Milletten Vatandaşlığa: Bir Çözülüşün Hikayesi

Ocak 2009 - Yıl 98 - Sayı 257



        Türkiye’de iki önemli kavram hem anlam hem de değer kaybına uğramıştır. Bunlar vatan ve millet kavramlarıdır. Keza bu anlam ve değer kaybına bağlı olarak vatandaşlık kavramı da kökü olan vatan kavramı ile değer anlamında tüm irtibat noktalarını kaybetmiş durumdadır. Şu tespiti üzülerek de olsa yapmak zorundayız: Türkiye’de mukim insan topluluğu artık bir millet teşkil etmediği gibi, nispeten türdeş/mütecanis olduğunu söyleyebileceğimiz büyük çoğunluk da hızla, milletleşmeden uzaklaşarak vatandaşlık anlamında bireyleşmektedir. “Peki, vatandaş nedir veya kimdir?” sorusunu sorduğumuzda bizi ilgilendiren yanıyla birbirinden farklı iki tarihsel macerayla karşılaşırız: Bu maceralardan ilki Batı’ya, diğeri bize aittir. İnsanların da kralın ya da derebeyinin mülkü olması, Batı uygarlığına dair tarihsel bir kesiti anlatır. Tüm tebaa, bütün mevcudiyetiyle Batı’da kralın malıdır.  Böyle olduğu içindir ki İngiltere’de 1215’te krala karşı halkın/insanların nispi özgürlüğünü sağlayan belge; Magna-Carta imzalanmıştır. Latince “Büyük Sözleşme” anlamına gelen Magna-Carta ile aslında halkın özgürlüklerini belirlemekten daha çok, kralın sonsuz olan yetkileri, toplum güçleri olan papa, kral, baronlar ve bir miktar da halk arasında yeniden dağıtılmış; kralın yetkileri sınırlanmış, kanun devletine adım atılmıştır. Bir başka şekilde kralın yetkileri din adamları, baronlar ve halk adına sınırlanmış; yani iktidar paylaşılmıştır. Sözleşmenin meşhur 39. maddesinde şöyle denilir:    

                                 

        “Özgür hiç kimse kendi benzerleri tarafından ülke kanunlarına göre yasal bir şekilde mahkeme edilip hüküm giymeden tutuklanmayacak, hapsedilmeyecek; mal ve mülkünden yoksun bırakılmayacak, kanun dışı ilan edilmeyecek, sürgün edilmeyecek veya hangi şekilde olursa olsun zarara uğratılmayacaktır.”                                                                                                                

         

        Ada’da bunlar olurken ana karada, kentler ya da malikâneler etrafında oluşmuş sosyal ve ekonomik organizasyonlarda efendi-köle ilişkileri devam etmekte, kilise toplumsal ve ekonomik tüm alanları denetimi altında tutmaktadır. Gerçi daha sonra ticaretle zenginleşen ve kentlerde yeni fakat güçlü toplumsal sınıfı oluşturan burjuvalar ortaya çıkarak iktidar oyununa katılacaktır ama modern mânâda vatandaşlık bilinci anlamına gelecek olan 1789 Fransız Devrimine ve bundan daha önce ilan edilen Filedelfiya Beyannamesine kadar yaklaşık 600 yıl geçmesi gerekecektir. Buna karşılık bambaşka bir zihniyet dünyasına sahip Türk ve İslam dünyasında ise farklı bir hikâye yaşanmaktadır. Türk-İslam iklimi sınıf kavramına yabancıdır. İnsanlar yargılanmadan ceza görmemektedir. Henüz 7. yüzyılın ortasında; yani Magna-Carta’dan 500 yıl önce Veda Haccı’nda İslam Peygamberi; sadece Müslümanlara değil, tüm insanlara ilk “insan Hakları Evrensel Beyannamesi”ni ilan etmiştir. Bir yüzyıl sonra parlamaya başlayan İslam bilimi ve uygarlığı, Türklerin de Müslüman olmasıyla yeni bir ivme kazanmış ve Bağdat, Endülüs ve Semerkant’a, daha sonra da İstanbul’a kadar, o günkü dünya coğrafyası 600 yıl bu ışıklarla aydınlanmıştır. Gerçi bu coğrafyanın ürettikleri bu günkü uygarlığımızı yaratan bilimsel bilgi üretme yöntem ve yollarını doğrudan ortaya koymamıştır ama matematik, tıp, astronomi, felsefe denildiğinde, tüm bu bilme eylemine ilişkin faaliyetler ve üretimler bu dünyada bu dönemde gerçekleştirilmektedir.  Batı’dan farklı olarak yine bu dünyada Avrupa’da olduğu şekliyle kral yoktur, feodal yoktur, serf yoktur, burjuva yoktur. Buna mukabil devlet vardır, düzen vardır, üniversite vardır, hukuk vardır, insan hakları vardır. Devlet başkanı ile tebaadan Müslim-gayrimüslim bir kişinin davalı ve davacı olabildikleri; her ikisinin de kadı’nın önünde diz çökerek çıkacak kararı beklediği mahkemeler vardır. Ayrıca “nasıl?” sorusundan daha çok “niçin” sorusunun cevabını; yani hikmeti arayan; pratik bilgiyi sadece gündelik ve sakin hayatı sürdürmek için bir araç olarak gören anlayışla oluşan bilim/bilgi vardır.       

         

        Modern anlamıyla yurttaşlık(vatandaşlık) kavramı da tıpkı ulus(nation) kavramı gibi batılı bir kavramdır. Hem zaten bunlardan biri üzerinde konuşmaya başlamak kaçınılmaz olarak diğerini konuşmayı da getirmektedir. Batı’ya ait yurttaşlık anlamına gelen kavramların; Batı dillerinde farklı yazılma ve telaffuz biçimleri(örneğin vatandaşlığın İngilizcede“patriot”tan daha çok “citizen” kelimesiyle ifade edilmesi), tüm bu kavramların ortaya çıkış hikayelerinin temelinde çatışma olduğu vakıasını ortadan kaldırmamaktadır. Bir başka şekilde, Batı toplumları çatışa çatışa yurttaşlığı öğrenmişlerdir. Bu çatışma kentlerarası çatışmadır; sınıflararası çatışmadır; loncalararası çatışmadır; feodallerarası çatışmadır. Bu çatışma geleneği/kültürü, Batı toplumlarını kent devletlerinden krallıklara, oradan da ulus-devlete taşımıştır.                                                                                                                             

         

        Batı uygarlığı kendisini çatışma üzerine var eden bir uygarlıktır. Bunun için dünyevi iktidar ve güç anlamıyla bu uygarlık bu gün de rekabetçidir; bunun için yaratıcıdır, bunun için öldürücüdür.  Yurttaşlık ve Batılı anlamda ulus-devleti anlamak, bu çatışma kültürünü görme ve anlama olmadan mümkün değildir. Taraflar çatışa çatışa çatışmamanın yolunu bulmuşlar veya bu çatışma/rekabet kültürünü daha incelikli ve yaratıcı yöntemlerle sürdürmeyi öğrenmişlerdir. Bunun en tipik örneğini sosyo-ekonomik organizasyon olan kapitalizm oluşturur. Kapitalist sistemde her an çatışmakta/yarışmakta olan aktörler, bu çatışmayı öylesine “rasyonel” ve “rafine” yapmaktadırlar ki bu çatışmadan bilgi, teknoloji, kâr, refah ve tüketim çılgınlığı ve artık tüm insan ırkının geleceğini tehdit eden çevre sorunları çıkmıştır, çıkmaya devam etmektedir.                                                              

         

        Batı uygarlığı yurttaşlık kavramı/anlayışı üzerine inşa ettiği kendi varoluşunu oluşturma yolculuğuna koyulduğunda, aslında aynı zamanda olabildiği kadar mütecanis bir topluma, yani ulusa ulaşmak için içten içe bir istihâleyi de yaşamıştır. Bu istihâlenin sonucunda sadece bireysel anlamda hak ve özgürlüklerini bilen insanlardan oluşan bir topluluk değil, bu bireysel hak ve özgürlüklerini ortak bir tarih, kültür ve devlet; yani ortak kimlik şuurundan üreten uluslar ortaya çıkmıştır. Nitekim bu süreç sonucunda 19. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa’da güçlü ulus yapıları ve ulus-devletler ortaya çıkmış bulunuyordu. Buna mukabil Osmanlı Devleti, sosyo-kültürel ve tarihsel öze ilişkin tamamen farklı kodlara dayanan zihnî teşekkülünden dolayı bu sürecin dışında kalmıştır. Aslında kalmak zorundaydı da. Çünkü sınıf olgusunu hiç tanımamış; tüm insanları Allah’ın birer emaneti olarak kabul eden ve dolayısıyla temel karakteri farklılık ve çoğulculuk olan bir toplumsal ve siyasal yapının, o günkü şartlarda Avrupa’da ortaya çıkan bu süreci yaşaması beklenemezdi. Bir başka deyişle Osmanlı toplumu bu süreci, ne devlet gücü eliyle ne de piyasa mekanizması marifetiyle(yani sınıf ve iktisadî çıkar çatışmalarıyla) yaşayamazdı. Çünkü ne devletin böyle bir görevi vardı ne de sınıf ya da iktisadî menfaat çatışması üzerinde oturan bir toplumsal taban vardı. Kendi siftahını yaptıktan sonra müşterisini komşusuna yönlendiren esnaf anlayışından kapitalist düşünce doğamazdı ve doğmamıştır da.                           

         

        Bununla birlikte tüm iyi niyet ve çabalarına rağmen imparatorluk anasırını bir arada tutamayan; tutamayacak olan Osmanlı Devletinin dağılmasının, o gün için kaçınılmaz olduğunu bu gün çok daha iyi anlayabiliyoruz. Çünkü Batı, oyunu başka türlü oynuyordu ve oyunun kuralları değişmişti. Nitekim uluslaşma ve ulus-devlet süreci ilk etkilerini Osmanlı devleti tebaası Hıristiyan unsurlarda kendisini göstermiş; bu etki daha sonra Türk olmayan bütün unsurlarda görülmüş ve zincirleme reaksiyon biçiminde seyrederek sonu hazırlamıştır. Çünkü Osmanlı Devleti bu süreçte “değer” anlamına gelecek her ne var idiyse -veya olması gerekiyor idiyse- bunlardan mahrum olduğunu veya kaldığını acı bir şekilde yaşayarak görmüştür. Yani imparatorluğu teşkil eden ahalinin ortak değerler manzumesi yoktur veya kalmamıştır. Bu yüzden yeni devleti kuran kadronun tercihlerini ve yeni devletin yapısını anlamak için okumayı buradan yapmak daha isabetli olur kanaatindeyiz.

         

         

        Tarihin son yüzeli yılı bizde başka türlü yaşandı ve biz bu günlere geldik. Mesela sınıf çatışmalarını hiç tanımamış ve duyduğunda da bir türlü anlayamayan, rekabete değil paylaşmaya, hırsa değil itidale yaslanan iktisadi hayatı yaşayan Türk insanında vatan kavramı, kültür muhitimize intikal ettiği andan itibaren zihin haritamızda zaten var olan tüm kutsal değerleri yüklenerek yer aldı. Çünkü bizim için vatan kavramı sadece bir coğrafyayı anlatmaya tekabül etmiyor; asıl bundan daha çok olmak üzere ortak tarihî hafızayı, ortak bir kaderi, ortak bir gelecek tasavvurunu ve ne kadar kutsal addedilebilecek değer varsa bunların hülâsasına tekabül ediyordu. Nitekim kavramın anlaşılış ve kullanılış biçimi, Namık Kemal’de de Mehmet Akif’te de böyleydi. “Din ü Devlet-Mülk ü Millet” olarak şifrelenen ve bunların altını dolduran ne kadar değer varsa, vatan kavramı bunların hepsini kavrayan ve kapsayan bir anlamda anlamlandırılmış ve kullanılmıştır. O dönemde bazı müellif ya da mütefekkirlerin “Vatan kavramından Anadolu köylüsünün anladığı sadece köy meydanından ibarettir” lafı boş bir laftır ve siyasal bir taktik amacı taşımaktan başka bir anlama gelmez. Nitekim vatan kavramı Türk köylüsü tarafından böyle anlaşılsaydı, Akif kavramı bu kadar kutsallaştırmaz ve kullanmazdı. Kaldı ki vatan kavramını Anadolu köylüsünün sadece köyünü kastederek kullandığını kabul etsek bile, insanımızın burada bu kavrama yüklediği anlam yine dirlik, düzenlik, namus, namerde muhtaç olmama, bağımsızlık, özgürlük, din ve devletti.  Çünkü köyü tüm bunları temsil ve temin ediyordu. Nitekim aynı köylü hemen her durumda “Allah devlete zeval vermesin” diyordu. Çünkü devlet onun dirlik, düzenlik, din ve namusunun garantisinin sosyal ve siyasal teşkilatından başka bir şey değildi. Bunun için Anadolu Köylüsü asla bir kısım zevatın dediği gibi “padişahın kulu/devletin kölesi”de değildi. 

         

                                                                                                                                          Buradan hareketle vatan kavramı bizim geleneğimizde, zorunlu olarak millet kavramıyla birlikte kullanılmıştır ve kullanılmak durumundadır. Çünkü vatan dediğimizde yukarıda anlatmaya çalıştığımız tüm kutsallarımızı kastediyorsak -ki öyledir- öyleyse bu kutsalları bir değer olarak benimseyen insan topluluğu da bir milleti oluşturur. Buna bağlı olarak yine vatan kavramından üretilen vatansever, vatanperver kavramları aynen vatan kavramının taşıdığı kutsallıkları ihtiva etmiştir.   Buna karşılık yine vatan kavramından türeyen vatandaş kavramının da aslında bu değerleri paylaşmış insanı anlatması gerekirdi. Ancak böyle olmamıştır. Belki de bunda, kavramın Anayasalarımızda yüklendiği anlam ve işlevin rolü olmuştur. Bunun sonucu olarak vatandaş kavramı, sanki sadece devletle sözleşme bağı bulunan ve bundan öte hiçbir değerin tanımlamadığı insanı anlatır olmuştur. Keza Cumhuriyetin ilk yıllarından beri bazı devlet bürokratları, siyasi önderler ya da aydınlar tarafından kullanılan yurttaş kavramı da bu maluliyetten muaf olamamıştır. Belki de yurttaş kavramını tercih edenler, bilinçli olarak bu kavramı seküler anlayışlarına daha yakın gördükleri veya böyle anlamlandırdıkları için tercih ettiler.  Bugün için konuşacak olursak; İster vatandaş ister yurttaş biçimiyle kullanılsın, kavramın kutsal değerlerle ve milletle irtibatını görmek mümkün değildir. Kavram sadece devlet denilen teşkilatla sanki hasmane ilişkiler içinde bulunduğu varsayılan bireyin, kendi hukukunu teminat altına almak için yaptığı/yapacağı sözleşmenin tarafı özneyi anlatmaktadır. Yani bir tarafta devlet, diğer tarafta vatandaş vardır. Bu ikisi asla ortak değerlerin buluşturduğu taraflar değil, birbirlerinin hilafına varlıklarını sürdürmeye çalışan ve zarar görmemek için birbirini gözetleyen tarafları anlatmaktadır. Ülkemizin içinden geçmekte/geçirilmekte olduğu süreçte bir kısım kişi ve çevrelerin, kavramı tam bu anlamıyla istimâl ettiklerini; buradan fikrî, felsefî ve siyasî bir muhteva üretmeye çalıştıklarını görmekteyiz. Çünkü böyle yapmakla bu çevreler, devletin ve milletin tarihle irtibatının kopacağını ve çok şeyin köksüzleşmesinin getirdiği bir noktada, yeni yapıların daha kolay inşa edilebileceğinin imkânlarını görmektedirler.           

         

                Zaten böyle sorunlu bir durum varken bu defa Küresel cereyanın etkileriyle yeni bir vatandaşlık anlayışı da millî yapıları tehdit etmeye başlamıştır. Bu yeni yaklaşım tarafından vatansızlık ve milletsizlik ustaca telkin edilmektedir. Bizim insanlarımızın da etkilendiği bu akıma göre; bir millete ve devlete mensubiyet anlamında olan vatandaşlığın artık önemini kaybettiği; bilgi, teknoloji ve tüketimin egemen olduğu;  tek pazar, tek siyasal sistem anlamına gelecek olan küresel yapının eşit üyeleri anlamında bir vatandaşlığa doğru insanlığın evrildiği; geleceğin dünyasında var olabilecekse bile bir ülke veya devlete vatandaşlığın ancak ikincil derecede bir vatandaşlıktan ibaret olacağı ileri sürülmektedir. Kim bilir, belki gelecek hakikaten böyle şekillenecektir. Ancak geleceğin böyle şekillenecek olması, bu gelişmenin “istikamet üzere” olduğunu göstermeye yetmeyeceği gibi, eğer gelecek “ahir zaman” ise aklımız, imanımız, bilgimiz ve sezgimiz bu geleceği tecviz etmemektedir.