyi ve doğru olanı salık vermiş, insanı ölçülü ve âdil olmaya teşvik etmiştir. Doğruluk ise söz ve davranışın uyumluluğunu gerektirmiştir. Kutadgubilig’de doğru insan, “düşündüğü ile söylediği bir, içi dışı gibi, dışı da içi gibi olan” insan olarak görülmüştür.  Kutadgubilig'e göre ancak doğru kimse olunduğunda  “gönlünü çıkarıp, avucuna koyarak, başkaları önünde, mahcup olmadan dolaşabilmek” mümkün olmaktadır (Kutadgubilig, 1994: 862, 863, 864).

 

 

 Ahlak, “olmalı” lar alanı olduğu için eylemek, ahlaki davranışın doğasını ortaya koymaktadır.  Bu anlamda eylem (kılgı)  ahlakî anlamda aklın tamamlayıcısıdır.  Kant, ünlü ödev ahlakının temelini yasa’dan dolayı eylemde bulunmaya ve bundan bir çıkar- gözetilmemeyebağlamaktadır: Zira ona göre “ödev, yasaya saygıdan dolayı yapılan eylemin zorunluluğudur” (Kant,1995: 15).

 

 

“Akıl süsü dil, dil süsü sözdür, insanın süsü yüz, yüzün süsü gözdür” cümlesine yeniden dönüldüğünde, burada akıl-dil ve yüz arasında sıkı bir etik bağ kurulduğu ve aklın, dili doğru kullanması, söz üzerindeki hâkimiyetini güçlendirmesi ve doğruyu söyleyen akıl sahibi insanın bu durumunun yüzüne yansıması gerektiğine vurgu yapıldığı görülür. Yüze yansıyan güzellik, aşikâr bir şekilde insanın iç dünyasının (ahlaki niyetinin) dışa yansımasıdır. Bu manada yüz bir ahlakî aynadır.  Yani bir kimsenin ahlaki anlamda nasıl biri olduğunu görebileceğimiz en somut yerdir yüz, suret. Levinas’ta ise yüz söylemeyi ve ahlaki emri içerir (Levinas, 1994: 8). Yüz, ilk sorumluluğun başladığı yerdir. Yüz, yani “Öteki”nin yüzü karşısındaki insana, etik buyrukları söyleyendir. Yüz, dile gelmekte ve konuşmaktadır. Levinas bunu “Öteki”nin yüzü beni çağırır” şeklinde dile getirmektedir (Levinas, 1972: 211).  Bu anlamıyla bakıldığında yüz söyleyendir, buyurandır, dile gelendir, anlatandır. Yüz, kendi olarak bir şeyler söylemektedir. Karşımızda olmakla, sorumluluğumuzu bize hatırlatan,   takınmamız gereken tutumları bize anlatan yüz, bu anlamıyla bir “söz” dür. 

 

 

Etik bir durum olarak yüzün ilk sözü “öldürmeyeceksin” buyruğudur (Levinas, 2003: 328). Bu emirle yüz öncelikle ilk günahı, kardeş katlini, yasaklar. Levinas, “Ben” ve “Öteki” arasındaki etik ilişkinin yüzde somut olarak görülebileceğini ve yüzün muhatabıyla konuşarak ona etik buyruklarda bulunduğunu ifade eder (Levinas, 1971: 61). Çünkü doğası gereği “buyuran yüz”, yani “Öteki”nin yüzü, yoksuldur, çıplaktır, savunmasızdır ve en önemlisi muhtaçtır (Levinas, 2003: 326). “Ben”e düşen, bunu görmek ve ona göre eylemde bulunmaktır. Yani bir anlamda “Ben”den beklenen, hâlden anlaması ve “Öteki”nin yüzüneyüz çevirmemesidir.

 

 

Kutadgubilig’deki “insanın süsü yüzdür” ifadesi akıl, dil ve söz bağlamında bütün olarak düşünüldüğünde, Levinas’ın yüzde temellenen etik anlayışına benzemektedir. Onda yüz, karşısındakini etik buyruğa uymaya davet etmekte, hatta bazen bunu kışkırtarak yapmakta