12 Eylül Askeri Darbesi: Homo Cemaaticus’un Miladı

Eylül 2010 - Yıl 99 - Sayı 277



                 İnsanın tabiatı gereği toplumsal bir canlı olduğu sıklıkla dile getirilir. Aristo’nun dile getirdiği bu ifadenin anlamı, yalnızca insanın toplu olarak yaşama istidadını ifade etmez.  Çünkü insandan başka da toplumsal hayat süren birçok canlı türü vardır. İnsan bunun ötesinde politik bir canlı (zoon politikon) yani homo politicus’tur. Habermas’ın ifadesiyle, insan ancak toplumsal ilişkilerden oluşan bir kamusal ağın içinde doğumundan itibaren yerleşmesi sayesinde, onu bir kişi haline getiren bir hayvandır.[1] İnsanın politik bir özne olarak tarihe çıkmasıyla siyaset, insani erdemin ve mutluluğun gerçekleşmesi için kamusal alanda yürütülen bir eylem olarak tanımlanmaya başlanmıştır. Elbette bazen de politik öznenin farklı ideolojilere yaslanmasıyla iyi yaşam arayışları çatışmalarla da sonuçlanmıştı. Bu haliyle XX. Yüzyıl bazen totaliter ve otoriter siyasal deneyimlere, anarşist eylemlere ve kanlı iç çatışmalara sahne olmuştur.

         

                    Türkiye’nin de nasiplendiği politik öznenin bu aşırı tarihi değiştirme sevdası bir 12 Eylül sabahı sona erdirildi. 12 Eylül 1980’de TSK adına hareket eden Milli Güvenlik Konseyi, parlamento ve hükûmeti feshederek tüm yurtta sıkıyönetim ilan eden bir bildiriyle ülke yönetimine el koydu. “Devlet, başlıca organlarıyla işlemez duruma getirilmiş, Anayasal kuruluşlar tezat veya suskunluğa bürünmüş, siyasi partiler kısır çekişmeleri ve uzlaşmaz tutumlarıyla devleti kurtaracak birlik ve beraberliği sağlayamamışlardır... Böylece yıkıcı ve bölücü mihraklar faaliyetlerini alabildiğine arttırmışlar ve vatandaşların can ve mal güvenliği tehlikeye düşürülmüştür. Atatürkçülük yerine irticai ve diğer sapık ideolojiler üretilerek sistemli bir şekilde ve haince… yurttaşlarımız... bölünme ve iç harbin eşiğine getirilmişlerdir.” Şeklinde devam eden bu bir numaralı bildirinin ana vurgusu devletin varlığı, bütünlüğü ve otoritesi fikridir. Tüm sorunların kaynağı devlet otoritesinin zayıflamış olduğu ve devletin devlet olmaktan çıktığı saptamasına dayanır. Bu gerekçelerden hareketle devleti yeniden yapılandırmaya girişen darbe yönetimi devlet otoritesini zayıflatan unsurlar arasında özellikle siyasi kadroları da asıl suçlu ilan etmekten geri durmaz. Diğer bir deyişle çoğulcu ve çatışmacı siyasal alanın kendisinin suçlu ilan edilmesi toplumda homo politicusun da idam sehpasına çıkarılması anlamına gelecektir.     

         

                    Siyasal alanın, ideolojik bir tasavvurun taşıyıcısı olarak politik öznenin suçlu ilan edilmesi, aslında yeni bir öznenin de ayak sesleridir. Dünyayı ve devleti kurtarma telaşına kapılmış bir neslin yerine bireyin kendisine yönelik her şeyden kaçtığı, bütün gerçeklik ilkelerinden koptuğu, bir başka deyişle kişisiz bir özgürlük arayışına düşen bir arzu varlığına dönüştüğü kendini kurtarma telaşı alacaktır.

         

                    Politik öznenin sahneden bir gecede çekildiği gibi basit bir iddiada bulunmuyorum. Darbeler tarihe dikey bir müdahale olarak anlaşılamaz. Tarih ancak ilahi bir irade tarafından bir gecede dikey olarak ikiye bölünebilir. Darbeler ya da ihtilaller tarihin işleyişinin dışında değil, tarihsel ve sosyal süreçlerin bir devamı olarak ortaya çıkan olaylardır. Bu nedenle 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nin Türkiye’de yol açtığı değişimler salt darbenin değil gerçekte darbenin de içinde yer aldığı dünyanın genel konjonktürü bağlamında gerçekleşen değişimler olarak yorumlanabilir.

         

                    Diğer bir deyişle 12 Eylül’ü, sadece iç ekonomik ve siyasi olaylara bağlı olarak gerçekleştirilen bir müdahale olarak görmek ve yorumlamak yanlış ve eksik bir sonuca ulaşmak olur. 12 Eylül öncesi değişen dünya konjonktürü ve bu değişimin Türkiye’ye etkileri eş zamanlı olarak okunmadan bir gecede nasıl her şeyin değiştiği anlaşılamaz. Bu nedenle genel dünya konjonktüründe yaşananlar ile Türkiye’de siyaset sonrası siyaset olarak adlandırabileceğim darbe sonrası yaşananlar arasındaki izdüşümleri hatırlamakta fayda vardır;

         

  1. 1970 sonrası yaşanan iktisadi bunalım ortamında devletin işlevi de tartışılmaya başlanmıştır. Böylece yaşanan ağır petrol krizi, 1974-75’ten itibaren kapitalist krizin tüm emperyalist ülkeleri de kapsayacak biçimde genişlemesi, kapitalizmin yeniden yapılanması tartışmalarını gündeme getirmiştir.

         

  1. Refah devletinin veya sosyal devletin yaşadığı meşruiyet krizi ve 1970’lerde bilişim ve iletişim alanında yaşanan bilimsel ve teknolojik devrimin etkisiyle kapitalizmin yeniden yapılanma süreci başlamıştır. Finansal iktidarların ulusal kural ve yasalardan bağımsızlaşarak büyük işletmelerin çeşitli bölgelerde etkin olmaları “küreselleşme” veya “yeni dünya düzeni” olarak adlandırılan olguyu ortaya çıkarmıştır. Bu bağlamda 12 Eylül darbesi sonrası Özal ile birlikte Türkiye’nin küresel ekonomi politikalarına uyum sağlamaya başlaması, darbenin Türkiye’yi küresel düzene intibak ettirmeye yönelik bir teşebbüs olarak yorumlanabilir.

         

         

  1. 80’lerin başında İngiltere’de Thatcher, ABD’de Reagan ve 1983 sonrası Türkiye’de Turgut Özal’ın uygulamaya başladığı bireysel girişime dayalı serbest piyasa düzeni “devletin büyümesi ve etkinliğinin artmasına karşı olup, devlet müdahalesinden uzak bir özgürlükler alanının olmasını ve devletin gücünün sınırlanması.”[2] İlkesine dayanmaktaydı. Küresel siyasetin yeni yıldızı neo-liberalizm ve yeni-sağdı. Aynı biçimde Özal’ın da kendisini milliyetçi, muhafazakâr ve liberal eğilimleri birleştiren bir modelle tanımladığı unutulmamalıdır.

         

  1. 15 Ocak 1979’da İran Şahı ülkesini terk eder. 1 Şubat 1979’da Humeyni İran’a döner. 11 Şubat 1979’da Humeyni’nin tayin ettiği Mehdi Bazargan yeni hükümeti kurar. Böylece İran İslam Devrimi Ortadoğu’da dengeleri sarsmış ve siyasal İslam’ın daha aktif biçimde politika sahnesinde görünmesini sağlamıştır. İran devrimi, “İslami fundamentalizm” kavramının dünya gündeminde yaygın bir kullanım kazanmasına zemin hazırlamıştır.

         

         

  1. 1979 yılının Ağustos ayında SSCB Afganistan’a askeri müdahalede bulundu. Bu yeni durum ABD’nin hegemonyasını sarsan bir başka önemli olaydı.

         

  1. İran İslam Devrimi ve Sovyetler’in Afganistan’a yaptığı müdahale sonucu başlayan İkinci Soğuk Savaş dönemi Türkiye açısından bir dönüm noktası oldu. İşte bu süreçte, bölge istikrarının sağlanması ve ABD’nin bu bölgede istikrarı sağlayabilmesi açısından Türkiye’nin jeostratejik önemi artmıştır. ABD’nin bu dönem politikası, Carter’ın danışmanı Brzesinski aracılığıyla oluşturduğu Yeşil Kuşak’la SSCB’ye karşı bir İslam kalkanı oluşturmaktı. Bunun yanı sıra, istikrarsızlık unsuru olarak değerlendirilen İslamiyet, Türkiye gibi müttefik ülkelerde kontrol altına alınacak, İran gibi radikal akımların hüküm sürdüğü ülkeler de “ılımlı İslam”la çevrelenmiş olacaktı. ABD’nin, Brezinski’nin “İslam dostlarımızda bastırılmalı, düşmanlarımızda teşvik edilmeli” biçiminde ifade ettiği koruyucu İslam kuşağı ya da yeşil kuşak projesi, Türkiye’nin de içinde yer aldığı bölgede İslam’ın komünizme karşı yürütülecek strateji içinde kullanılmasını hedefliyordu.

         

         

         

                    Yukarıdaki bağlam bu yazının ana temasını oluşturan Homo cemaaticus’un ortaya çıkışı ve politik özneyi yerinden ediş sürecini, tarihin içinde bir kesilme olarak değil bir süreklilik olarak anlamamız gerektiğini gösterir.

         

                    XX. yüzyılda dinin, bu yüzyılın özellikle ikinci yarısından sonra, hala etkin bir unsur olarak yaşamın tüm alanlarında karşımıza çıkıyor olması; Türkiye’deki dinsel hareketlerin, uygulanan tüm siyasal ve kültürel politikalara rağmen neden hala çok yaygın olduğunu anlamamız açısından bir ilk değerlendirme olabilir. Modernleşmeyle birlikte yok olacağı veya etkisizleşeceği var sayılan dini ideolojiler tam aksine XXI. Yüzyılın başlarında daha da etkili olmaya başlamıştır. Bu bağlamda Türkiye’de de dinin muhtemelen cemaatler aracılığıyla bireylerin politik ve ideolojik duruşlarını etkisizleştireceği ve onları devlete daha da bağımlı hale getireceğini düşünen bir siyasi proje de tasarlanmış olabilir. Fakat burada unutulan en önemli şey genel dünya konjonktüründe kimlik politikalarının güç kazanmaya başladığı ve dinin kendisinin de bir kimlik politikası olarak yeniden dönebileceğiydi.

         

                    20. yüzyılın sonu yalnızca iki kutuplu soğuk savaş yıllarının sonu değil; tüm dünyayı etkisine alan kimi gelişmelerin; yeni fikir akımlarının ve kavramsallaşmalarının da başlangıcına tanıklık eden bir dönem olmuştur. Örneğin küreselleşme, postmodernizm, sivil toplum, tarihin sonu ve nihayet ideolojilerin krizi gibi kavram ve olgular bu dönemi ve tartışmalarını belirleyen temel-anahtar kavramlar haline getirilmişlerdir.

         

                    Stuart Hall küreselleşmenin ulus-devleti zayıflattığını, ulus-altı etnik kimlikleri güçlendirdiğini ve nihayet yeni kimliklerin inşasına imkân hazırladığını belirtirken oldukça haklıydı.[3] Bu yorumu kabul edenlere göre; “küresel ile yerel”, “evrensel ile tikel”in iç içe geçtiği bu yeni süreç, “modern” görünen, ama aslında “geleneksel” kalıplara uygun bir siyasal hayat yaratmaktadır. “Böyle bir siyasal hayatın ise, bir yandan küreselleşmenin can damarı olan moderniteye alternatif bir görüş sunan; diğer yandan da, bir kimlik yaratma aracı olan İslami siyasal hareketleri teşvik edici yanı dikkate değer niteliktedir”.[4]

         

                    Elbette Türkiye’de homo cemaaticus’un siyasallaşmasının dış etkilere bağlı olduğunu söylemek istemiyoruz. Yorumumuz sosyal değişim ve gelişim evrelerinin uyumlu portreler oluşturduğu gibi daha temel bir ilkeye dayalıdır. Buna göre 1980’lerden sonra ABD hegemonyasının girdiği genel yönelim ile dünyanın farklı yerlerindeki değişim arasındaki paralelliklere dikkat çekiyoruz. 1980'li yıllarda düşünce kuruluşlarında etkili olmaya başlayan Yeni sağ ile Ronald Reagan’ın özellikle savunma politikalarını yönlendirmede etkin bir rol üstlenmesi, 1991 yılında da George Bush döneminde etkili olmaları ile Türkiye’deki siyasi gelişmeler arasındaki benzer politikalar bir rastlantı olamaz.

         

                    Soğuk savaş öncesi hegemonyanın araçları ile soğuk savaş sonrası araçları arasında ciddi farklar oluşmuştur. Cemaatsel özne politik öznenin yerini alırken hegemonyanın yeni araçları, gücün toplumsal olarak meşrulaştırılmasını sağlamaktadır. Soğuk savaş sonrası dünyadaki genel eğilimler, yeni-sağ ya da neo-liberal politikaların küreselleşmesi ve hegemonyanın STK araçlarıyla meşrulaştırılması ile homo cemaaticus’un yükselişi arasında paralellikler inkâr edilemez. Fakat yine de özellikle Avrupa’da politik öznenin kendini ikame etme çabalarının hala güçlü olduğunu söyleyebiliriz. Oysa Türkiye’de son zamanlarda yaşanan olaylar politik öznenin yeniden kendini ikame etmesini neredeyse imkânsız kılmaktadır. Bunun nedeni Türkiye’nin sosyal süreçleri toplumsal aktörlerle tamamlamadan, kendi akışı dışında askeri müdahalelerle sık sık önünün kesilmesi ve öteleştirilen politik öznelerin homo cemaaticus’u siyasal bir kimlik olarak benimsemeye doğru itilmeleridir.    

         

                    Özellikle Özal tarafından din ve muhafazakârlık boşalan siyasal alanı doldurmak için güçlü olarak öne çıkarılmıştır. Yeni-muhafazakarlık olarak adlandırmayı uygun gördüğüm bu süreçte dış konjonktürde güçlenen küreselleşme, ulus devlet eleştirisi, çok kültürlülük, modernlik eleştirileri, postmodernizm ve etnik kimliklerin öne çıkması ile içerde yaşanan neo-liberal ekonomik politikalar ve yeni-muhafazakarlık homo cemaaticus’un kendini ikame etmesini sağlayan konjonktür olarak görülür.

         

                    O halde politik özneye karşı homo cemaaticus’u; kapitalist bir özne olarak kendini dinsel bir toplulukla tanımlayan muhafazakâr siyasal bir kimlik şeklinde tanımlayabilirim. Sosyolojik olarak cemaat, Homo Cemaaticus’a göre önceliklidir, fakat siyasal bir kimlik olarak Homo Cemaaticus ise sosyolojik cemaatin halefi olmakla birlikte ondan bir kopuşu da gösterir. Bu yönüyle homo cemaaticus salt kültürel bir form değildir. O daha çok XXI yüzyılın hegemonyasına karşılık konjonktürel uyumu sağlayan bir kimlik siyasetidir. Bireysel hak ve özgürlükleri ancak bir grup ve/veya topluluk içinde geçerli sayan, kendini bu grup ve/veya toplulukla tanımlayan ve bir grup kimliğini önceleyen siyasi formdur. Homo cemaaticus için din geleneksel anlamıyla bir taat ve akide (yani ibadet ve inanç) olmaktan daha çok görünür olmanın, bir kimliğin tezahürü olarak araçsallaştırılmıştır.  

         

                    Ayrıca burada belirtmem gerekir ki, homo cemaaticus yalnızca dış konjonktürün bir sonucu olarak da doğmamıştır. Türkiye’nin yaşadığı modernleşme çatışmaları ve 12 Eylül sürecinde politik öznenin ötekileştirilme stratejilerinin etkilerini de göz ardı edemeyiz. 12 Eylül’le birlikte yerinden ve yurdundan edilen, kışkırtılan, sürülen, yalnızlaştırılan, işkenceyle nefreti bastırılan politik öznenin yeni sığınadır artık homo cemaaticus.

         

                    Hem sol hem de sağ ideolojiye, değişen dünya konjonktüründe kendini yenileme, yeni şartlara uyum sağlama imkânı vermeyen 12 Eylül Askeri Darbesi homo cemaaticus’un kurucu bir momenti olmuştur. 12 Eylül Askeri Darbesi, sol ve sağ ideolojileri pasifize ederek yeni küresel hegemonyanın sosyal ve ekonomik şartlarına uyum gösteren yeni-muhafazakârlığın kurumsal ve teknolojik araçlarını tahkim etmesine imkân sağlamıştır. Bu yönüyle yeni-muhafazakârlık liberalizm ile muhafazakârlığın bir sentezi olarak klasik sağdan farklılaşmıştır.

         

                    12 Eylül Askeri darbesinin Aydınlar Ocağı merkezli bir Türk-İslam sentezini ideoloji olarak yeni düzene dayattığı sıklıkla öne sürülür. Anavatan Partisi’nin kendi siyasal oluşumunu liberal-muhafazakâr-milliyetçi koalisyon olarak tanımlaması ve milliyetçi-muhafazakâr damarın partideki egemenliği bu yorumu destekler görünse de, kanaatimce eksik bir yaklaşımdır. Zira bütün parçadan daha büyüktür ilkesi gereği ANAP’ın İslamcı ve milliyetçi eklektizmi benim yeni-muhafazakârlık olarak adlandırdığım öncekilerden ayrışan yeni bir siyasi kimliğin inşasına zemin hazırlamıştır. Bu pragmatist eklektizmde muhafazakâr çizgi cemaatçi öznenin politik özneyi boğan doğası gereği milliyetçi tarafı eriterek pasifize etmiştir.

         

                    Hatta bu gün gelinen nokta tam tersine aslında güçlenen ve teknolojik araçlarla yeni düzene kök salan ideolojinin yeni-muhafazakârlık olduğunu açıkça göstermektedir. Türk-İslam sentezi hiçbir zaman kapsayıcı ve bütünleştirici bir ideoloji olarak desteklenmemiştir. Tam aksine bu ideoloji homo cemaaticus’un sessizce kendini geliştirebilmesi için gizleyici ve maskeleyici bir ideoloji olarak kullanılmıştır. Zira yeni-muhafazakâr ideoloji için din ve milliyet asıl değil arızidir. Türklük vurgusunu dile getirenlerin faşizan ve kafatasçılıkla mahkûm edilmesi, din yerine ise dinler arası diyalogla aslında eklektik bir dindarlığın kutsanması bunun göstergesidir. Ayrıca Milliyetçi söylem toplumu bir millet olarak kurar. Millet etnik bir kavram olmaktan çok toplumsal ve kültürel bir varlık alanına işaret eder. Oysa Yeni-muhafazakârlık konjonktüre tabi olarak toplumu etnik ve dini cemaatlere göre kurar. Burada etnik ve dini cemaatler siyasi bir varlık alanına ve kimlik politikalarının müşahhas organik yapılarına işaret eder.

         

                    Bundan dolayıdır ki, yeni-muhafazakârlığın öznesi homo cemaaticus’tur. Ali Bulaç’ın dediği gibi bu dindarlığın ana parametresi “verili olanı görmezden gelemeyiz” ilkesidir.[5] Zamanı yöneten hegemonyanın diline tabi olarak reel politiği dikkate almak bu öznenin yeni dinidir. Tüm varlığını mutlak ve değişmez kapalı grup kimliğine bağladığından, Homo cemaaticus kendisine karşı yapılan her türlü eleştiriyi ihanet olarak kabul eder. 

         

                    Bu açıdan Homo cemaaticus 12 Eylül askeri darbesi ile ötekileştirilen ve siyasi hayattan dışlanan milliyetçi çevreler; uygulanan ekonomik politikalar ile metropollerde yalnızlaştırılan kitleler ve laiklik tartışmalarıyla itilen dindar çevreler için yeni bir kimlik inşa eder. Kırılan, aşağılanan, Mamak’ta ağır işkencelerle devlete karşı ciddi bir kırılganlık oluşan, türban sorunuyla itilen ve kakılan bireyler için sıcaklık, toplum hissi, kabul edilebilirlik, bağımlılık ve tabi olma duygularını karşılar.  Herkesin boyun eğdiği, şefkatle sarmalandığı ve herkesin katkı sağladığı bir topluluk olarak kendini var eder. Her sınıf, meslek vb. insanın bir bütünün parçası olarak var olduğu organik bir yapı sunar. 1980’lerden 1990’lara uzanan dönemde sermaye yapısında ve toplumsal tabakalaşmada değişim, etnik, dinsel, nitelikli kültürel aidiyet gruplarının aktörleşmesi, çevre ile merkez güçlerin merkezde karsı karsıya gelmeleri muhafazakâr düşüncenin etki alanının genişlemesine de sebebiyet vermiştir.

         

                    Bu yönleriyle Homo cemmaticus’u İslam’ın bir zaferi olarak görmek, onu sekülerizme karşı direnen dindarlığın somut bir varoluşu olarak selamlamak yanılgı olur. Zira dinle birey arasındaki ilişki aşkın ve içkin bir ilişkidir. Din, etik bir varoluş olarak bireyi sarar. Homo cemaaticus için ise din, politik bir dışsallık ve bir gösterim nesnesidir. Aynı hata sık sık İslamcılık konusunda yapılmaktadır. İslamcılığı, İslam’la birebir örtüştüren ve bir siyasal hareket olmasına, üstelik beşeri olduğu çok açık olmasına rağmen, İslam üzerinden İslamcılığın da değişmez bir öz taşıdığını öne sürmek anlamına gelir. Özcüler, yalnızca İlahi vahye değil onun tarihin belirli dönemlerinde oluşturulmuş olan yorumuna da bir kurum ve değişmeyen bir doktrinler kümesi olarak bir konum atfederler. Bu oldukça sorunlu bir söylemdir. İsmail Kara’nın haklı olarak ifade ettiği gibi “İslamcı söylem dönem olarak da muhteva olarak da modern (uzun tarihi süreçle ve gelenekle irtibatları zayıflamış), modernleştirici (modernist), ideolojik (genelleştirmeci, indirgemeci, basit, siyasi) ve büyük ölçüde seküler bir söylemdir”.[6]

         

                    Oysaki “hepimizin; ait olduğumuz, ‘değerlerimizi’ aldığımız, ‘bağlılık’ duyduğumuz, ‘toplumsal kimliğimizi’ tanımlayan muhtelif ‘cemaatlerin’ hepsi tarihsel yapımlardır. Daha da önemlisi kesintisiz bir şekilde yeniden inşa edilen tarihsel yapımlar olduklarıdır.”[7] Bu açıdan da çağın tüm sorunlarından ve hastalıklarından azade edilemezler. Kışkırtılan ve yerinden edilen etnik, dini ve yerel kimlik politikalarına yaslanan homo cemaaticus, homo politicus’a karşı konumunu sağlamlaştırırken asıl zarar gören ise vatandaşın katılım, eleştiri, denetim, öz yönetim, kamusal tartışmayla ilgili siyasi boyutlarıdır. Bireyden istenen artık yalnızca cemaat içinde uyumlu olarak kalması siyasal alanda ise yalnızca iktidara karşı itaatkâr olmasıdır. 12 Eylül’ün ideoloji karşıtlığı ve postmodern çağın ideolojileri tarihin çöplüğüne göndererek mahkûm etmesi, homo cemaaticus’u fikirlerin değil ön yargıların, tutkuların, duyguların girdabına fırlatmıştır. Bu gün artık homo cemaaticus kitleleri fikirlerin ve ideoloji temelli sistemlerin değil sembollerin bir arada tuttuğunu kavramıştır. Homo cemaaticus bu günkü zaferini, teknik, teknoloji ve XXI. Yüzyıl ikonları olan pazarlama, reklam, radyo, tv ve medya gibi araçlara hâkim olmasına ve hitabet sanatının inceliklerine borçludur.   

         

                    Bütün bunlara karşılık politik özneyi yerinden ederek kendini ikame eden ve yerini sağlamlaştıran homo cemaaticus hızla parçalanan toplumun kendini siyasi düzeyde bir kamu olarak kurması ve bir merkez tarafından temsil edilmesini de giderek imkânsızlaştırmaktadır. Bir bütün olarak toplum ile onunla örtüşen merkezi devlet aygıtı yerine cemaatlerden oluşmuş yeni bir toplumsallık kamusal alanı da tahrip etme tehlikesine yol açabilir. Homo cemaaticus, toplumun bu parçalanmasına yeni bir bütünsellik yaratacak şekilde düzene sokabilecek hegemonik bir potansiyele sahip değildir. Tam tersine toplumdaki kutuplaşma ve çatışma eğilimini büyük ölçüde besler ve böyle bir ortam kendi meşruiyetini de zedeler. Diğer bir deyişle homo cemaaticus bir elma kurdu gibi kendine yer açarken, kamusal alanı ve toplumsal barışı çürütme eğilimine de sahiptir.  

         

                    Milleti hegemonik bir projede bütünleştirmeye çabalamak yerine, homo cemaaticus projesi, milleti kendi içinde bölen bir stratejiye yaslanır. Toplumdaki kutuplaşma ve parçalanma potansiyellerinin güçlenmesi nedeniyle artık bir ortak çıkar oluşturma imkânı azalmaktadır. Homo cemaaticus’la birlikte kamusal alanda çıkarların ve kimliklerin daha da tekilleşmesine, birbirlerinden ayrılmalarına şahit oluruz. Böylece modern siyasal toplum çözülürken, ortaklığı ifade eden kurum ve kavramlar da anlamsızlaşır. Birey ile siyasal birim arasındaki bağın gevşemesi, tekil bir devlete aidiyetten çok, cemaatleşmelerin güçlenmesi, siyasal birimin sınırlarının, üyelik ve temsil kavramlarının bulanıklaşmasıyla ilgili sorunlar yaşanmasına yol açar. Siyasetin yaslanacağı ortak değerlere ve çıkarlara sahip olduğu varsayılan bir toplum varsayımı hızla erir. Toplum farklılığın ve çeşitliliğin diliyle konuştuğunu düşünürken, birden ayrışmanın, şiddetin, diline boyun eğmek zorunda kalır.  

         

                    2010 Ağustos sıcağından 12 Eylül sabahına tekrar baktığımda korktuğu düşmanı kollayan, büyüten ve kendisini yok etmek için her türlü araçlarla donatanların niyeti konusunda ciddi kuşkular taşımadan edemiyorum.

         

         


        


        

 

[1] Jürgen Habermas, Doğalcılık ve din arasında felsefi denemeler, çev. Ali Nalbant, İstanbul, 2009, s. 17.


        

[2] Aytekin Yılmaz, Modernden Postmoderne Siyasal Arayışlar, Ankara, 1996, s. 194.


        

[3] Mücahit Bilici, “Küreselleşme Ve Postmodernizmin İslamcılık Üzerindeki Etkileri”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: İslamcılık, Cilt:6, İstanbul, 2004, s.800.


        

[4] Fuat Keyman, Ali Yasar Sarıbay, “Küreselleşme, Siyaset Ve Toplumsal Yasam”, Küreselleşme Sivil Toplum Ve İslam, Der. Fuat Keyman, A. Yasar Sarıbay, Ankara, 1998, s.11.


        

[5] Ali Bulaç, Göçün ve Kentin İktidarı (Milli Görüş’ten Muhafazakâr Demokrasi’ye AK Parti), İstanbul, 2010, s. 24.


        

[6] İsmail Kara, “İslamcı Söylemin Kaynakları Ve Gerçeklik Değeri” Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: İslamcılık, Cilt:6, İstanbul, 2004, s.41.


        

[7] Etienne Balibar, Immanuel Wallerstein, Irk, Ulus, Sınıf “Belirsiz Kimlikler”, İstanbul, 2000, s. 283.