Ulus Devlet Soruşturması

Eylül 2009 - Yıl 98 - Sayı 265



        1-Sorunuzu 3 ayrı bölümde cevaplamak istiyorum. Birincisi ulus-devlet ile milli-devletin aynı şey oldukları hakkındadır. MS 476 yılına kadar 1000 yılı aşkın bir süre bugünkü Avrupa’nın önemli bir bölümü Roma İmparatorluğu’na ait olup farklı bir toplumsal düzene sahipti. Kavimler göçü sonrasında Batı Roma yıkılınca Avrupa’nın büyük bir bölümü çok yönlü bir karmaşanın içinde kaldı. Birinci milenyumun sonuna doğru kendisinden öncekinden çok farklı olan feodal düzen şekillenmeye başladı. Bu dönemde günümüzün devlet kavramına karşı gelecek bir oluşum yoktu. Merkezi devlet ise hiç söz konusu değildi. Devletlerin yüklendiği işlevleri Lordlar, Kontlar ve Baronlar gibi feodal unsurlar yerine getiriyorlardı. Tek merkezi güç Papalık yani Vatikan’dı. Her yerde vardı, yönetimlere ortaktı ama tek başına bütünün sahibi değildi. Feodaliteyi yepyeni bir sınıf olan burjuvalar ve barut yıktı. Krallar burjuvalardan aldıkları mali kredilerle topları olan askeri birlikler kurdular. Feodalitenin simgesi şatolar ve kaleler yıkıldı. Yeni bir yönetim biçimi veya devlet türü ortaya çıkmaya başladı. Feodalite çözülürken Avrupa’nın farklı coğrafi bölgelerindeki topluluklar kendilerinin genellikle etnik menşeleriyle ilgili kelimelerle tanımlamaya başladılar. Böylece modern mânâda milletler doğmaya başladı. Ulus-devlet veya milli-devlet bu şekilde tarih sahnesine çıkmış oldu.

         

         

        Avrupa feodalken Osmanlı toplumu değildi. Osmanlılar başından beri merkeziyetçi bir devlet kurdular. Kurulduğu andan itibaren ne Osmanlı devleti Avrupa’daki feodaliteye özgü devletlere benzer ne de o günkü Osmanlı toplumuyla feodal Avrupa arasında herhangi bir benzerlik mevcuttur. Osmanlı devleti kendi periferisinde(taşra) devletin egemenliğine ortak olabilecek hiçbir unsura izin vermedi. Bunun içindir ki Osmanlı Devleti başından itibaren Avrupa’da aşağı yukarı 16. yüzyılda oluşan ulus veya milli devletlere ziyadesiyle benzemektedir. İmparatorluk olmak ulus-devlet olmaya ne engel ne de alternatiftir. Zira her imparatorluğun çekirdeği esasında bir milli devlettir. Bu anlattıklarımızdan dolayıdır ki Osmanlı İmparatorluğu yıkılınca Cumhuriyetin bir milli devlet olarak kurulması batılılaşmanın bir parçası ve onun bir gereği değildir. Osmanlı toplumuna özgü sui generis bir gelişmenin ürünüdür.

         

         

        Nasıl Osmanlı Devleti milli devletlere benziyorsa Osmanlı toplumunun kimyası da feodalite sonrası Avrupasına benziyordu. Osmanlı İmparatorluğunda herhangi bir etnik topluluğun isminin ön plana çıkmamış olması bu topraklarda yaşayan insanların sosyolojik mânâda bir millet olma özelliklerine sahip olmadıklarını asla göstermez. 15. yüzyıla gelindiği vakit Anadolu’da ortak çıkarları, ortak hedefleri, ortak adetleri, ortak zevkleri ve ortak bir kamuoyları olan bir topluluğun meydana geldiği kesindir ve bu topluluk daha sonraki yıllarda Avrupa’da ortaya çıkıp millet olarak tanımlanacak topluluklara sosyolojik açıdan çok büyük bir benzerlik göstermektedir. Böyle olmasaydı Çelebi Mehmet Anadolu ve Rumeli’deki siyasi birliği tekrar ihya edemezdi.

         

         

        Cevaplayacağım ikinci husus ise Türk kavramı ve kelimesiyle ilgilidir. Bugün Türkiye’de Türk kelimesi belli başlı üç ayrı mânâda kullanılmaktadır. Bunlardan bir tanesi sorunuzda ifade ettiğiniz gibi Türklerin birçok diğer etnik topluluk gibi bir topluluk olarak adlandırılmalarıdır. Adriyatik Denizi’nden Kamçatka yarımadasına kadar yayılmış çok geniş bir alanda ve birbirinden bir hayli farklı sosyolojik oluşumlar olarak Türkler yaşamaktadır. Türk kelimesi bunları ifade etmek için kullanılmaktadır. İkinci mânâsıyla Türk Milleti önce Hazar’ın Kuzeydoğusundan Horasan’a gelip burada Selçuklu devletini kurduktan sonra 1071 Malazgirt Zaferi ile Anadolu’ya gelip buraya yerleşip burada da Anadolu Selçuklu Devleti’ni kuran Oğuzların gerek bu yol boyunca ve gerekse Anadolu’da karşılaştıkları diğer farklı birçok kavimle birlikte tarih boyunca oluşturdukları birlik ve beraberliktir. Türkler ve Oğuzlar/Türkmenler hiçbir yerde etnik bir dayatmada bulunmadılar. Tam tersine kurdukları devletlerin idaresi altındaki çok farklı etnik kökene ve inançlara sahip topluluklara tarih boyunca emsali görülmemiş bir hoşgörü gösterdiler. Anadolu’dan sonra da Rumeli’ye geçtiler. Türkler gelmese diğer çeşitli kavimlerle kaynaşıp bir kader birliği yapmasalar Anadolu’nun Müslüman olması kesinlikle mümkün olmazdı. Ne yazık ki Doğu Avrupa’da kalınamadı. Ancak İstanbul ve Anadolu’nun Müslüman olarak kalması tarihin en önemli olaylarından birisidir. Anadolu Müslüman olmasa Hıristiyanlarla Müslümanların arasındaki sınır ve denge bugünkünden çok farklı ve İslamın aleyhine olurdu. Ayrıca İslam medeniyetinin ve kültürünün aşağı yukarı 14. yüzyıldan itibaren devamını Osmanlı Devleti sağlamıştır. Asıl Türk Milleti olarak tesmiye edilmesi gereken, anlamını etnik dayatmadan almayan tarihsel bir süreç ve misyonun ürünü olan bu topluluktur. Mustafa Kemal milli mücadeleyi ve attığı her adımı üç kurucu ögeye istinad ettirmişti. Bunlardan bir tanesi de milli hâkimiyetti. 1919’da hâkimiyetin sahibi olan millet işte bu tarihsel sürecin meydana getirdiği millettir.

         

         

         Ancak Cumhuriyet döneminden sonra yeni bir Türk tanımı ihdas edildi. Bunun ise hiçbir etnik karşılığı yoktur. Cumhuriyeti kuranlar Türklerdir, denilmiştir. Bu tanıma göre Türkler Cumhuriyetle birlikte başlamaktadırlar. Milat orasıdır. Esasen burada Türk kelimesi ne olduğumuzu ortaya koymak için değil ne olmamız gerektiğini belirlemek için söylenmiştir. Türk demek her şeyden önce Cumhuriyete ve onun yaptığı ve yapacağı inkılâplara kayıtsız şartsız bağlı insan demektir. Dinî hayatla bağlarını asgariye indirmiş laiklik adına din ve vicdan hürriyetinde yapılacak bütün sınırlamaları peşinen desteklemeye kararlı topluluk demektir. Bu toplumun kendi tarihi, bu tarihin kendisine verdiği misyon ve manevi değerlerle hemen hemen tüm ilişkisi ders kitaplarındaki birkaç satıra indirgenmiştir. Günümüzde çeşitli çevrelerin Cumhuriyetin tanımladığı anayasa ve yasalarda yer alan bu Türk kavramının resmi tanımlanışını bir etnik dayatma olarak göstermeleri son derece de yanlış, tarihî gerçeklere aykırı, dolayısıyla büyük bir haksızlıktır. Cevaplayacağım üçüncü husus ulus veya millî devletlerin sonunun gelmediği ile ilgilidir. Millî devletler şu anda uluslararası ilişkilerin en güçlü aktörleridir. Güçlerinden hiçbir şey kaybetmemişlerdir. Edeceklerine dair de ortada herhangi bir emare bulunmamaktadır.

         

         

         

         

        2-Devletimiz, kendi içinde bölünmez veya bölünmez bütünlüğümüzü korumakta herhangi bir gevşeklik göstermezse ulus ve üniter devlet, Türkiye Cumhuriyeti ile beraber ebediyete kadar var olacaktır. Bireysel planda demokratik hakların genişlemesi birliğimizi güçlendirir, kesinlikle zayıflatmaz. Türkiye yaşadığı coğrafyada her inanca her kültüre ve her etnik topluluğa saygı ve anlayış gösteren bir ülke olmalıdır.

         

         

         

         

               3-Türk Milliyetçiliği hakkında fikir yürütmenin ve düşünce belirtmenin kendisini Türk milliyetçisi olarak tanımlayan ve aynı zamanda bunu az çok bir siyasi görüş ve kimlik olarak taşıyanlara ait olması gerektiğine inanıyorum.