“100 Yılın Hesabı, Türk’ü Tasfiye Projesi” Üzerine

Mart 2010 - Yıl 99 - Sayı 271



        Müyesser Yıldız, Türk Ocakları Camiası tarafından yeni tanınan bir kalem ya da en azından benim için yeni bir yazar. Türk Ocakları web sayfasında ve Türk Yurdu dergimizde epeyce bir zamandan beri güçlü kalemi, akıcı ve fasih Türkçe’si, olaylara karşı keskin görüşleri ile gerçekten fevkalade isabetli açıklamalar getiren bir gazeteci-yazar. Özellikle milli meselelerde son derece büyük hassasiyetler gösteren, Türkiye’nin ufuklarını sarmış karabulutları kalem darbeleri ile dağıtmaya çalışan ve pek çok kafası karışık, zihni bulanık insana ışık olmayı başarabilen bir araştırmacı. Bu usta kalemin bir kaç ay önce Bilgeoğuz Yayınevi tarafından bir kitabı yayınlandı. Kitabın adı “100 Yılın Hesabı, Türk’ü Tasfiye Projesi”. Kitap 500 sayfaya yakın olup, II. Meşrutiyet’in ilanının 100. yıldönümü münasebeti ile kamuoyunun önüne çıkmaktadır.

         

        Müyesser Yıldız’ın kendi ifadesi ile Türklerin son asrı, son yüzyılı çok büyük gaileler ile geçmiştir. Yazar, işte birçok tarihçiye göre, Türkler’in en uzun yüzyılını kapsayan 1839 ile 1939’un da çok büyük bir kısmını içine alan bir asrı, esasen 1908-2008 arasında meydana gelen olayları akıcı bir roman üslubu içerisinde anlatmaktadır. Gerçekten batılıların Şark Meselesi diye ortaya koydukları ve Hasta Adam diye kendisine kefen biçtikleri Türklük meselesini büyük bir akıcılıkla okuyucuya vermektedir. İnsan kitabı her eline aldığında okumak bir yana, sanki su gibi içmektedir.

         

        Çok yerinde ve isabetli bir tespit olarak değerli yazar. Türkiye Türkleri’nin başında dolaşan karabulutların, hatta daha amiyane bir tabir ile belaların ne sadece Kürt, ne sadece ermeni ve ne de sadece insan hakları meselesi olmadığını, esas problemin bizatihi Türklüğün imha planı olduğunu çok açık ve net bir şekilde ortaya koymaktadır. Bunu yaparken, daha doğrusu bu noktaya dikkat çekerken son derece kuvvetli bir mantık ve fevkalade keskin bir zeka örneği göstermektedir.

         

        Kitap on bölümden oluşmaktadır, şüphesiz bazı bölümleri kısa, bazı bölümleri uzun ve çok daha geniştir, fakat olayların birbiri ile olan irtibatları, olaylar arasındaki sebep-sonuç ilişkileri gerçekten çok güçlü bir şekilde kurulmakta ve insana okuması esnasında büyük bir ufuk hazırlamaktadır. Eserin birinci bölümünde Osmanlı toplum düzeninin, inanç sisteminin, ekonomik yapısının nasıl planlı ve sistemli bir şekilde tahrip edildiği anlatılmakta, o zaman ki iktidar sahipleri ile bugünkü iktidar sahiplerinin, batılıların bu bilinen niyetlerine karşı gösterdikleri acziyeti çok ustaca bir üslup ile yazar, okuyucuya vermektedir. Ülkede güç ve kudret sahiplerinin yüzyılın başlarında ve bugün büyük bir benzerlik gösterdiğini ve memleketin dahilinde iktidara sahip olanların en azından nasıl bir hamakat içinde bulunduklarını yaşayan olaylarla, söylenen sözler ve takip edilen politikalarla ortaya koymaktadır. II. Meşrutiyeti hangi güçlerin, nasıl planlayıp, tezgâhladıklarını, büyük padişah ve devlet adamı II. Abdülhamit Han’ın nasıl büyük bir tuzak ile karşı karşıya kaldığını ve bu felaketin Osmanlı mülkünü on yıl (1908-1918) gibi kısa bir sürede nasıl darmadağın ettiğini gözler önüne sermektedir. Ayrıca 1908 Türkiye’si ile 2008’lerin Türkiye’sinin, bilhassa özelleştirmeler açısından önemli ölçüde benzerlikler gösterdiğine dikkatleri çekmektedir. Atatürk ile Sultan Abdülhamit’in birbirleri hakkındaki hükümleri,  gerçekten Türkçü bu iki devlet adamının hatıralarına dayanarak anlatılmaktadır. Artık Cumhuriyet nesillerinin tarihi gerçeklerle yüzleşmesi lazım geldiğini veciz bir şekilde açıklamaktadır. Cumhuriyet rejiminden önce gerek Balkan ve Cihan harplerinde, gerekse İstiklal Harbi sırasında vatanın bütünlüğünün korunması ve milletin birliği için yapılanları gençlerin anlayabileceği bir dil ile anlatmaktadır.

         

        Kitabın ikinci bölümünde sadık tebaa Ermenilerin, her zaman dost olduklarına inandırıldığımız ve bugün de öyle bildiğimiz batılılar tarafından, belki de Osmanlı Hanedanı’nın en Milliyetçi (Türkçü) Hükümdarı’na nasıl Kızıl Sultan sıfatının yakıştırdıklarını ve bu yaftanın bugün bile hala iş gördüğü izah edilmektedir. Türlü çeşitli vaatlerle ve her türlü gayri meşru menfaatlerle, yalanla dolanla, rüşvet ve iltimasla Türk aydınlarının kelimenin tam anlamı ile nasıl iğfal edildiklerini açık ve seçik bir şekilde gözler önüne sermektedir. Ermenilerin o günkü yaptıkları ile bugünkü niyetlerinin tam bir örtüşme halinde olduğunu vazıh bir şekilde anlatmaktadır. Ülkeyi yöneten siyasi iktidar sahiplerinin de o zaman ki siyasetçilerden çokta farklı olmadıkları, hatta daha gerilere giden sayısız örneklerle izah edilmektedir.

         

        Yazar, Türkiye’deki 100-150 yıllık misyonerlik faaliyetleri ve ‘hilâl’e karşı ehli salip ruhunun nasıl geliştirildiğini ve İslam’ın en şerefli ve kahraman müdafii olan Türkler’e karşı, bu bilindiği için, batılıların Türkler’in bu konudaki direncini nasıl kırmaya çaba harcadıklarını ve bunda da kısmen muvaffak olduklarını eserin üçüncü bölümünde dile getirmektedir. Kitabın dördüncü bölümünde Türkler için ortaya konulabilecek akla hayale gelmedik her türlü problem ortaya konulmakta ve Türk Müslüman Milleti’ni tökezletmek, ona saldırıda bulunulması için yapılması gerekenlerin hepsinin nasıl da ustaca yapıldığı, buna iktidarın ne şekilde alet olduğu ve hatta çanak tuttuğu, örnekleri ile açıklanmaktadır.

         

        Sevr’de Türk’ün idam fermanının imzalanması, bugünkü Türkiye topraklarında başta Ermenistan ve Kürdistan olmak üzere daha hangi devletlerin ortaya çıkarılacağının nasıl planlandığı veciz bir şekilde anlatılmaktadır. Ayrıca her türlü bilinmedik ve görülmedik musibetler, mesela Süryanilik, Hristiyanlık’ın her çeşit nesebi; Musul’da, Kerkük’te, Erbil’de ve Süleymaniye’de Türkiye’nin başına bin bir gailenin ustaca bir strateji ile ne şekilde  geliştirildiği izah edilmektedir. Bütün bunlara karşı, Türklük’ün ve İslam’ın büyük ve şanlı zaferi Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Lozan ile her şeye rağmen büyük bir başarıya ulaşıldığı tarihi vesikalarla açıklanmaktadır. Bugün Lozan’da kazanılan bu hakların bile basiretsiz yönetimler ve cüce devlet adamları tarafından nasıl pazarlık konusu yapıldığı açık ve net bir şekilde gözler önüne serilmektedir.

         

                    Bölümlerden Örnekler: Kitabın beşinci bölümünde bir yandan İsrail’in kucağına nasıl koşulduğu ve düşüldüğü anlatılırken bir taraftan da Filistin meselesine yeni bir yön vermek arzusu, Hamas ile olan ilişkiler, bugünkü iktidar partisinde İsrail’in ne bulduğu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti yöneticilerinin el altından İsrail ile olan karmaşık ilişkileri, ustaca analiz edilmektedir. Uluslararası platformlarda nasıl ve hangi nedenlerle Yahudiler tarafından Başbakan’ın ödüllendirildiği anlatılmaktadır.

         

               Altıncı bölümde Türkiye’yi bugünkü yönetenlerin, daha politik hayatlarının başından itibaren Üniter Devlet Yapısı, resmi de olsa Tek Dil, Tek Vatan, Tek Millet gibi Milli Devlet’in özellikleri ile ilgili olarak zihinlerde bir takım şüphelere (kuşkulara) sahip oldukları ve bugün de bunların birer birer nasıl ortaya çıktığı izah edilmektedir. Ayrıca gerek kendileri ve gerekse bunlara akıl hocalığı yapanlar, Milli Devlet’in değil, imparatorluk anlayışını, mozaik olarak kabul ettikleri bir toplum için daha uygun olduğunu benimsediklerini, etraflı bir şekilde dile getirmektedir. Artık bu iktidara ve akıl hocalarına göre milli devletler, ulus devletler miadını doldurmuşlardır. Kitapta bu görüşler açık seçik anlatılmaktadır. Cumhuriyet rejiminin yaptığı bütün inkılâpların, aynı zamanda yapılan bütün yanlışlıkların temeli olduğu nasıl da inanılarak topluma takdim edildiği ve kozmopolitan bir kültürün telkin edildiği örnekleri ile açıklanmaktadır.

         

        Yazar, eserin yedinci bölümünde I. Meşrutiyetten II. Meşrutiyete; dünyanın gidişatını, özellikle İngilizler ile olan ilişkileri, Rusların, Fransız ve Almanların Osmanlılarla olan münasebetlerini, doğu ile batı arasında Abdülhamit Han’ın nasıl bir siyaset takip ettiğini, açık ve anlaşılabilir bir şekilde okuyucuya anlatmaktadır. Bu zaman süresinde Osmanlı tahtında bulunan Sultan Abdülhamit’in gerçekten insanlığı hayran bırakan dehası ile uyguladığı yönetimi, dünya dengelerini, özellikle Orta Doğuyu kaybetmemek için takip ettiği ince siyaseti, azınlıklara karşı yürüttüğü müsamahayı ve içerde ortaya koyduğu büyük başarıyı anlatmaktadır. Bütün bunlara rağmen padişah hem kendisini ve hem de Osmanlı mülkünü tek başına mukadder akibetten kurtaramamıştır. Esasen tek başına bir kişinin Osmanlı Hakanı da olsa yedi düvele karşı, hemen hemen dünyadaki bütün musibetleri bertaraf etmesi ve şer güçlere karşı durmasının eşyanın tabiatına aykırı olduğunu açıklamaktadır. Müyesser YILDIZ işte bütün bunları, önemli ölçüde belgelere dayanarak ve usta bir şekilde, okuyucunun zihnine işlemektedir.

         

        Kitabın sekizinci bölümünde Türkiye Türklüğü’nün, daha doğrusu Batı Türklüğü’nün bugün karşı karşıya bulunduğu sorunların yüzyıl, hatta daha derinlere giden kökleri tahlil edilmekte, sebep ve saiklerine işaret edilerek bunlara karşı alınacak tedbirler önerilmektedir. Komşularımızla sıfır problem prensibinin bir slogandan öteye gidemeyeceği, çünkü fedâkârlığın daima ve devamlı bir şekilde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nden istendiğine parmak basılmaktadır. Yazar bu kısımda 100 yıl önce uluslararası plan ve hedeflerin ne olduğuna işaret etmekte, önce Ermeni ve sonra da Kürt meselelerinin nasıl tezgâhlandığına dikkat çekmektedir. Yunanistan kozunun ne olduğunu ve bunun gerek AB ve gerekse ABD tarafından Türkler’e karşı nasıl ustaca kullanıldığını, yakın tarihin çarpıcı olaylarını tanık göstererek analiz etmektedir. Batılıların özellikle de Amerikalı’ların Kürtler’i nasıl da güzel kullandıklarını, fakat bunda da büyük ölçüde Türk dış politikasına yön veren siyasetçilerin büyük zaafları olduğu belirtilmektedir.

         

        Yazar çok isabetli bir teşhisle batılıların kendilerinden başka toplumlar söz konusu olunca milliyetçi fikirlerin gelişmesinden nasıl gocunduklarını, birlik ve bütünlük aksiyonları yerine, bütünleşmeden daha ziyade ayrılıkçılık ve böl- parçala- yönet prensibine sarıldıklarına örnekler vermekte ve bugün Türkiye’deki çok tehlikeli gidişi, gözler önüne sermektedir. İçte ve dışta Türkiye düşmanlarının hem de etnisite temeline dayalı bir bölücülüğü son 30-40 yıldır hangi safhalardan geçirerek büyütüp geliştirildiklerini, kültür-inanış-namütenahi ortak değerlerimize (örf, adet, gelenek vb.) dayanan, asla ırk ve kan temeli ile ilgili olmayan bütünleştirici; müşterek vatan, müşterek devlet, müşterek bayrak ve müşterek resmi dil esasına istinat eden milliyetçiliği nasıl da şövenizm olarak takdim ettikleri ve buna kimlerin alet olduğu  açıkça ortaya konulmaktadır. 

         

        Dokuzuncu Bölüm ve Sonuç: Eserin omurgasını meydana getiren dokuzuncu bölümde, Türkiye’nin son on beş yirmi  yılının anatomisi en küçük hücrelerine kadar incelenmekte, vücudun en küçük yapı taşlarından gidilerek dokuları, organları, tamamı ve kumanda merkezi olan beyni, yaptığı işler uzun uzun ve hemen hemen bütün detayları ile anlatılmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne biçilen fonksiyon, Ermeni ve Kürt katliamları, ABD’nin Türkiye, Orta Doğu, İran, Afganistan, Türkistan politikaları, Türkiye’nin buna karşı işlevleri ve özellikle Türkiye’ye karşı en büyük koz olarak kullanılan Kürtçülük uzun uzun anlatılmaktadır. Yazar burada Avrupa Birliği’ndeki gelişmeleri, İngiltere’nin hem Avrupa Birliği ve hem de Türkiye için özel durumunu analiz etmekte, ayrıca ABD ile İngiltere’nin ilişkilerinin ne denli önemli olduğunu olaylarla ortaya koymaktadır. Avrupa Parlementosu başta olmak üzere, Avrupa Birliği’nin bütün organlarının Türkiye ve Türkiye’nin başındaki gailelerle olan ilişkilerini ve tezgâhlarını gerçekten herkesin anlayabileceği bir üslup ile insanın beynine işlemektedir. Türkiye’de son on yıldan beridir özellikle de 2002 yılından sonra ve en önemlisi de 1 Mart 2003 tezkeresinin ardından, Amerika’nın Irak’ı işgalinden itibaren olanları bir film şeridi gibi insanın gözü önünden geçirmektedir. Türkiye’nin gerek siyasi, gerek ekonomik ve gerekse sosyal bünyesinde meydana gelen değişiklikler, Türkiye’ye biçilen roller ve rolleri oynarken Türkiye’nin gösterdiği yetenekler ve sahip olduğu zenginlikler çok dikkatli ve de isabetli bir biçimde anlatılmaktadır.

         

        Kitabın bu dokuzuncu bölümü gerçekten pek çok konunun işlendiği ve bu konuların Türkiye açısından önemi, uluslararası strateji merkezlerinin ve stratejistlerin hazırladığı raporlar, bunların tahlili ve çıkarılacak dersler üzerinde hassasiyetle durulmaktadır. Amerika ve NATO’nun yapmak istedikleri ve yazılan yeni dünya düzeni senaryosunda, özellikle dinler arası diyaloglar ve bu yeni gelişmeden faydalanacak akımlar etraflı bir biçimde verilmektedir. Yeni dünya düzeni ve dengelerinin planlayıcıları ve tanzim edicileri ve bunların bu oyunda Türkiye’ye verdikleri görevler, İsrail’in yerinin özellikle sağlamlaştırılması ve İran’a karşı emniyete alınması, eserde anlatılan önemli konulardandır. Bütün bu oluşumlar ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne sözde biçilen “Yeni Osmanlıcılık” anlayışı, devlet ve hükümet adamlarımızın bu konulara karşı gösterdiği yaklaşımlar, Türkiye Toplumu içindeki cemaat ve sivil toplum kuruluşlarının fonksiyonları ve işlevlerinin kimler tarafından yönetildiği esefle takip edilmektedir.

         

        Gerek Avrupa ve gerekse Amerika’daki toplum mühendislerinin; Orta Doğu, Balkanlar ve Kafkaslara, dünyanın hakim güçleri adına vermek istedikleri düzen ve şekil, bütün bu senaryolarda Türkiye’nin rolü gayet vazıh bir biçimde anlatılmaktadır. Hatta Türkiye’nin yönünün ustalıklı bir şekilde ve hazmettire hazmettire nasıl değiştirildiği, Türkiye’nin ekseninin yeni bir şekil aldığı, iktidar partisine biçilen rol, günü gününe oyunun baş aktörlerinin dilinden ve elinden ortaya konulmaktadır.

         

        Yazar, kitabın onuncu ve son bölümünde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş felsefesi olan Kemalizm’i, o günün şartlarını ve devletin temeli olan fikirleri, dünya görüşünü uzun uzun anlattıktan sonra, milliyetçilik, ulusçuluk ve bu konulara karşı başta Türk Silahlı Kuvvetleri ve diğer iç ve dış etkili güçlerin tutum ve tavırlarını izah etmekte, yeni gelişmelerini, muhtemel yönelişlerini ve istikâmetlerini göstermektedir. Türkiye’nin özellikle tabiî kaynakları başta su olmak üzere, tarihi Mezopotamya’nın bereketli toprakları (Harran Ovası), ABD’nin Kürdistan ve PKK kozları; Irak, özellikle Kerkük petrolleri, bu konularda Türkiye’ye hangi görevlerin ihale edileceği ve son olarak da Ege’de, Kıbrıs’ta, Kürdistan meselesinde, Ermeni ve Azeri ilişkilerinde ne gibi gelişmelerin olabileceği açık bir şekilde örnekleri ile okuyucuya verilmektedir.

         

        Değerli yazar, gazeteci ve araştırmacı Müyesser Yıldız’ı, bu gerçekten büyük bir emek ve azim mahsulü olan  mesaisinden dolayı ne kadar takdir ve tebrik etsek yeridir. Kendisini tekrar tekrar tebrik ediyor ve daha nice kıymetli eserler üretmesini bekliyoruz. Yakın tarihimizi, son 100-150 yıllık, özellikle de yakın geçmişimizi, yaşadığımız günleri ve yakın geleceğimizi tahmin edebilmek için “100 Yılın Hesabı, Türk’ü Tasfiye Projesi” isimli kitabın dikkatle okunmasının gerektiğini bilhassa belirtmek istiyorum. Müyesser Yıldız’ın daha nice böyle eserlere imza atması dileklerimle!