Sivil Toplum Müzesi ve Müze Gezmek

Şubat 2010 - Yıl 99 - Sayı 270



        Müzecilik; milletlerin tarihine saygısı, yeni nesillere geçmişi anlatmak, hatırlatmak, canlı tutmak ve ayrıca anlamak-incelemek için kurulmuş olan çok önemli bir millî görevdir. Bu millî görevi yerine getiren milletlerin hem idari kadrolarının hem de yeni nesillerinin daha bilinçli olduğunu, kişilikli olduğunu, çünkü tarihini,  geçmişini ve kültürünü daha iyi bildiğini, millî bilincini geliştirdiğini de görmek ve söylemek de mümkündür.

         

        Ne yazık ki bu 5000 yıllık tarihe-kültüre sahip milletimizin ve topraklarımızın müzecilik ile tanışması çok geç olmuş. Ancak 100 -150 yıllık bir müzecilik geçmişine sahip olduğumuzu söylemek üzüntüsünde ( hatta gafletinde,  sık olarak ihanetinde )  olduğumuzu da ifade etmek gerekir.

         

        Dünyada, özellikle Avrupa’da, tarihî bağlara sıkı sıkı tutunmak ve Avrupa’nın, dünyanın en kültürlü geçmişine  sahip kıtası olduğunu ispat etmek ve hatta dünyadaki tüm fikir ve sanat akımının başlangıcını yaptığını iddia etmek amacı ile hem müzeler çeşitlendirilmekte, hem de sanatçı, fikir adamı, devlet adamı gibi tarihe adını yazdırmış veya adının yazılması siyasî olarak uygun görülmüş kimselerin yaşadığı, çalıştığı, önemli kararlar aldığı, öldüğü evler tıpkı onarım (restorasyon) dan geçirilerek müze olarak halka ve turizme açılmıştır.  Dolayısı ile müzeciliğin önemli bir gelir kaynağı olduğunu söylemek de doğru ifade olacaktır. Biz de çok sayıda değerli şahsiyet hem evleri hem de kendileri tarihin tozlarının arasına bilerek – bilmeyerek gömülmüş gitmiştir, üç – beş kadirşinas insanın belleği istisna tutulursa. Bu fikir ve uygulama yalnızca Atatürk için akıl edilebilmiştir nasıl olmuşsa. Müzeciliğin çok sayıda gayesi vardır:

         

        1.Para kazanması (ekonomik gelir)

        2.Kültürel değerlerin sergilenmesi ve tarihi propaganda yapmak (kendi nesillerine ve dünyaya)

        3.Tarihine, geçmiş değerlerine saygı duyarak, onları korumak saklamak arzusu.

        4.Tarihî çalışmalar için kaynak ve malzeme oluşturmak

        5.Koleksiyon yapma, geliştirme, koruma gibi bir sosyal uğraşıyı ve merakı teşvik etmek, desteklemek

        6.Koleksiyon yapmanın insanı disipline ettiği, sistematiğe alıştırdığı araştırmayı -  ilgilenmeyi – bir konuyu takip etmeyi alışkanlık hâline getirdiği de bilinmektedir.

         

        Bu gayeler daha da artırılabilir. Ama sonuçta müzecilik ve toplayıcılık (koleksiyon) bir millî görevdir.

         

        Koleksiyon yapmak, koleksiyonculuk (toplayıcılık) bir gönül işidir. Aynı zamanda bir kültür işidir de. Gürbüz Azak beyefendinin ifadesi ile bir “münevver adam” merakıdır ve tarihe, kültüre, estetiğe dayalı, birikim gerektiren bir hevestir. Ve yine Gürbüz Azak’ın ifadesi ile bu iş, “bir çeşit tarih noterliği, bekçiliği ve koruyuculuğu” demektir.

         

        Koleksiyonerlik dünyada teşvik edilmekte, destek verilmekte, yardımcı olunmakta, takdir görmektedir. Öğrendiğime göre Almanya’da 750.000, Fransa’da, 700.000, İtalya’da 600.000, ABD’de tam tamına 2.5 milyon kayıtlı koleksiyoner vardır.  Bu ne demektir? Devlet teşvik ediyor, sivil toplum örgütleri destekliyor, kayıtları tutuluyor. Hem de ABD’nin bizim gibi 5000 yıllık değil, 500 yıllık bir tarihleri (!) o da Avrupa’nın artığı bir geçmişleri olduğunu, üstelik bu, küçük kıtadan atılmış barbar Avrupalıların yerleşik Kızılderili medeniyetini tamamen yok ettiklerini düşününce… Bu koleksiyonların önemli bir kısmının da Doğu’nun eserlerinin çalınması ile oluştuğunu tahmin edince (aslında kesin bilinen bir gerçek) … Bizim ise 1999’da 800 kişilik, belki şimdi 1000 kişilik listemizin olduğunu duyunca hayıflanmamak ne mümkün.

         

        Türkiye’de kültürel gayeler için satın alınıp, biriktirilmiş çok sayıda arkeolojik kültürel-tarihî eşya ile gönlünü, parasını, vaktini, emeğini, beynini harcayan, kültür insanı koleksiyoner var.  (Çalıntı eserleri toplayan ve teşvik edenleri hariç tutmak gerek).  Bu koleksiyonlar evde, kişisel dolaplarda, depolarda saklanıyor. Yalnızca kişinin kendisinin, yakınlarının gördüğü nadiren de röportaj yapan dergi – gazete yazarlarının yazı ve fotoğraflarında yer alan görüntüler olarak kalıyor. Bu koleksiyonların en acı sonu ise bu gönül adamı koleksiyonerin vefatından sonra başlıyor. Aile yakınları bunları ya kilo hesabı paylaşıp, satıp bu değerleri lüks tüketim malzemeleri ile takas ediyorlar, ya da eskicinin elinde yok olup gidiyor. Bazen de yurtdışında olayı takip edilen bu koleksiyon parçaları, yok pahası bir fiyat ile alınıp yurtdışına kaçırılıyor. Sonuçta millî kültürün bir parçası, yeniden toplanması belki de imkânsız hâle gelerek yok olup gidiyor.

         

        Örmek çok: Cemalettin Server’in topladığı eşyalar yok olup gitmiş. Tarikat eşyası topluyormuş, elbiseleri,  teberler, asalar, teslim taşları, şamdan, kazan seccade… Yürümenin mümkün olmadığı kadar eser dolu bir evde. Vefatının arkasından, eşyalar kapanın elinde kalmış, kimisi parça parça satılmış, geri kalan ıvır zıvır ise şimdinin Divan Edebiyatı müzesine gitmiş, bir kısmı da Lübnan’daki Ermeni Gülbenkyan müzesine… İzzettin Kocabaş topladığı toprakaltı eşyalar ile Türkiye’nin en zengin özel koleksiyonunu oluşturmuş, sattığı hanların parası ile. Vefatı sonrası bunlar varislerince kilo hesabı paylaşılmış, kimi de çoluk çocuğa oyuncak olmuş. (Bir kısmı galiba Sadberk Hanım Müzesinde).

         

        Etem Ruhi Üngör’ün 750 den fazla sayıdaki “Türk çalgıları” koleksiyonu nerede bilmiyorum, evinde mi, dağıldı mı, “bir bilen” sahip çıkabildi mi, çıkabilecek mi?  Akgün otelin sahibinin ise vefatından sonra, topladığı onca değerli kilim ve halı koleksiyonun varislerinin elinde dağıldığını, satıldığını vicdanım sızlayarak okumuştum gazeteden.  Gazetelerden öğrendiğim şu koleksiyonlar ne olacak ileride acaba (?). Çetin Yılmaz’ın çini soba koleksiyonu. Hasip Gençer’in, eski değirmen taşı – ekmek tekneleri – ekmek yapım malzemeleri. Can Kıraç’ın nazar boncuğu koleksiyonu. Galip Tamur’un muslukları. Şennur Şentürk’ün parfüm kapları. Mert Sandalcı’nın tren ve tarihî fotoğraf malzemeleri. Emre Dölen’in askerî gemi fotoğrafları koleksiyonu. Dr. Ahmet Kuşdemir’in dikiş malzemeleri, dikiş yüzükleri. Sinan Aygün’ün, Ali Toker’in tespihleri… Bunlar profesyonel olanlar… 

         

        Amatörce toplanmış, koleksiyonlar ve koleksiyonerler de var. Bunlar neler toplamıyorlar ki: Piyango, telefon kartları, hatıra paralar, pullar, camlar, fincanlar, parfüm şişeleri, kalemler, çakmak, tüfek –tabanca, sigara paketi. kibrit kutusu, maskotlar, anahtarlıklar, bebekler, yelpazeler,  Osmanlı tepsileri, yazmalar, oyalar, tarihî mutfak malzemeleri eski radyo-teypler, kapı tokmakları, divit takımları, davetiyeler, kağıt çeşitleri, çıkartma (sticker) lar, tarihî tıbbi malzemeler, peçeteler, düğmeler, lambalar, aydınlatma araçları, kartvizitler, kartpostallar, eski kahve fincanları, baykuş yada buda bibloları, oyuncak arabalar, saatler, kuklalar, tespihler, tahta oyuncaklar, Anadolu oyuncakları, çizgi filmlerde kullanılan eşyalar, doktorların insan vücudundan çıkardığı taşlar (böbrek-safra kesesi) yada yutulmuş yabancı cisimler, çizgi roman, sinema – tiyatro – konser afişleri – biletleri, ayakkabı, maket uçak -  ev – otomobil, kaset – plak – CD- filmler, kitap ayraçları, çeşitli hayvan yumurtaları – boynuzları – kürkleri – kemikleri, köy sepetleri, şapkalar, kumbaralar, tabiattan toplanmış hayvan figürlerine benzeyen ağaç parçaları, doldurulmuş kuş – post- balıklar, mezar taşları, uçurtmalar, harp malzemeleri, saç, tren malzemeleri, madalyonlar, mühürler, sigara tabakaları, ağızlıklar, rozetler, kravat-kol düğmeleri, yün örgü modelleri, ölçüm aletleri, eczacılık – tıp malzemeleri  (ilaç-ampul-dikiş iplikleri…) nikâh şekerleri, davetiyeler, müzik kutuları, bastonlar, pipolar…

         

        En ilginç koleksiyonu ise bir koleksiyoner arkadaşım söyledi: Savaşlarda kullanılan dikenli tel koleksiyonu…

         

        Bu koleksiyonların akıbeti ne olacak, ister profesyonelce, ister amatörce olsun? Diğer değerli koleksiyon parçaları gibi vefat sonrasında yok olup gidecek mi? Bu parçalar aslında önemsiz, teferruat, boş heves gibi mi geliyor? Asla böyle değil: Günlük hayat nesneleri biriktirenler, önemsiz sandığımız ayrıntıları hatırlatıyor bize. O ayrıntılarda anlam kazanıyor hayat.

         

        Peki, ne yapılmalı? Cevabı gayet basit ama önemli. Amatörler müzesi acilen kurulmalı. Nedir ve nasıl olmalı bu müze? Yönetiminin sivil toplum kuruluşlarınca desteklediği, sürekli değişen, sürekliliği olan resim galerileri gibi sergilerin yapıldığı bir yer.

         

        Müze iki ana bölüm, üç alt bölüm olarak düzenlenmelidir. Kültürel eserler ve genel koleksiyonlar olarak iki bölümde incelenen eserler, ayrıca kendi içinde de bölünmelidir. Bunlarda daimi profesyonel koleksiyonlar, geçici amatör koleksiyonlar olmak üzere alt bölümlere ayrılabilir.

         

        Daimi sergilenenler, koleksiyoner ya da varisleri tarafından bağışlanmış olan “müzenin malı” olarak daimi sergilenen önemli koleksiyonlar, sahibinin adı zikredilerek, burada sunulacaktır. Ayrıca sahibinin bağışlamadığı, ancak evinde muhafaza edemeyip daimi olacağı düşünülen koleksiyonlar da burada muhafaza edilip sergilenirler.

         

        Geçici sergileneler: Burada müze yönetimince incelenip değerlendirildikten sonra sergilenmeye uygun görülenler belli sürelerle (özel müzelerin yaptığı gibi –Sabancı müzesi, Picasso sergisi) sergilenebilir. Sergi süreleri 15 gün ile 3 ay arasında değişebilir ve bunu müze yönetimi kararlaştırır.

         

        Profesyonel kısım: koleksiyonculuğu bilimsel olarak, bilinçli, belirli bir döneme, amaca, kurala, sıraya göre yapan ve değerli olan parçaları toplayanların birikimleri ile olan kısım.

         

        Amatör kısım: Neye hizmet ettiği çok dikkatte alınmadan, özellikle çocuk-genç ve maddî imkânı kısıtlı olan koleksiyon heveslilerinin teşvikini, emeklerinin işe yaradığını göstermesi ve hatta sergi sırası ve sonrasında aldıkları bu güçle işlerini profesyonelce yapmak için teşvik edilmeleri amacını taşımalıdır.  Çocukların – gençlerin mendil, maskot, sigara – kibrit kutusu, kalem vs. gibi koleksiyonları… Bu sergilerin sahiplerine ayrıca, koleksiyonculuk ile ilgili eğitim de verilebilir.

         

        Yönetim: Mütevelli heyeti tarafından yapılması mümkündür. Bu yönetim zaman zaman değişebilir, bu durumda canlılık ve farklı fikirler ile müzeciliğe teşvik olacaktır. Kimler bu heyette olabilir: STO üyesi,  sanat tarihçisi, Türkolog, arkeolog, folklor araştırmacısı, Kültür Bakanlığından müzecilik temsilcisi, işletmeci, iç mimar, bir amatör koleksiyoner…

         

        Ayrıca onur üyesi profesyonellerin de olması sağlanmalıdır. Bu müzede mutlaka arşiv için fotoğrafhane, arşiv, kitap-katalog hazırlama bölümü ve yine mutlaka bir çay-pasta salonu olmalıdır. Amacı, gezi sonrası dinlenmek ve müzenin gezen topluluklar tarafından değerlendirilmesinin yapılmasıdır. Bu bölüm tüm gelişmiş müzelerde var. (çoğunlukla da amacı gruplar hâlinde gezen okul talebelerinin müzeye gelmelerini teşvik etmek ve sevdirmek olduğu tespit edilmiştir. Renkli masa ve sandalyeler, hamburger-pizza-tost-pide-pasta-dondurma ve çizgi film kahramanları ile süslenmiş bir yerde cıvıldaşan çocukların müzeyi sevmemesi mümkün değil). Türkiye’de büyük şehirlerde bile ömründe hiç müze gezmemiş binlerce insan olması kabul edilemez bir gerçektir. Ayrıca video –slayt-film salonu da çocukların ve amatörlerin koleksiyon-müze hakkında bilgi aldıkları çok eğlenceli şeyler olarak sunulmaktadır dünyada ve çok büyük olması da gerekmemektedir.  Müze ile ilgili eşyaların satıldığı bir alışveriş köşesi, bilimsel araştırmalar için bir bölüm de dünyanın ihmal etmediği müze bölümleri arasındadır.

         

        Her sergi TV, gazete vs ile duyurulmalı ve koleksiyon ve koleksiyonculuk özendirilmeli, yapanlar onurlandırılmalı, okulların her yıl her öğrenciyi iki-üç kez müzeye götürmesi sağlanmalı ve olumlu bakış-düşünce, özenme sağlanarak, insanın özüne-geçmişine dönmesi, barışık olması, geçmişten örnek alarak geleceğini planlaması sağlanmalıdır.

         

        Koleksiyon yapan çocuk ve gençlerin sistematik çalışması,  disipline olabilmesi, eşyaları korumayı-saklamayı ve çeşitler arasındaki farkı fark etmeyi öğrenmesi de sağlanabilir. Ayrıca farkı fark etmek, yaratıcı olmayı da sağlar.

         

                                                         ***

         

        Şahsi koleksiyonlar mutlaka, bu müze kavramı ile korunmalıdır. Vefat sonrası varisler elinden alınmalı ve kültüre kazandırılmalıdır.  Hem toplayanın adını, hem bu eserleri yaşatmak için… Bu yapılmazsa gelecek nesillere, kültürel varlıklarımızı, çocuklarımızla da müze-koleksiyon kavram ve disiplinini anlatmak mümkün olmayacak ve telafisi imkânsız bir kültürel kaybın sebebi olunacaktır.

         

        Bu bir maddî kayıp ve boşa harcanan emek değildir. İyi işletilen ve amacı anlatılan müzelerin iyi rehberler eşliğinde para makinesi gibi çalıştığı bir gerçektir. ( Louvre, British, Metro- politan, Topkapı müzeleri, Picasso sergisi ile Sabancı müzesi)            

                                 

                                                         ***

         

        İyi rehber, iyi müzede ise ne iyi. İyi rehber, sıradan bir müzede bile ne çok hizmet yapar; müzeye değer katar, müzeyi sevdirir. Bunu fark eden ne çok akl-ı selim kültür adamı vardır. Ama bunu farkeden devlet adamı ne kadardır?   

                                 

                     

        Müze Gezmek ve Millî Bilinç Üstüne

         

        Bakü’de rehberimize sordum: “Müzeler kaçta kapanıyor.”  “Saat 18.00” dedi. Saat 16.00’da müzenin kapısındaydım. 1991’de henüz SSCB dağılmadan gittiğim Bakü’de gezdiğim ve hayran kaldığım, 18 yıldır hasretini çektiğim Edebiyat müzesinin, Genceli Nizami’nin dev heykeli ile etrafındaki güzelim parkının önünde yer alan güzel binasının köşesinden dönüp kapıya geldik. Kapı kapalı. Üstünde bir yazı var: “Randevu alıp geziniz”. Telefon açtık. Cevap geldi.  “Müze kapandı.”  Rica minnet “Hızlı gezip not alacağım. Türkiye’den geldim” diyerek izin aldık. Ayağımıza takılan bez galoşlar ile müzeye layık bir rehber kız,  bizi aldı ve güzelim müzeyi hızlı ama tüm teferruatları anlatarak gezdirdi.

         

        Edebiyatın müzesi nasıl olur? İlk gezdiğimde beni şaşırtan, sonra yeniden çağıran bu müzede neler yok ki?

         

        Binanın dışında en ünlü Azerbaycan edebiyatçılarının renkli tablolarının asıldığı büyük boy pencereler, altında onlara ait ünlü beyitler, sözler…

         

        “Her qaranlıqda çırpınır bir nur,

        Her haqigatda bir xayal uyuyur

        Hüseyin Cavid

         

        Binanın içi temiz, huzurlu. Divanı Lugati’t Türk- Kaşgarlı Mahmut, Dede Korkut, Genceli Nizami, Karamanlı Mehmet Bey, Köroğlu, Fuzuli, Yesevi, Cedidciler odaları. Azerbaycan tarihinde kullanılan alfabeler,  bunlara ait tarihî taş tabletler, fotoğraflar, taş baskılar, tablolar, meşhur edebi kitaplar (bunların ilk baskısında son baskısına kadar)… Dede Korkut’un hikâyelerini resmetmiş tablolar, halılar, kitaplar, Dede Korkut’un hayatının tasviri, temsili heykeli, edebiyatçıların yaşadığı yerlerin işaretlendiği kabartma haritalar… Ünlü eserlerin içindeki olayların resmedildiği tablolar, el dokuması resimli kıymetli halılar, edebiyatçıların eşyaları, tarihî yazım – kırtasiye malzemeleri… Ülkenin maketi üstünde şairlerin çıktığı şehirlerin ışıklı işaretleri, şairlerin-yazarların odalarının eşyaları-resimleri-kitapları-hayatlarını anlatan tablo ve heykeller ve hatta mimarlar ve yaptıkları eserlerin maketleri… Edebî eserlerle ilgili ilanlar, afişler, reklam, resim ve tabloları; ünlü destanların halı ve tablodaki tasvirleri; ünlü sözlerin, dizelerin yazıldığı tablolar…

         

        Bir duvarda ise acı vardı: Komünizm döneminde, fikirleri ve yazdıkları yüzünden sürgün ve idam edilen tüm edebiyatçıların resimleri bir büyük tabloda toplanmış, duvara asılmış, bu tablonun önüne de dev bir siyah demir kapı-parmaklık koyulmuştu. Tablonun,  aslında demir parmaklık ardındaki şairlerin mahkûm edilmiş hâli, insanın içine kanlı bir acı olarak oturuyordu.

         

        Edebiyat müzesi, adı gibi edebî, edebli ve huzur verici, ruha yolculuk yapan bir düzen içinde idi.

         

        Belki daha önemli konu ise Azerbaycan’ın kültüre verdiği önemi rehberleri vasıtası ile ispat etmesiydi:

         

        Bu sefer gezdiğim Tarih müzesi, Edebiyat müzesi,  Zerdüştlerin ibadethanesi olan Ateşgâh’taki, içeri şehirde bulunan Şirvanşahlar sarayı, gız galasındaki, rehberlerin hepsi, üniversite bitirmiş, kendi tarihlerini ve bunun siyasî yansımalarını ve sonuçlarını çok iyi bilen, bunları eksiksiz, aynı heyecan ile anlatan gençlerdi. Her müzede bize bir rehber, anlatmak-öğretmek için eşlik etti. Bizi düşündüm. Ne bir tarihî alanda, ne bir müzede rehber ile gezmiştim.  Yoksa bizde de rehber vardı ama para ile mi bize (ya da turiste) bizi anlatmayı bekliyorlardı? Müzelerimiz için ödenen onca (hiç de ucuz değil) giriş parası ne içindi? Vitrin seyreder gibi yapılan müze gezileri bize, özellikle de çocuklarımıza ne ifade edecekti? Hadi diyelim bu kadar bilinçli, eğitimli rehberimiz yok. Berlin’deki Bergama müzesi (bizden sökülüp götürülen dev tapınağın aynen-yeniden-kurulup sergilendiği, hatta Babil’in asma bahçelerinin de aynen yeniden kurulduğu bina) gibide mi yapılamazdı? Kapıda size verilen bir dinleme cihazı ve kulaklık ile istediğiniz dildeki düğmeye basarak, müzeyi adım adım geziyor, her bilgiyi alıyor, hatta “Şimdi sağa bakın, şu basamağa oturun, beş dakika dinlenin ve bu esnada sağınızdaki önünüzdeki şu sütunlara bakarak eski günleri hayalinizde canlandırın” gibi ifadelerle eski dünyanın her şeyi yudum yudum hissettiriliyordu. Bu da mı yapılamazdı?

         

        Bakü’deki tüm rehberlerin bize Ermenistan-Karabağ meselesi ile ilgili göndermelerde bulunmaları,  sınır kapısı ile ilgili kaygıları,  Karabağ olayları ile ilgili bilinç ve bilgileri çok dikkat çekici idi.  Edebiyat müzesindeki su gibi güzel kız,  bize şiirlerin anlamlarını bile anlatıyordu. Bu durumda bizim rehberlerimizi düşünmemek ve kıyaslamamak ne mümkün.  Yabancı hayranlığı olan, Roma-Bizans anıt ve destanlarını anlatıp, Türk Edebiyatı ve tarihini suspus olup geçen (önemsemeyen,  fark etmemiş, öğrenmemiş olan) çok sayıda genci düşününce içim hüzün doldu. Bunlardan kaç tanesi Türk edebiyatından 3-4 beyit, 1-2 biyografi 3-5 şairin temel eserlerini sayabilecekti? 

         

        Dünyanın tek minyatür kitaplar müzesindeki binlerce kibrit kutusu boyutundaki kitap yalnızca bir salon büyüklüğündeki (içeri şehirde –Şirvanşahlar sarayının yolu üstünde) bir alanda sergileniyor. Ve yaşlı bir rehber kadın bu ev salonu boyutundaki müzede size en az bir saat anlatacak bilgi sunuyor, hem de heves ve heyecanla. Yıllar önce Mardin’de Süryanilere ait bir dini tesisi gezmeye gittik. Bizi bir genç gezdirdi, herşeyi tek tek anlattı, gösterdi, biz yorulduk, o yorulmadı. Sonra bize su-çay ikram etti. Metropoliti çağırıp tanıştırdı, sohbet etti. Bu genç kimmiş biliyor musunuz? Ticaretle meşgul olan, haftanın belirli günleri gelip burada tüm gün gönüllü rehberlik yapan bir üniversite mezunu genç…

         

        Yurtdışında rehberlik yapan,  gerçekten de işini iyi yapan bir kısım rehber dışında, yurtiçinde bize ve yabancılara bizi anlatabilen kaç hevesli, heyecanlı rehberimiz var? Kaç rehberimiz ezberden her şairden-yazardan 3–5 beyit, birkaç mısra, 3–5 paragraf okuyabilir? İngiltere’de Şekspir’den bir kaç paragrafı ezbere okuyamadan kaç öğrenci diploma alabilir? Kültür Bakanlığımız Türkiye’de hiç müze gezmemiş kaç vatandaşımızın olduğunu biliyor mu? Avrupa’da ve İsrail’de Yahudi soykırım müzelerinin ve toplama kampı ve fırınlarının turistlere gezdirildiği, bunlardan tüm dünyanın haberdar olduğunu, ama Erzurum’daki müzede Ermenilerin katlettiği Türklere ait buluntuların olduğu bölümden kaç Türk’ün haberdar olduğunu kim biliyor? İstanbul’daki müze sayısından kimin haberi var (2000’lerin başında 50 den fazla idi).

         

        Gerek İstanbul, gerek Anadolu’da özel gayretlerle açılmış sayısız müzenin hiç ziyaretçisiz günlerinin geçtiğini, bazılarının kapılarına kilit vurmak zorunda kaldıklarını bilen var mı? Dünyanın gelişmiş ülkelerinde okul çocuklarının mutlaka müze gezdiklerini, bunu eğlenceli hâle getirdiklerini, oradan bir eser ya da bölümle ilgili ödev alıp yaptıklarını bilen var mı?

         

        Hepimiz özellikle de çocuklarımız mutlaka her yıl birkaç müze gezmeli, oradan ödev alıp yapmalı. Eser korumayı, tanımayı öğrenmeli. Bu işi vazife-eğlence-bilinç için yapmalı. Bilinçli bir gelecek için yeni neslin bunu yapması şart.

         

        Hemen bir Türk tarihî ve Türk edebiyatı müzesi kurulmalı. Gençler, çocuklar ister ellerinde teyp, kulaklarında kulaklık ile isterse akıllı-bilinçli-keyifli rehberler eşliğinde buraları gezmeli. Kâh şiirden beyitler, kâh destandan parçalar, kâh tarihî –edebi kişilerin kendi seslerinden konuşmalar, müzik-marş eşliğinde buradan zevk almayı ve bilinçli olmayı öğrenmeli. Yorgun insanlar sıradan yerlerde değil, müzelere ait kahve-çay hanelerde tarih-kültür-edebiyat dinletileri arasında dinlenmeyi çay-kahve içip yorgunluk atıp, kültür almayı arzu etmeli.

         

        Çünkü müze tarih demek.

         

        Çünkü müze kültür demek.

         

        Bunları bilmeyen bir nesil bu ülkeye ne gerek?

         

        Eğitim Bakanlığının başındaki millî kavramını yerine getirecek bilinci oluşturmadıkça, Kültürü millîleştirmedikçe bunların hayalden öte gitmeyeceğini bilmek de çok acı bir bilinçlilik hâli!