Sözün Bittiği Yerdeyiz

Kasım 2011 - Yıl 100 - Sayı 291



        Bazılarına göre, PKK’nın 14 Temmuz’da 13 askerimizin şehit olduğu Silvan saldırısı örgütün strateji değişikliği yaptığı anlamına geliyor. Kürt milliyetçiliğinin önemli isimlerinden Orhan Miroğlu da bu fikirde: “Silvan eylemi yeni bir stratejinin hayata geçirilmesinden başka bir şey değildir. Eylemin gerçekleştirildiği gün Diyarbakır’da ilan edilen Demokratik Özerklik, yeni stratejinin üstünde yürüyeceği paradigmayı da gösteriyor… Yeni paradigma Kürtleri Demokratik Özerliğe davet ederek ve bunun için yeni bir savaş göze alarak, PKK’nın Kürt halkının tamamının desteğini alabileceğini hesap ediyor”.

         

        Aslında PKK, strateji değişikliğini Silvan saldırısından çok daha önce yaptı. Öcalan İmralı duruşmaları sırasında bunu açıkça ifade etti. 1984’de başlayan ayaklanmanın ilk dönemlerinde terör yöntemiyle belirli alanlarda hâkimiyet kurarak, bağımsız bir Kürt Devleti oluşturmayı hedef alan Öcalan, 1993-1996 yılları arasında güvenlik güçlerimizin yürüttüğü başarılı operasyonlar karşısında Türkiye Devleti’ni silah gücüyle yenemeyeceğini kabul etti. Yargılandığı sırada Türk Ordusuyla çatışmaya girmek gibi bir yanlışı tekrarlamayacaklarını, yeni stratejilerinin Demokratik Cumhuriyetle birlik olduğunu, siyasî yolları kullanacaklarını açıkladı. Ancak PKK silahı elinden hiç bırakmadı; başta Kandil olmak üzere yerleştiği yerleri terk etmedi. Öcalan’ın yargılanma sürecinde ciddi bir sarsıntı geçiren terör örgütü Türkiye’nin değişen şartlara paralel olarak yeni bir mücadele konsepti belirleyememesi, etkili bir politika yürütememesi nedeniyle 2003’den itibaren toparlanma sürecine girdi. Faaliyetlerini kırsaldan şehirlere, siyasal alanlara kaydırdı. Kitle tabanını genişletmek, yerel yönetimlere hâkim olmak amacıyla KCK ve DTK gibi yeni organizasyonlar kurdu. Geçmiş dönemlerden edindiği tecrübelerden yararlanarak genel ve yerel seçimlerde planladığı sonucu almak için yoğun çaba harcadı. Mesela 12 Haziran seçimlerinde bir tek oyunu bile ziyan etmemek için çok ince hesaplar yaptı. Tüm adaylarının seçilmesini temin edecek şekilde oyların matematiksel olarak dağılımını sağladı.

         

        Bu çok yönlü ve kapsamlı çalışmaların semeresini almış bulunuyor. PKK bugün bölgede yüze yakın belediyeyi doğrudan kontrolünde tutuyor. Bunların maddi imkânlarını, personel yapısını, yasal yetkilerini bildiği şekilde kullanabiliyor. Son seçimlerde bir hamle daha yaparak bazı İslamcı Kürtçülerin ve Marksist kesimden bilinen isimlerin yer aldığı bir ortak cephe oluşturdu. Böylece 70’li yıllarda Kürt halkına özgürlük sloganıyla kitlesel bir taban edinmeye, ideolojik-etnik koalisyon kurmaya, bu platformu kontrolüne alarak, lokomotif olmaya çalışan sol sosyalist gruplar, günümüzde PKK’ya biat ederek vagon konumuna gelmeyi kabullendiler.

         

        Son aylarda PKK’nın yekpare bir yapı olmadığı, Öcalan’ın “önder” olduğu sık sık ifade ediliyor. Kandil’de ve Avrupa’da kendi inisiyatiflerini kullanan başka “baş”ların da bulunduğu sürekli tekrarlanıyor. Buna örnek olarak Devlet’in Öcalan’la yürüttüğü görüşmeler anlaşma aşamasına geldiği sırada, Silvan saldırısıyla pişmiş aşa su katıldığı, bunun “Şahinler” diye tanımlanan Duran Kalkan, Cemil Bayık gibi elebaşılar tarafından yapıldığı öne sürülüyor.

         

         

        Etnik Fitne Taktik Manevralar Yapıyor

         

        Ancak tabloya daha yakından bakıldığında terör örgütünün kurnazca bir taktik kullandığı fark ediliyor. Örgüt bir yandan terörü bilerek tırmandırırken, diğer yandan Öcalan “iyi polis” rolünde görünerek devleti kademeli bir affa ikna etmek, bir şekilde özgürlüğüne kavuşmak, Türk toplumunun psikolojisini buna hazır hale getirmek için manevra yapıyor. 

         

        Silvan saldırısına kadar bu taktiği gündemde tuttu. O günlerde Devlet adına Öcalan ile görüşmeler yapıldığı, birkaç başlık üzerinde ön mutabakat sağlandığı yazılıp konuşuluyordu. Ancak bunların içeriği tam olarak bilinmiyordu.

         

        Son günlerde gazetelerde çeşitli kaynaklardan yapılan açıklamalar, çıkan yazılar nelerin cereyan ettiğini ortaya koyuyor. Görüşmelerin Devlet açısından hangi amaç ve niyetle yapıldığı bilinmemekle beraber, karşılıklı taktik manevraların yürütüldüğü, bazı pratik sonuçların umulduğu anlaşılıyor.

         

        Anlatılanlara göre, üç konuda anlaşma sağlanıyor. Ancak Kandil’dekiler bunları yeterli bulmuyorlar; Demokratik Özerklik taleplerinin Hükümet tarafından kabul edilip imzaya bağlanmasını, keza kimlik ve dil gibi konularda da aynı adımın atılmasını istiyorlar. Türkiye’nin teröristlere teslim olması anlamına gelen bu saçma (absurit) istekler yerine getirilmeyince eylemlerini tırmandırma kararı alıyorlar.

         

        Bu gelişmelerin Öcalan’a rağmen ve onun isteği dışında yapıldığını öne sürenler Devlet’in her şeye rağmen görüşmeleri sürdürmesini, siyasî kanalları çalıştırmasına, askerî operasyonların olabildiğince azaltmasını istiyorlar. Terör eylemlerinin artmasının Devlet’in yanlış politikasından kaynaklandığını, KCK’lıların tutuklanıp yargılanmalarının, duruşmalarda Kürtçe savunma yapmalarına izin verilmemesinin, son olarak Kandil’e yönelik hava operasyonlarının PKK’yı kışkırttığını iddia ediyorlar. Bu çevrelere göre Devlet’in tavrı hatadır, bu uygulamalar 90’lı yıllardaki güvenlik ağırlıklı politikalara dönüş anlamına gelmektedir: “Diğer yandan Türkiye Kandil’i bombalıyor ve sınır ötesi harekât hazırlıkları var. Yeni KCK tutuklamaları yapılıyor. Bunlar Kürt özgürlük hareketini tasfiye düşüncelerini doğruluyor. Bütün bunlar şiddeti tahrik nedeni değil midir” (Nabi Yağcı Taraf, 22.9.2011)

         

         

        Etnik Fitne Bölgede Egemen Olmak İstiyor

         

        Meseleye bu perspektiften bakanların ortak yanları PKK’yı terör örgütü olarak değil, Kürt halkının hak ve özgürlüğü için mücadele eden meşru bir hareket olarak görmeleri. Özellikle Marksist–Leninist kökenden gelen solcularla konjonktürel nedenlerle bu ideolojiden liberalliğe evrilen kesimlerde egemen olan bu bakış tarzı, ayrılıkçı-etnikçi Kürtçülük hareketine geniş katkı yapıyor. PKK bu durumu görerek son seçimlerde “Barış-Demokrasi-Özgürlük” adıyla gösterişli bir platform kurdu. Bir yandan çeşitli fraksiyonlardan solcuları, diğer yandan dindar görünümleriyle tanınan siyasal Kürtçüleri aday yaparak Meclis’e girmelerini sağladı.

         

        Değişik çevrelerden örgüte devşirilen isimler kendilerinden bekleneni yerine getirmeye çalışıyorlar. Bunların sergilediği tavırlar, yaptıkları açıklamalar biat kültürünün ne anlama geldiğinin, ahlakî ve vicdani ölçülerin nasıl bastırıldığının ibret verici örnekleridir. Mesela Altan Tan’a göre Siirt’te dört kadının hayatını katlettiği katliamda PKK’lıların esas yanlışı kurşunun adres sorması gerektiğini düşünmemeleridir. Yani kadınların yerine polis okulu öğrencileri ölselerdi bu çiçeği burnundaki BDP Milletvekiline göre mesele kalmayacaktı. “Kurşun doğru hedefine gitmeli adres hatası yapmamalı.”

         

        1990’ların şartlarına dönüldüğünden yakınanlar, başka bir açıdan haklılar. Türkiye hızla 20 yıl öncesinin kaotik ortamına, hatta daha kötüsüne sürüklenmektedir; ama bu gelişmeler güvenlik ağırlıklı politikalara dönülmesinden değil, PKK’nın “Devrimci Halk Savaşı” adını verdiği, terör saldırılarıyla bölgede hâkimiyet sağlamak, Aysel Tuğluk’un ifadesiyle “demokratik özerklik projesinin altyapısını doldurmak” çabalarından kaynaklanmaktadır.

         

        Ayrılıkçı terör örgütü belirlediği bölgesel yapılanma projesini adım adım hayata geçiriyor. Hakkâri, Yüksekova, Şemdinli, Çukurca, Şırnak ve Cizre başta olmak üzere, bölgenin belirli yerlerinde yaşananlar, durumun görünenden daha vahim olduğunu gösteriyor. Bir süre önce Bengi Yıldız bir gazetede Neşe Düzel’in sorularını cevaplarken ne yapılmak istendiğini açıkça anlatmıştı: “Kürtler kendi kendini idare etmek istiyor. Demokratik Özerkliği DTK, BDP ve KCK’nın etkin olduğu yerlerde ilan ettik ve uygulamaya koyacağız. Buna göre Kürtler kendi polisini kurmalı, vergiyi yerel yönetim toplamalı, Ankara’ya vergi vermemeli ve Ankara kaynak aktarmalı. Kürtler askere gitmemeli”. BDP’li Milletvekili devam ediyor: “Zaten birçok ilde halk meclisleri var. Bu proje 5-6 yıldır mahalle meclisleri, kent konseyleri vasıtasıyla hayata geçmiş bulunuyor”.

         

        Irkçı-etnikçi Kürtçülük hareketini yürütenler terör yöntemini kullanarak projelerini hayata geçirmek, bölgede egemen olmak, bunu “statü” adı altında Devlet’e kabul ettirip yeni anayasaya yerleştirmek için eylemlerini sürdürüyorlar. Birçok şehirlerde emniyetin zamanında haber alarak önlediği girişimleri sonuçlanmadığından diledikleri ortamı tam olarak oluşturamasalar bile bu yöntemi sürdürmekte kararlı görünüyorlar. Bu cümleden olarak 17 Ekim’de Bitlis’te PKK’nın yola döşediği mayının uzaktan patlatılması sonucu 5 polisimiz şehit oldu; 4 yurttaşımız öldü. Onların naaşları henüz toprağa verilmeden, Çukurca’da 24 askerimizin şehit olduğu saldırı yapıldı. Bu saldırının Cumhurbaşkanı’nın bölgeyi ziyaretinin hemen ardından yapılması, Habur rezaletinin yıldönümüne denk getirilmesi, 9 hedefe birden aynı zamanda yapılması, kullanılan ağır silahlar ve sonuçta zayiatımızın büyüklüğü problemin boyutunu ve ciddiyetini bir kere daha gözler önüne serdi. Irkçı-bölücü Kürtçülük hareketi bu saldırıyla yeni anayasa hazırlıklarının yürütüldüğü bir dönemde devlete meydan okumuş oldu. Başka bir ifadeyle isteklerimiz yerine getirilmediği, konfederatif bir yapılanma üzerinden Türkiye’nin bölünmesine razı olunmaması durumunda ortalığı kana bulayarak devlete meydan okumuş oldular.

         

         

        Etnik Fitnenin Çatı Örgütü: KCK

         

        Günümüzde dünden farklı olan en önemli gelişme, ayrılıkçı-etnikçi Kürtçülük hareketini yürüten örgütün birkaç yıldan beri yeni bir yapılanma dönemine yönelmesidir. Bugün terör eylemlerini yürüten ana merkez artık PKK değildir. 2004’de Kandil’de alınan kararlar bağlamında KCK’nın (Kürdistan Topluluklar Birliği) adıyla “çatı örgüt” olarak kurulup 2005’den itibaren uygulamaya geçilmesi yeni bir dönemin başlaması anlamına geliyor. Bu yapılanmanın amacı Öcalan’ın İmralı duruşmalarında telaffuz ettiği “Demokratik Cumhuriyet”i, bölgede konfederatif bir yapı oluşturarak “Demokratik Özerklik” adıyla hayata geçirmektir. Ancak hazırlıklar zamana yayıldığından KCK’nın açıkça ortaya çıkması 2007 ilkbahar aylarında oldu. Türkiye’de bu yeni örgütlenmenin, KCK üzerinden uygulamaya geçirilen yeni sistemin mahiyeti uzun zaman doğru algılanamadı. Hatta liberal ve solcu çevrelerde KCK’nın PKK’dan farklı bir yapılanma olduğu, örgütün silahlı eylemlerin dışına çıkarak, sivil toplum alanına yayılarak siyasî kanalları kullanma girişimi şeklinde değerlendirildi. Oysa gerçek durum çok farklıydı. KCK üzerinden paralel bir devlet sistemi kurmaya yönelik yeni örgütlenmenin çatısı oluşturuluyor. Nitekim bu yeni yapılanma çerçevesinde bölgede bir süreden beri yoğun bir kampanya yürütülüyor. Sivil itaatsizlik, Cuma namazlarının cami dışına taşınması, her vesileyle kepenklerin kapattırılıp kitlesel eylemler düzenlenmesi Arap baharından mülhem ayaklanma denemeleridir. Böylelikle Türkiye Devleti’nin varlığının geçici, örgütün kalıcı olduğu inandırılmaya, halkın desteği sağlanarak bölgede fiili bir egemenlik kurulmaya çalışıldı. Örgüt bu girişimleri yaptığı sırada Devlet’in ilgili birimleri Öcalan ve temsilcileriyle görüşmeler yaparak silah bırakmaya razı edileceklerini umuyordu. Bu beklentiyle KCK’nın varlığının farkına varılmasına rağmen, bir süre üzerine gidilmek istenmedi. Başka bir ifadeyle bu görüşmeler sürdürülürken KCK hazırlıklarını tamamlama zamanını bulmuş oldu.

         

        2009 yılından bu yana KCK’ya yönelik başlatılan yasal işlemler kapsamında ele geçirilen belgeler, yeni organizasyonun ne olduğunu ayrıntılarıyla ortaya koymaktadır.

         

        Etnikçi fitne bir taraftan yeni bir model uygulamaya geçirirken, diğer taraftan KCK’yı normal bir sivil toplum hareketi görünümüyle devreye sokarak, PKK’nın dünya kamuoyunda edindiği “terörist örgüt” görünümünden sıyrılmak, meşruiyet kazanmak istiyor.

         

        Oysa KCK yapılanmasıyla yasama, yürütme ve yargı organları kuruluyor, ideolojik eğitim verecek eğitim akademileri oluşturuluyor, PKK eylem kanadı olarak bu çatı örgütünün alt sıralarında yer alıyor. Türkiye’de son iki yıldır gerçekleştirilen ayrılıkçı terör eylemlerinin tümü KCK tarafından yapılmıştır.

         

        KCK’nın başkanlığını, aynı zamanda PKK’nın da başı olan Murat Karayılan yürütüyor. Ona bağlı 4 yardımcıyla birlikte alternatif devletin hükümeti pozisyonunda 30 kişilik bir yürütme konseyi bulunuyor. Buraya bağlı ideolojik alan, halk savaşı alanı, kadın alanı ile sosyal-siyasal alan olmak üzere 4 birim yer alıyor. Örgüt şemasındaki bu sözde alternatif devletin yasama organı Kürdistan Halk Kongresi (Kongra-Gel)nin başkanı siyasal sığınmacı sıfatıyla Brüksel’de ikametine izin verilen ve Oslo’daki görüşmede yer alan Zübeyir Aydar’dır.

         

        PKK bu yeni örgüt içerisinde silahlı eylemleri üst kademelerden aldığı talimat uyarınca organize eden ve gerçekleştiren birimi olarak belirleniyor. Örgütün Halk Savunma Güçleri (HPG) adı verilen birim hiyerarşide esas silahlı unsur olarak yer alıyor. Bu birimin başında HPG Komutanlığı bulunuyor; ayrıca 41 kişilik bir meclisle beraber 5 kişilik Ana Karargâh Komutanlığı, 11 kişilik HPG Komuta Konseyi, Kol Komutanlıkları ile bunlara bağlı adı zaman zaman basında yer alan “Öz Savunma Güçleri”, Özel Kuvvetler, Özel Kadın Birlikleri ve Akademiler Komutanlığı yer alıyor. Son zamanlarda basında belirtilen örgütlenmenin yargı ayağının Hakkâri ve çevresinde işlemeye başladığını gösteren haberler çıkıyor.

         

        Mahkemeye sunulan KCK iddianamesinde örgütlenmenin nasıl işlediği ele geçirilen “KCK Sözleşmesi”ne dayanılarak ayrıntılı şekilde yer alıyor: “Halk Savunma Güçleri, KCK sisteminin geliştirilip korunmasında halkın temel savunma ve barış gücüdür. Yeterli sayıda örgütlendirilmesi ve donatılması esas alınır. Halk Savunma Güçleri; KCK sistemi içinde özerk bir örgütlenmedir, ancak ana karar mercii KCK’dır. Diğer organları ile ilişkileri Halk Savunma Alan Merkezi üzerinden gerçekleşir. Her KCK vatandaşı çerçevesi evrensel hukuk ile belirlenmiş meşru savunma bilincini edinmekle yükümlüdür. Ayrıca meşru savunma için hazırlıklı olmakla, meşru savunma çalışmalarını desteklemekle yükümlüdür. KCK yurttaşları gerektiğinde direnişe katılmakla yükümlüdür.”

         

        Sol ve liberal çevrelerin yasal zeminde çalışan bir sivil toplum kuruluşu olarak gördüğü, meşru saydığı, bu nedenle tutuklanmalarını ısrarla eleştirdiği KCK’nın misyonu, tasarlanan eyalet sistemi içindeki yeri söz konusu sözleşmede şöyle yer alıyor: “Ülkenin coğrafi ve etnik-kültürel özelliklerine göre ayrıştırılması ile eyalet-bölgeler oluşur ve bu temelde örgütlenerek demokratik toplum konfederalizmi sistemi içinde yer alır. Şehir, kasaba ya da mahallede seçimle belirlenen delegelerden, o alanda bulunan komünlerin ve sivil toplum örgütlerin temsilcilerinden ve belediye meclisinin demokrat üyelerinden oluşur.”

         

        KCK yapılanmasının içeriğini, amacını görmezlikten gelerek, siyasal alana kayma girişimi olarak gören, yürütülen yasal işlemleri, tutuklamaları haksız bulan hatta terör eylemlerini kışkırtan faktör sayan görüşler ülkemizde yıllardır sürüp gelen geleneksel aydın aymazlığının (hamakatının) tipik bir örneğidir. “KCK operasyonları rumuzu altında yapılanların hedefi, Kürtler adına siyaset yapanları etkisizleştirmek, daha doğrusu Kürt muhalefetini siyaseten tasfiye etmektir.” (Mithat Sancar, 19.10.2011, Taraf Gazetesi)

         

         

        Etnik Fitnenin Ortak Cephe Stratejisi

         

        Son seçimlerde 80 öncesinin illegal silahlı sol örgütlerin, Marksist-Leninist-Maocu hareketlerin lider kadroları içerisinden isimlerin seçilip alınarak BDP çatısı altında platform oluşturulması sadece politik bir karar mıdır, kurulan işbirliği bununla sınırlı mıdır? Ankara’da Kumrular Sokak’taki terör eyleminde yapımcı olarak kameralarda bir kişi görünüyor. Ancak eylemin oluş şekli klasik PKK eylemlerinden farklı bir yerleri, THKP-C gibi solcu fraksiyonları işaret ediyor. Zaman zaman bazı büyük şehirlerimizde silahlı propaganda adını verdikleri terör eylemleri düzenleyen bu sol örgütler giderek küçülüp marjinalleştiler; ama çapları ne olursa olsun, varlıklarını hâlâ sürdürmeye çalışıyorlar. KCK 70’li yılların başlarında güvenlik güçleriyle girdiği çatışmada öldürülen, yargılanıp idam edilen “yoldaşlar”ının ideolojik çizgisini sürdürme kararını yakasına taktığı 9 karanfille dillendirmek isteyen THKP-C’nin bu eski militanıyla birlikte, söz konusu ortak cephede başka hangi illegal sol örgütler ve mevcut rejimi yıkmaya yeminli hangi silahlı militan gruplar bu çatı altında yer aldılar? Aralarındaki işbirliğinin amacı, kapsamı ve hedefi nedir?

         

        Amacına ulaşmak için her adımını titizlikle düşündükten sonra atan etnikçi-ayrılıkçı Kürtçü hareketin Yürütme Kurulu, üç ismin getireceği oyların sayısal anlamda sözünün bile edilemeyeceğini bile bile bunları neden devşirmek istedi? Önümüzdeki günlerde özellikle büyük şehirlerde karşılaşılması muhtemel eylemler “ortak cephe”nin esas amacını, gerçek nedenlerini, çerçevesini daha net biçimde gösterecektir. Başka bir ifadeyle PKK adına ortaya konulan etnik karakterli terör eylemlerinin, sol sosyalist örgüt militanlarının katılımıyla, ideolojik nitelik kazanması kimseyi şaşırtmamalıdır. Çünkü oluşturulan ortak cephenin tabiatı ve geçmişten gelen ilişkileri bu ihtimali kuvvetlendiriyor.

         

        Ülkemizde bugün Belediyeler üzerinden geniş çapta kurumsallaşan, Meclis’te temsilcileri olan, sempatizanları, yandaşları gazeteciler vasıtasıyla geniş bir dezenformasyon yapan, siyasî hedeflerini, isteklerini netleştirmiş, sol-sosyalist örgüt temsilcileriyle “geniş cephe” stratejisi izleyen ırkçı-ayrılıkçı bir Kürtçülük hareketi var. Demagojik üslubu arsızca kullanıyorlar. Her fırsatta “biz üniter yapıya, bayrağa karşı değiliz, ayrılmak istemiyoruz” diyerek Türk toplumunu uyuşturup, tepkisiz kılmaya çalışıyorlar. Ayrılıkçı, ırkçı taleplerinin başına demokrasi ve barış gibi sözcükleri ekleyerek makyaj yapıyorlar; böylelikle dünya kamuoyu nezdinde etnik fitneye, teröre meşruiyet kazandırmak, içeride de olaylara doğru teşhis koyamayan okumuş kesimlerin desteğini almak istiyorlar. Ama demokratik mücadele yaptıklarını iddia ederken, uyguladıkları terör yönteminin, kanlı saldırıların kamu vicdanında oluşturduğu tepkileri, toplumda giderek kök salan nefreti görmek istemiyorlar.  

         

        Büyük bir özveri yapıyorlarmış havasıyla tükürdüklerini bal gibi yalayıp Meclis’e gelirken bile, nasıl yapıp da taviz koparırız, amacımıza ulaşmak için çalışırken koz olarak kullanabileceğimiz ifadeleri Devlet’in arşivine yahut anayasaya nasıl sokuşturabiliriz gibi ilkel kurnazlıkları siyasetlerine temel yapıyorlar.

         

         

        93-96 Yıllarında PKK Sinmişti

         

        Türkiye 90’lı yılların başından itibaren, Öcalan’ın yakalanmasına kadar geçen kritik dönemde PKK ile mücadelede önemli tecrübeler yaşadı. Terörün o dönemde büyük ölçüde bastırıldığını kimse inkâr edemez. Öcalan’ın İmralı’da kendisini sorgulayan Atilla Uğur’a, en nefret ettiği politikacının eski Başbakanlardan Tansu Çiller olduğunu, onun döneminde büyük kayıplar verdiğini söylemesi, o yıllarda köşeye sıkıştırıldıklarını, canlarının gerçekten yandığını gösteriyor. Ancak ırkçı-ayrılıkçı Kürtçülük hareketine sempatiyle bakan çevreler, 93-96 yılları arasında elde edilen başarıyı görmezlikten geliyorlar. O çatışma ortamında canlarını ortaya koyarak bölgede görev yapan on binlerce askerin yahut polisin arasından yolunu şaşıran, uygunsuz davranışlar yapan bazı münferit isimlerin yanlışlıklarını kolaylıkla genelleştiriyorlar; güvenlik güçlerini tümüyle suçlu ilan ediyorlar.

         

        Örgüt sempatizanları demokrasi ve özgürlük gibi itibarlı kavramları esas anlamlarından ısrarla saptırmayı, farklı anlamlarda kullanarak istismar etmeyi stratejik bir tercih olarak benimsemiş bulunuyorlar. Bu kavramları fetiş hâline getirerek, görüşlerini etkili kılacak psikolojik ve sosyal bir zemin hazırlamak için uğraşırken, yakın tarihte yaşananları unutturmak, uygulamaları tümüyle başarısız göstermek, o zor günlerde görevlerini başarıyla yerine getiren insanları suçlayıp ezmek, hatta lânetli kılmak için yoğun bir kampanya yürütüyorlar. Bu telkin ve yönlendirmelerin etkisiyle olaylara doğru teşhis konulmayıp kararsız kalındığı, tablonun tersinden okunmaya çalışıldığı her girişim sonuçsuz kalmasının yanı sıra, PKK’ya yeni bir hamle fırsatı kazandırıyor. Habur’da yaşanan rezalet öncesi ve sonrasıyla birlikte, tarihî bir ders niteliğindedir. Öte yandan Genel Kurmay eski Başkanı Işık Koşaner’in, “PKK’yı 4 defa bitirme fırsatı bulduk, ancak kullanamadık” şeklindeki ifadesi son derece düşündürücüdür.

         

         

        Sürecin Tersine Dönmesinin Nedenleri

         

        Koşaner bu sözleriyle problemin bu hâle gelmesinin esas nedeninin terör eylemlerin başladığı 1984’den bu yana ülkeyi yönetenlerin kendisinin de içinde yer aldığı sivil ve asker üst bürokratların hataları, basiretsiz ve beceriksiz tutumları olduğunu açıklamış oluyor.

         

        Genel Kurmay eski Başkanlarından Işık Koşaner’in iki ay kadar önce her nasılsa internete düşen ve önemli bir toplantıya ait olduğu anlaşılan ses kayıtlarındaki ifadeleri, PKK’nın etkisiz kılınmamasının nedenlerini aslında yetkili makamlarca bilindiği anlamına geliyordu:

         

        “Sınır karakolları hatalı yapılmış. 

        Emir komuta bütünlüğünü sağlayamamışız.

        Eğitim ve tatbikatımız zayıf.

        Elimizdeki teknik imkânları kullanamıyoruz.

        Halimiz tam bir kepazelik.”

         

        Hepimizin içini acıtan bu tespitlerden sonra PKK’lıların Çukurca’daki saldırısının neden önlenemediğini, içeriğinin ne olduğunu kimsenin hâlâ tam olarak öğrenemediği 2009’daki açılım girişiminden bu yana nasıl olup da 259 şehit verdiğimizi şimdi daha iyi anlıyoruz. 200’e yakın militanın hareketliliğini elimizde bulunan bunca teknik cihaza rağmen tespit edemiyoruz, kullandıkları ağır silahların bölgeye intikalini ve yığınak yapıldığını göremiyoruz; teröristlerin adeta cirit attığı Hakkâri bölgesinde insan odaklı istihbarat kabiliyetini tümüyle kaybediyoruz. Bu şartlar altında terörün devam etmesinin şaşırtıcı bir yanı kalmaz.

         

         

        Etnik Fitnenin Dış Destekleri

         

        Son dönemde İsrail’le ilişkilerimizin “soğuk savaş”a dönüşmüş olması PKK’ya çok yönlü fırsatlar ve imkânlar sağladı. Terör olaylarındaki artış, saldırılarda kullanılan silahların patlayıcıların cinsi, menzili ve etkisi, saldırganların giderek daha profesyonel yöntemler kullanmaları örgütü besleyen ve eğiten adresi işaret ediyor.

         

        İsrail, Barzani yönetimiyle ilişkilerini açıktan açığa stratejik bir işbirliğine dönüştürdü. Türkiye’nin bedelini ödemesine rağmen alamadığı Heron’lardan 6 tanesi halen Kuzey Irak’ta, İsrailli teknisyenlerin kontrolünde kullanılıyor. İsrail bunların İran’ın izlenmesi amacıyla gönderildiğini söylese bile, bunun inandırıcı bir tarafı yok. Çünkü Barzani Ankara’ya kadar gelerek PKK eylemlerini kınadığını söylese bile, sözden ötede etkili bir adım atmaya yanaşmıyor. Kaldı ki İsrail Kuzey Irak’a sadece Heron’ları göndermekle kalmıyor, peşmergelerin eğitimini de üstleniyor. Çok miktarda gence ülkesinde eğitim veriyor, ticarî ve ekonomik ilişkilerini yoğunlaştırıyor. İstihbarat elemanlarıyla PKK dâhil bölgenin nabzını elinde tutuyor.

         

         

        Millî Birlik ve Millî Politika İhtiyacı

         

        PKK adıyla yürütülen bu ayrılıkçı –etnikçi Kürtçü hareketin amacı ve hedefi bellidir. Bir yandan sözcüleri statü taleplerinin neleri içerdiğini sık sık açıklarken, diğer yandan oluşturdukları ortak cephenin propaganda ayağındaki PKK muhipleri basındaki imkânlarını kullanarak teröristleri mazlum ve mağdur hak arayıcıları Devlet’i barışa kapıları kapatan taraf şeklinde sunmaya çalışıyorlar. Böylelikle zihinler karıştırılmak, toplum şaşırtılmak isteniyor. Doğrudan bu grupta yer almasalar da, bir kısım gazeteci ve okumuş çeşitli nedenlerle bu kampanyaya katkı yapıyorlar.

         

        Örgütün propaganda ve telkin tekniklerini iyi kullandığını kabul etmek gerekiyor. Çünkü sol-sosyalist hareketin içerisinden gelen, 60’lardan beri legal ve illegal örgütlerdeki deneyimlerini, birikimlerini ortak cephe kanalıyla PKK’ya aktaran liberal ve demokrat görünümlü solcu aydınların yardımları, örgütün dezenformasyon alanını genişletti. Osman Baydemir’in bazı gazetelerde özenle seçip Diyarbakır’da ağırladığı yazarların olayları nasıl değerlendirdiklerine bakıldığında, yaşadığımız sıkıntıların arka planı açıkça görülebilir.

         

        Hükümet geniş cephe üzerinden yürütülen çok yönlü propagandanın, telkin ve yönlendirme çabalarının etkisinde kalırsa, etnik talepleri, statü isteklerini karşılamaya çalışarak, özellikle yeni anayasa hazırlıkları sırasında bunların demokratikleşme olduğu gerekçesiyle yanlış adımlar atarsa doğacak sonuçlar çok ağır olur. Bunun vebalini kimse taşıyamaz.

         

        24 askerimizin şehit olduğu Çukurca’daki saldırı öncekilerde yapıldığı gibi, olayın üzerinden bir süre geçtikten sonra gündemden çıkarılıp devletin arşivlerine kaldırılırsa, Cumhurbaşkanı’nın “yaşattıkları acıyı onlara kat kat fazlasıyla ödeteceğiz” sözü havada kalırsa devletin inandırıcılığı çok ciddi yara alır. Türk Ocağı Genel Merkezi’nin konuya ilişkin basın açıklamasında belirtildiği gibi “vatan topraklarını beklerken, ülkemizin bekası, millî varlığımızın devamı için görev yaparken PKK teröristler tarafından şehit edilen evlatlarımızın hesabını sormak, terör örgütüne ve yandaşlarına akıttıkları bunca kanın bedelini ödetmek hükümetin namus borcudur.”

         

        Herkes şunu iyi bilmelidir; yozlaşmış ve kozmopolit bir grup okumuşun yıllardır sürüp gelen aymazlığına, ideolojik fantezilerine, zihni sefaletlerine rağmen milletimizin kültürel temelleri moral değerleri sağlamdır; emsalsiz tarihî tecrübelerden kaynaklanan engin bir feraseti, değerlendirme yeteneği vardır. Türk toplumunun millî hassasiyet damarları tıkalı değildir. Tarihî ve kültürel vakarımız nedeniyle bu damarlardaki akış sık sık gün yüzüne çıkmaz. Refleksler ağır işler; ama vakti geldiğinde mutlaka harekete geçer. Bu durum gerçekleştiğinde sonuçlarının ne olduğu tarihen sabittir.