12 Eylül 80’den 12 Eylül 2010’a: Devlet-Millet Ekseninde Bir Değerlendirme

Eylül 2010 - Yıl 99 - Sayı 277



        Türkiye’de olayları değerlendirirken genellikle içinde yaşadığımız gündelik endişeler, siyasi çekişmeler, medya yönlendirmesi ve bir takım ön yargılarla hareket etme alışkanlığı vardır. Bilim adamları ise bu türden gündelik şartları dikkate almakla beraber daha çok bilim, akıl ve tarihsel verilerden hareket ederek değerlendirmeler yapmalıdır. Sosyal olaylar incelenirken de sürecin parçası olunduğu dikkate alınarak bu sürecin şartlarını, evrimle şeklini, parametrelerini iyi tasnif etmek ve etki derecelerini dikkatle ele almak gerekir. Sosyal yapıları değerlendirirken yine, gelenek, din, siyaset, hukuk, ekonomi, şehirleşme, modernleşme, kalkınma, anayasa, siyasette etkin olan gruplar, dış konjontürler vs. tüm parametreleri dikkate almak zorunludur. Bir başka zorunluluk da tarihi perspektiftir. Türkiye’de sosyal yapıyı, toplumsal değişimi, siyasal sistemin toplumla etkileşim süreçlerini ya da devlet-millet yapılanmasını irdelerken de olaylara tarihsel perspektifle bakmak gerekir. Bugüne dair değerlendirmeler yapılırken geçmişe ait sağlam, bilimsel, karşılaştırılabilir somut veriler üzerinden hareket etmek gerekir. Aksi takdirde duruma ve sorunlara doğru teşhis koymada, olayları anlamada zafiyete düşme ve yanlış değerlendirme yapma riski artar ve meseleler anlaşılmaz hale gelir.

         

        Geçmiş, bugünü anlamamıza ışık tutacak bir evre olduğu içindir ki verilere, olayların sebep ve sonuçlarına dair sağlam bilgilerin üretilmesi ve karşılaştırmaya müsait bir zemine, sistematik bir yaklaşıma ihtiyaç vardır. Bu şekilde çağlara, dönemlere dair kavramlar üretilir; çağı, dönemi simgeleyen tanımlamalar yapılır ve bu tanımlamalar ve kavramsallaştırmalar üzerinden tartışmalar yürütülür. Tanzimat, ıslahat, meşrutiyet, kapitülasyonlar, cumhuriyet, anayasal sistem, çok partili rejim, ara dönem, demokrasi, insan hakları vs. tüm bu kavram ve tanımlar belirli bir dönemi veya bir süreci simgeler ve anlamları bu döneme göre şekillenir. 12 Eylül 80’deki askeri darbeyi, sebep ve sonuçlarını, aradan geçen 30 yıllık süredeki Türkiye manzarasını ve yaklaşan 12 Eylül 2010 Anayasa referandumunu ve sonrasını devlet-millet ekseninde değerlendirirken de benzer bir düzlemde düşünmek gerekir.

         

        Türkiye’nin modernleşme sürecinde askeri ve idari anlamda III Selim (1789-1807) ve II Mahmud (1808-1839) dönemlerinde yapılanları anlamak için öncesine ve sonrasına birlikte bakmak gerekir. Askeri yenilgiler silsilesine, toprak kayıplarına, dış dünyadaki siyasi, ekonomik, askeri, bilim-teknoloji sahası ve düşüncede meydana gelen gelişmeler ile bunların devlet-toplum ilişkilerine etkisini dikkate almadan, çöken Osmanlı ilmiyesinin yanında yükselen kalemiye sınıfını göz önünde bulundurmadan bu dönüşümü anlamak mümkün değildir. Aynı süreçte Tanzimat, Meşrutiyet, Millet sistemi, milliyetçi-ayrılıkçı faaliyetler, Abdülhamid dönemi (1876-1909), Osmanlı eğitim sistemindeki değişim, askeri ve sivil okulların müfredatı ve Birinci Dünya Savaşı’nın genel şartları vs birçok parametre dikkate alınmalıdır. Tüm bu faktörlerin etkin olduğu bir değişim sürecinin bir parçası olarak da, adına XIII. yüzyıldan beri yabancılar (Marco Polo, Villiam of Rubruck gibi seyyahlar) tarafından “Türkiye” denilen bu topraklarda, Cumhuriyetin kurulduğunu dikkate almak gerekir. Bu evre devlet-toplum şekillenmesinde yeni bir dönemi işaret eder. Özne olan artık Cumhur’dur. Kuruluş felsefesi ve gelişim sürecinde Osmanlı modernleşme düşüncesi ve bürokrasi tecrübesinin damgası vardır ve bu normaldir. Osmanlı modernleşmesi/yenileşmesi, artık Batılı rakipleriyle mücadele edemez hale geldiği için, onun ürünlerini kendi toplumuna taşıyarak uygulamaya çalışan bir anlayıştadır. Mühendishanelerin kuruluşu, dış temsilciliklerin daimi hale gelişi, askeri ve bürokratik yenilikler, matbaa, ulaşım sisteminde yenileşme (demiryolu vs), Batılı tarzda okulların kurulması, zaman algısı (saat kuleleri), teba anlayışından vatandaş haklarını dikkate alan bir çizgiye gelinmesi, yargı reformu, kendi halkına bir takım hakların verilmesi, Osmanlı modernleşmesinin ana unsurlarıdır. Bunlar Osmanlı yöneticileri ve Batıda yetişmiş bir avuç elitin çabaları sonucu benimsenip yerleştirilmeye çalışılmıştır. Bu sürecin top yekûn bir değişime dönüşmesi ve somut olarak da batıdaki gibi millet eksenli bir siyasal-toplumsal sisteme geçiş Cumhuriyet’le mümkün olmuştur. Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele evrelerinde toplum-devlet bütünleşmesi yaşanmışken sonrasında devlet yine Osmanlı’da olduğu gibi bürokratik-askeri elit aracılığı ile topluma şekil vermeye devam etmiştir. Bu geçişte geleneksel kurumların yeri olmayacaktır. Hilafetin ilgası, Tevhid-i tedrisat kanunu, tekke ve zaviyelerin kapatılması, şapka kanunu, Latin alfabesinin kabulü ve diğer hukuki-idari reformlar, yeni bir toplumsal-siyasal (devlet-millet ilişkisi) sistemin kurulmakta olduğunun somut verileridir. Bu türden reformların bazıları elbette gerekli iken bazılarında ise toplumsal işlevlerini ikame edecek yeni ve modern kurumlar oluşturulmaksızın sadece eskiyi iptal etmekle yetinildiği için ihtiyaçlar karşılanamaz hale gelmiş ve bu da bir takım boşlukların (dolayısı ile sosyal tepkilerin) ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Halktan ise bu türden reformlara sadece itaat etmesi istenmiştir. Tıpkı Osmanlı eliti gibi Cumhuriyet eliti de millet için iyi olduğuna inandığı değişiklikleri bir gecede “kanun” olarak çıkarıp uygulamaya koymuştur. Değişim ve yeni devlet-millet konsepti Batı’daki gibi uzun süren iç mücadeleler, bilinçlenme ve hak arayışlarının sonucunda kazanılmış değildir. Askeri-bürokratik elitin istek ve iradesi sonucu inkılaplar daha pozitivist ve jakoben bir hal almıştır. Bunun sonucunda halkla yönetici- aydın elitin kopuşu hızlanmış, bu da devlet-millet ayrışımının hızlanmasını gündeme getirmiştir. Yeni bir ulus inşası amacıyla toplumu istendik yönde değiştirmek ve bu arada her zaman iktidarda olmak prensibi çerçevesinde hareket eden kurucu elit, tek karar verici olma yönündeki iradesini hep hissettirmiştir (Tek Adam, Milli Şef). Gelişen şartlarla da yüksek yargı, yüksek askeri zümre, üniversiteler, yüksek bürokrasi ve medyatik aydınlar bu değişimin öncü ve temsilcisi oldukları iddiasıyla her zaman karar verici olmak gibi bir misyonu kendilerinde görür hale gelmişlerdir. Toplumsal orta sınıf (esnaf ve küçük tüccar), geniş köylü kitleleri, geleneksel olarak kurumsal ve toplumsal kimliklere sahip gruplar bu sürecin dışında tutulmakla kalmamış değişimde muhtemel taleplerini dile getirmeleri ve muhalefet etmeleri de şiddetle önlenmiştir. Ancak bu arada, yüksek idari-askeri elit tarafından değişmesi, “aydınlanması” istenen halk da daha çok eğitim, ekonomik kalkınma, kentleşme ve iç göç faktörleriyle kendisinin farkına varmaya, her istenileni yapmamaya, kendi taleplerini (seçimlerde) dile getirmeye başlamıştır.

         

        1940’lı yıllara gelindiğinde Türkiye’nin çok partili hayata geçmesi, dünyadaki gelişmelerin de katkısıyla göreceli olarak mümkün olmuş (1945) ve çok partili parlamenter sistem aksak da olsa yürümeye başlamıştır. DP’nin iktidara gelmesi ile de değişen, gelişen orta sınıfların talepleri siyasal sistemde akislerini bulmuş; daha toplum eksenli bir yönetim anlayışı egemen olmaya başlamıştır. O zamana kadar dışlanmış olan geniş orta sınıf ve köylü kitleler, hak ve isteklerinin siyasette; dolayısıyla karar alma mekanizmasında dikkate alınması gerektiğini seçimlerdeki tercihleriyle ortaya koymuşlardır. Bu talepler aslında daha çok iş ve aşla birlikte kültürel ve dini değerlere saygı; sosyo-kültürel konularda ihtiyaçların karşılanması, daha serbest bir piyasa ekonomisi için gerekli koşullarının yaratılması şeklindedir. Bu koşullar yaratıldıkça taleplerin artacağı; buna karşılık karar alma ve yetkide kendi güç ve etkinliklerinin azalacağından endişe eden bürokratik-askeri elit ve kimi aydın zümrelerin teşvik ve desteği ile ordu 1960 darbesini yapmış ve yönetime el koymuştur. Ülkenin Başbakanı ve iki bakanı sudan sebeplerle türlü işkencelere maruz bırakılarak talimatlarla idam sehpalarına gönderilmiştir. Dönemin mahkeme başkanının ifadesiyle onları “oraya tıkan bir irade” vardır ve bu irade, kendinden menkul bir “kurucu irade” sıfatıyla 1980’lerde ve 28 Şubat sürecinde varlığını ortaya koymuştur. Oysa bu irade artık halka rağmen halkçı görünen, milleti cahil sayan, sağduyuya inanmayan, bölünme-parçalanma sendromu ve söylemiyle beslenmiş, ideolojik muğlâklık içinde bocalayan bir zümre tarafından haksızca temsil edilmektedir ve gerçek “kurucu irade” ile de alakası kalmamıştır. Kendini “kurucu irade” yerine koyan bu zümre kendi iktidarını kuvvetlendirmek ve muhtemel güç kaybına karşı da her zaman muktedir olmak için iş başında kalma mücadelesi vermiş ve vermektedir. Aynı iradenin hazırladığı 1961 Anayasa’sı ile de güçler dengesinde, atanmışlardan oluşan elitist kadronun iktidarı pekiştirilmiştir. Kısa sürede ülkenin yeniden çok partili hayata geçişi sağlanmış olmakla birlikte gelen iktidarlar aslında tam anlamıyla muktedir olamamışlardır. Tüm bunlar millet adına yapılıyormuş gibi gözükse de aslında devlet-millet yabancılaşmasına, milletin istek, irade ve tercihlerinin hiçe sayılmasına tipik örnekler olarak siyasal tarihimizde yerini almıştır.

         

        12 Eylül 80 darbesi de bu sürecin bir parçası olarak gerçekleşmişti. Her daim muktedir olma konusunda bir zafiyetin sezilmesi sonucu, bugün artık varlığından kimsenin şüphe duymadığı “derin provokasyonlar” sayesinde ortam ve zemin uygun hale getirilmiş ve kendisini gerçek muktedir konumunda hissedenler bir kez daha yönetime el koymuştur. Bu sözde “irade” topluma düzen vermek ve “üretilmiş sapma” eğilimlerinden “kurtararak hizaya getirmek” için haksız tutuklamalar, işkenceler, idamlarla gücünü pekiştirmiştir. Hazırlanan 82 Anayasası ile de değişik toplumsal katmanların muhtemel talepleri sonucu iktidara gelen siyasal partilerin, atanmış kurum ve kurullar aracılığı ile daimi olarak denetlenmesi ve zapturapt altında tutulması hedeflenmiştir. 82 Anayasası toplum-devlet ekseninde devleti koruyan, ama toplumu, bireyi ve temel haklarını göz ardı eden bir anlayışla hazırlanmıştır. 12 Eylül Anayasası’nın en temel mantığı budur. Esas olan, değişen toplumun değişen taleplerine karşı mutabakat sağlamak düşüncesi değil, değişen şartlarla farklılaşan ve gelişen toplum ve onun temeli olan bireyin siyasal, ekonomik ve kültürel hak ve talepleri karşısında atanmışların ve onların kurullarının gücünü pekiştirmektir. Bu tür talepleri her türlü yargı ve denetim yoluyla önlemek üzere kaleme alınan 82 Anayasası’nın bireyin ve sosyal grupların haklarını korumak, genişletmek ve garanti altına almak yerine onları sınırlamak, talepleri suç saymak ve her türlü değişim girişimlerini bertaraf etmek üzere tasarlanmıştır. Bu sebeple de daha birkaç yıl geçmeden köklü değişikliklere gidilmesi zarureti kendisini hissettirmiştir. Dahası yönünü 200 yıldan beri Avrupa’ya çevirmiş olan Türkiye, AB üyeliği gibi önemli bir sürece girerken mevcut anayasanın elitist, korumacı, atamacı ve statükocu maddeleri, bireyin temel hak ve hürriyetleri; toplumsal ve siyasal tabakaların taleplerine ve bunların sürekliliğine öncelik veren AB kriterleri ile çelişir hale gelmiştir.

         

        Şimdi tüm bu sürece tarihsel perspektifle ve uzun vadede bakıldığında Osmanlı’nın son yüzyılından günümüze, devlet-toplum eksenindeki kopma ve ayrışımın giderek azaldığını, devletin milletle bütünleşme sürecinin hızlandığını söylemek mümkündür. Devletle toplum arasındaki kopukluğun ve devleti milletten koruma endişesinin bulunmadığı; daha katılımcı ve demokratik; eşitlik, adalet ve hürriyet ülküleri ekseninde toplum-devlet uyumunun öngörüldüğü bir anayasaya ihtiyaç vardır. Millet kimi elitist yaklaşımların görmek istediği gibi hiç bir şey bilmeyen, düşünmeyen, kendisi için neyin iyi neyin kötü olduğuna karar veremeyen yığınlardan ibaret değildir. Millet, değerlerinin farkında olan, çalışan, üreten, hakkını arayan, değişen, gelişen ve talep eden bir varlıktır. Devletle milletin bütünleşmesini sözleşmeye bağlamak için geniş bir uzlaşma gerektiren ideal bir anayasa hazırlanıncaya kadar Türk milliyetçilerinin, olağanüstü şartların ürünü olan diktacı ve dayatmacı anayasalarda gerçekleştirilecek değişiklikler konusunda durumu kabullenmekten başka alternatifler sunması gerekir. Milletsiz devlet, devletsiz de Türk milleti olamayacağı gerçeğinden hareketle, bu bütünleşmeyi sağlayacak yeni taslaklar üzerinde kafa yormanın zamanı çoktan gelmiştir.