Dilde Sadeleşme Hareketi, TDK ve Dil Kurultayları

Ağustos 2011 - Yıl 100 - Sayı 288



                    Türk dilinin sadeleşme hareketinin, dikkatleri üzerine çekecek şekilde 19. yüzyılda başladığını, ancak yirminci yüzyılın ilk yarısında kurulan Türk Dili Tetkik Heyeti’nin önce Türk Ocakları bünyesinde yer aldığını ve daha sonra harf inkılâbı hazırlıklarını yürütmekle görevli yazar ve bilim adamlarının katılımıyla bir “cemiyet” yapısına dönüştürüldüğünü belirterek söze başlamakta yarar var.

         

        20. yüzyıl, dilimiz ve edebiyatımız bakımından bir gelişme ve hiç şüphesiz bir değişim, yenilenme çağıdır. Dilde sadeleşme hareketi, yeni harflere geçişin de yardımıyla bu süreç içinde hızla yol alır. Türkçenin bugünkü arı duru hale gelmesi, bu sâyede ve ancak özleştirme konusunda gösterilen - zaman zaman bazı sapmalar olsa da – büyük çabalar ve bunun yanı sıra verilen çetin mücadele ve yapılan kıyasıya tartışmalar sonunda mümkün olabildi. Başlangıçtaki doğru yönlendirmelerle bilime, akıl ve sağduyuya dayalı, özverili çalışmaların, dilin hızla sadeleşmesinde büyük bir rol oynadığını görüyoruz.

         

        Dilde, hiçbir yararı olmayan aşırılığın yarattığı “çatışma ortamı”nı, geçmiş yıllarda olduğu gibi bugün de sürdürmek isteyenlerin bulunduğu bir gerçek. Görüyor, üzülüyoruz. Aslında sadeleşmeden ve herkesin anlayacağı dilden yana olunduğu halde, bu okumuş yazmışlar arasında bir türlü bitmeyen tartışma sona ermeli, birbirimize hoşgörüden uzak, gereksiz yere “düşmanca” bakmaktan vazgeçmeliydik.

         

        Bundan, hadi yüz yıl önce demeyelim, ama kırk elli yıl önce kullandığımız Arapça, Farsça kelimelerden, dilimizde doğru karşılıkları bulunanların pek çoğu unutuldu, artık kullanılmıyorlar. Onlar için “atıldı” demeye dilim varmıyor. Kullanıldıkları bir devir oldu, bugün unutulsalar da söz dağarcığımızda yer aldıkları için korunmalı, nasıl söylenip yazıldıkları, ne anlama geldikleri bilinmeli diye düşünüyorum. Eskiyen veya yabancı kökenli oldukları için değiştirilen kelimelerin kullanılmaması başka şey, o dildeki eserlerin, belgelerin değerlendirilmesi söz konusu olduğunda okunup bilinmesi başka şey... Günlük konuşma ve yazışmalarda yer almasalar da, geçmişle bağımızın kopmaması için ne anlama geldiklerini bilmeliyiz  ‘Onlar için atıldı demeye dilim varmıyor’ dememin sebebi bu...

         

        “Öz Türkçe”dir diye ortaya atılan kelimelerden bazıları bir süre kullanıldı, bazıları ise tutmadı, halkımızca benimsenmediği için, içlerinde zamanla unutulanlar da oldu. Bilimle bağdaşmayan bir şekilde, işgüzarlık olsun diye yeni kelimeler türetilmişse, bunların kullanılması da, ne anlama geldikleri de, elbette ki kimseyi ilgilendirmez. Uyduruldukları gibi bir gün unutulacaklarını da, daha başında bilmek ve düşünmek gerekirdi. Fakat durum bu olduğu halde, bunları kullanmakta direnenler olduğunu hayretle görüyor ve üzülüyoruz.

         

         “Sayrı, sayrıevi, tilcik, tapınç, belit, betik, düşkü, açkı, uçku ” vb. uydurulmuş kelimelerden bazıları hiç kullanılmıyor, bazılarını az da olsa kimileri kullanıyor; peki ama çoğumuz bunları duyduğumuzda veya okuduğumuzda dilin tadını alıyor ve anlıyor muyuz?

         

        Hayır. Kitap karşılığı “betik”, edebiyat karşılığı “yazın”, mümkün karşılığı “olanak” gibi... Bunun gibi daha pek çok uydurulmuş kelime sayabiliriz. Bunları zorla kullananlar olsa da, çoğumuz “kitap, edebiyat, imkân” kelimelerini söylemeyi tercih ediyoruz. “Ekin”, kültür kelimesini karşılasın diye önerildi, fakat tutmadı. Dile yerleşmiş, uzun bir zamandan beri kullanılan bir kelimeyi, yabancı kökenli olsa bile atmak kolay mı sanki? Kolay değil elbet.

         

         

        Başka bir örnek, sözün gelişi. “Özgün” kelimesinin ne anlama geldiğini bilenlerin sayısı, önerilmesinin üzerinden onca yıl geçtiği halde, acaba arttı mı, ne dersiniz? Özge, özgü kullanılıyor, ama “özgün” kelimesinin kullanımı bir türlü yaygınlaşamadı. Arada bir kullananlar çıkıyor, o kadar.

         

        Türk Dil Kurumunda o yıllarda verdiğim bir konferans sırasında, bu kelime ile ilgili olarak yaşadıklarımı anlatmakta yarar var. Konusu dilde sadeleşmeydi ve konuşmamın sonunda sorulan sorulara cevap vermem gerekiyordu. Tabi, ister istemez bir tartışma ortamı doğmakta gecikmedi.

         

        Dinleyenlerim arasında İsmet İnönü de vardı. Ön sırada oturarak, ileri yaşına rağmen konuşmayı dikkatle dinlediği gibi, bana sorulan sorulara ve verilen cevaplara da ilgi gösteriyordu. İnönü’den böyle uzunca neden söz ettiğimi, daha sonra anlayacaksınız.

         

        TDK Yönetim Kurulunda, aynı zamanda hem Türk Dili dergisinin Yayın Kurulunda üye ve hem de bu dergide yazıları, şiirleri yayımlanan Mehmet Salihoğlu’nun, birilerinin kışkırtmasıyla sorduğu soru bir tartışmaya sebep oldu. Salihoğlu, benim radyo programlarını “dili ve içeriği” açısından denetlerken, bazı kelimelerin kullanılmasına neden izin vermediğimi sormuştu. Özleştirmede aşırılığa kaçan kelimeleri yayımlanmasını “Yayın İlkeleri” ile bağdaşmadığı için çıkarıyor veya değiştirilmesini istiyorduk. Fakat Salihoğlu’nun sorusuna, ben de bir soru yönelterek cevap verdim:

         

        -Beklemeden cevap vermek üzere, önce size bir kelime: Özgün ne demek?

         

        Bir süre geçti, cevap yok! Biraz daha bekledim, yine cevap veremedi. İsmet Paşa, yanında oturan Kemal Satır’a eğilip yavaşça sordu, özgün kelimesinin ne demek olduğunu. Kendisine “orijinal” karşılığı olarak kullanılıyor, yeni kelimelerden biri efendim” denilince, dönüp o da soru sorana bakmaya başladı, cevap vermesini bekledi. O soruyu soran, cevap veremedi, ama... İnönü’nün de dönüp bakması, cevap vermesi, anlaşılan biraz da telâşlandırmıştı!

         

                    O zaman, sözüme şöyle devam ettim:

         

                    -Bakın, siz hem yazar ve şair hem de üstelik bu kurumda ve Türk Dili dergisinin Yayın Kurulunda üye olduğunuz halde, karşılık bulmakta zorlanıyorsunuz. Bu ve benzeri kelimelerin kullanılmasına neden izin vermediğimi artık anlamalısınız. Bu kelimeleri hiç duymamış veya söylendiğinde ne anlama geldiğini bilmeyen dinleyicileri düşünmemiz gerekmiyor mu? “Orijinal” karşılığı olarak türetilmiş, ama halkın büyük çoğunluğu için meçhul, anlaşılması zor. TRT’nin anlaşılır bir dille yayın yapması, hem bağlı olduğu “Yayın İlkeleri” gereğidir, hem de Anayasa hükmüdür.

         

                    O tarihten bugünlere kaç yıl geçtiğini tahmin edebilirsiniz. Kırk yıla yakın, belki daha fazla. Yine de bu ve benzeri kelimeleri anlamayanların sayısı o kadar çok ki!

         

                    Çok kullanıldığı söylenebilirse de, meselâ “Hayat” kelimesinin canlılığını, dilimize kazandırmış olduğu deyimler de dikkate alınırsa, kim ne derse desin, “yaşam”da bulabiliyor muyuz? “Hayatını yaşamak” demek yerine “yaşamını yaşamak” hiç de güzel değil. Dilin kendine özgü mûsikisini bulamıyoruz bu söyleyişte...

         

        Peki, neden böyle bir durumla karşı karşıya bırakıldık? Neyi tartışıyoruz böyle durmaksızın? Bu soruları sormamız sebepsiz değil. Sadeleşme hareketine nelerin sebep olduğunu düşünerek, cevap vermemiz gerekiyor.

         

         

                    I. Dilimizde Sadeleşme Aşamaları 

         

        Biraz gerilere gidelim ve Türkçede sadeleşme serüvenine kısaca göz atalım. Karamanoğlu Mehmet Bey, o meşhur fermanını, Türkçeye sevdasından yayımlamadı sadece. Türkçeden başka dilin kullanılmamasını ister ve böylece öz diline saygısını, bağlılığını gösterirken, hiç şüphe yoktur ki, ortak bir dilin, devlet ve millet bütünlüğü bakımından değerinin sağlayacağı yararın da bilincindeydi. Aynı yüzyıllarda yaşayan Yûnus Emre’nin ilâhîlerini, mısra örgüsüne kattığı pırıl pırıl kelimeleri düşünün. Yûnus, “sevi” sözünü, “bili” sözünü kullanırken, dile girmiş, benimsenmiş Arapça, Farsça’dan geçen sözleri, bir kalemde dışlamıyordu. Fakat şiirlerini ilâhîler halinde söylenmek suretiyle halka sevdirmesi de, okunup sevilmesi de, halkın rahatlıkla anlayacağı arı duru bir dili kullanmasındandı.

         

         

        Atılan İlk Adımlar

         

        Kimseaksini düşünemez: Osmanlıca, üç dilin kaynaşması sonucu ortaya çıkan, yapma ve üstelik konuşmada geçerliği olmayan, daha çok yazıda kullanılan bir dildir. Bu dilin anlaşılmasında zorluk çekilmesi geçmiş yüzyıllara uzanıyor, tarihi oldukça eski. İlgi duyanlarınız hatırlayacaktır, Kabusnâme, dilinin anlaşılmaması sebebiyle Mercimek Ahmet tarafından halkın anlayacağı tarzda çevrilmek suretiyle kaleme alınmış ve yayımlanmıştır. 

         

        İlerleyen yüzyıllarda sade bir dil kullanılarak yazma konusunda başka örnekler göstermemiz de mümkün. Buna, Edirneli Nazmî adıyla birlikte “Basit Türkçe” cereyanını gösterebiliriz. Onu daha sonraki dönemlerde nesir dilinin yanında ve daha ileri derecede şiirde halka yaklaşma, sadeleşme hareketi takip eder. Tanzimat, başlattığı onca yanlış ve sıkıntılara sebep olan gidişatına karşılık, dilde sadeleşme fikrini ileri sürenlerin artış gösterdiği bir dönem olarak kabul edilir.

         

        Namık Kemal, 1866 ve daha sonra 1882 yıllarında, dille ilgi yazılarında “dilin ıslâhı” konularını ele alır. Yine o dönemde Ali Süavî “Gazeteleri İstanbul’da avam lisanı olan Türkçe ile yazalım” çağrısını yapar. Onu Ahmet Mithat Efendi, Şemsettin Sami, Muallim Naci, Şinasi ve İsmail Gaspıralı ile diğer bazı yazarlar takip eder. Bu arada, 19. yüzyıl sonlarında sadeleşmeye karşı çıkan bir edebiyat grubu görülürse de, bunlara karşı Nacip Asım, Veled Çelebi, Ayaz İshakî, Celâl Sahir, Mehmet Âkif sadeleşmeyi savunur ve hareketin devam edebilmesini sağlarlar.

         

        Yalnız, bu olumlu gelişmeler sırasında hareketin içinde yer alan Fuad Köserâif’in işi “tasfiyecilik” şekline dönüştürmesi, böyle bir eğilim içerisine girmesi dikkat çekicidir. Ona göre, ‘dilimize giren bütün yabancı kökenli kelimeler atılmalıdır’! Bu aşırı görüş, elbette o dönemde başlatılmış olan sadeleşme hareketine faydadan çok zarar getirmiştir. Ne var ki, tasfiyecilik anlayışına, bu ifrata kaçan görüşe, ölçülü bir sadeleşmeden yana olan yazarlar, “Safahat şairi” Mehmet Âkif de aralarında olmak üzere, itibar etmemişlerdir.

         

         

        “Genç Kalemler” Dergisi

         

        1911 yılında yayın hayatına giren Genç Kalemler dergisi, 20. yüzyılın başlarından itibaren sadeleşme konusunda ileri adımlar atılması bakımından önemli bir rol oynar ve bu harekete Türk Yurdu, Halka Doğru, Türk Sözü, Yeni Mecmua dergilerindeki kalemlerin de destek vermeleri, sonuca ulaşılmasını daha da kolaylaştırır.

         

        Ziya Gökalp “Türkçülüğün Esasları” kitabında bu konuya isabetli bir şekilde eğilir; Türkçede ‘eş anlamı’ olan Arapça, Farsça kelimelerin atılmasını, fakat bu arada küçük bir farkı olanların da, dile kazandırdıkları zenginlik düşünülerek, korunmasını, atılmamasını önerir. Bu görüş, sadeleşme hareketi süresi boyunca, büyük ölçüde benimsenecek, geçerliliğini sonuna kadar koruyacaktır. Gökalp’e göre:

         

        -“Türk halkının bildiği ve kullandığı her kelime Türkçedir, halk için munis olan ve suni olmayan her kelime millîdir.”

        - “Asıl mesele kelimeyi anlamaktır” ve “dil meselesinde üzerinde durulacak asıl nokta, malzemenin aslı değil, canlı şekilde kullanılıp kullanılmayışı hususudur.” 

         

                    Sonuç olarak görülüyor ki Gökalp, dilin canlı tasarruflardan oluşan bir yapıya sahip olduğunu kabul ile aşırılığa kaçılmaması gerektiğini, en açık bir şekilde ifade etmiştir.    

         

        Dilin sadeleştirilmesi konusunda o dönemde çoğunluğa hâkim olan görüşlerin, bu işin kendi seyri içinde yürütülmesi ve müdahalede bulunulmaması, bilim yöntemi içinde kalınarak yaşayan dilden yeni kelime ve terimler üretilmesi şeklinde olduğunu görüyoruz. Edebiyat konuları işlenir, edebî bir parça ele alınır, yazılırken veya gündelik hayatta konuşulurken hiç şüphesiz dilin öz yapısına, kelime üretme kurallarına, söyleyişini şekillendiren belirlenmiş ve benimsenmiş ilkelere uygun tarzda hareket edilmeli ve yüzyıllar boyunca kazanmış olduğu, dilin kendi varlığına kattığı kelimeler ile birlikte “söz dizimi” ile yaratılan  “dilin mûsikisi” korunmalıdır.

         

         

        Cumhuriyet Dönemi ve Sadeleşme 

         

        Dil, bir ülkede anlaşma ve iletişimi sağlamadaki ‘aracılık’ rolüyle “halk” topluluğunun millet olabilmesinde en büyük etkendir. Gazi Mustafa Kemal bu gerçeğin, daha genç bir subay olduğu günlerde farkındaydı ve Cumhuriyet’in ilânından çok kısa biri süre sonra Türkiyat Enstitüsü’nün kuruluş çalışmalarını da işte bunun için başlattı. 12 Kasım 1924 tarihinde hizmete giren bu Kuruluş dil başta olmak üzere Türk kültürü konularında çalışmaları yürütmekle görevlendirildi.

         

        En önemlisi, yeni Anayasa ile Türk Devleti’nin kuruluşunda Türk dilinin esas olarak kabul edilmesidir. Kurulan “Türkiye Cumhuriyeti Devleti”nde “Türkçe”nin resmî dil haline gelmesi, Anayasa’da değiştirilmez bir madde olarak yer alması, üzerinde titizlikle durulacak vazgeçilmez bir ilkedir. 

         

        Türkiyat Enstitüsü’nün kuruluşunu, 26 Haziran 1928 tarihinde ilk toplantısını yapan “Dil Heyeti”nin çalışmaları, daha sonraki birkaç aylık süre içinde, 3 Kasım 1928’de Latin harflerine geçilmesini sağlayan Türk Alfabesi Kanunu’nun yürürlüğe girmesi ile yeni harflerin kabulü takip eder.

         

        İki yıl sonra Türk Ocakları yayını olarak Prof. Sadri Maksudi (Arsal)’in “Türk Dili İçin: Geçmişteki, Bugünkü ve Gelecekteki Yazı Dilimiz Üzerine Düşünceler” adlı hacimli eseri yayınlanır ki bu, dil konusunda yeni adımların atılmasına da öncülük eder.

         

         

                    “Millî His ile Dil Arasındaki Bağ”

         

                     Bu eserin ilk sayfasında Gazi M. Kemal imzasını taşıyan “önsöz”de, dile verilen önemin

        işaret edildiğini görürüz:

         

                    “Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması, millî hissin inkişâfında başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şuurla işlensin.

         

                    Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı boyunduruğundan kurtarmalıdır.” 

         

                    Burada, dilde kullanılan kelimelerin Türkçe olmasının önemi ve gereği söz konusudur. Kendi kelimeleri ile konuşmak, yazmakla millî duyguların ifadesi daha güçlü olacaktır.

         

         

                    II. TDK ve Dil Kurultayları

         

        1930-1932 yılları arasında önce tarih, sonra da dil olmak üzere bu konularda araştırmalar yapılması için cemiyetler kurulması sonunda Türk Dil Kurumunun temeli atılır. Daha önce Türk Ocakları bünyesinde Türk Dilini Tetkik Heyeti ile başlayan çalışmalar, Türk Ocaklarının kısa bir süre sonra Halkevleri’ne dönüştürülmesiyle yeni bir safhaya girer. 12 Temmuz 1932 tarihli izin belgesinde kurumun ilk adı Türk Dili Tetkik Cemiyeti şeklinde yer alır. Kuruluş amacı “Türk dilini tetkik ve elde edilecek neticeleri neşretmek” olarak belirtilen izinnâmeyle ilgili olarak, gazetelerde Anadolu Ajansı’na atfen şu haber yer alır:

         

        “Reisicumhur Hz.nin yüksek himayeleri altında Türk Dili Tetkik Cemiyeti bugün teessüs etmiştir. Riyasete Çanakkale meb’usu Samih Rifat ve Kâtibi Umumiliğe de Afyon meb’usu Ruşen Eşref Beyler intihap olunmuştur.”

         

        Diğer iki kurucu üye olarak da, Ruşen Eşref Beyin teklifi ile Yakup Kadri ve Celâl Sahir beyler görev alırlar. Nizamnâmenin ikinci maddesine göre ise Maarif Vekili “fahrî reis”tir.

         

        İlk kurultay, kuruluşundan itibaren geçen iki ay gibi kısa bir süre içinde hazırlanır. Özel treniyle Ankara’dan Yalova’ya hareket eden Gazi Mustafa Kemal, seyahati sırasında yanına Ruşen Eşref ve Samih Rifat beyleri de alır. Konuştukları konu elbette Türkçedir.

         

         

        Dolmabahçe Sarayı’ndaki I. Dil Kurultayı

         

        Temmuz’daki özel tren buluşmasından sonra ağustos ayında Yalova’da Atatürk ile tekrar bir araya geldiğini söyleyen Ruşen Eşref Bey, dil konusunda çizilen programla ilgili olarak şu açıklamayı yapmakta:

         

        “Önce Kurultayı toplamak, tezi orada anlatmak, dil mütehassıslarının, ediplerin, şairlerin, gazetecilerin, muallimlerin düşüncelerini dinlemek, bütün milleti kendi dilinin işlerinde alâkalandırmak, nizamnameyi, programı kurultayda konuşturmak, merkez heyetini ona göre seçtirmek, sonra hızla çalışmaya geçmek”

         

        O tarihteki gazete haberlerinden, yayınlanan beyannâmenin 9. Maddesinde “ Türk Dilini Tetkik Cemiyetinin hâmi reisi, Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Hz. Kurultayda dinleyici olarak bulunacaktır.”

         

        Dil uzmanları, şairler, yazarlar yanında halktan insanların da katıldığı bir kurultaydır bu. Devrin ünlü şairleri, yazarları, gazetecileri arasında Abdülhak Hâmit, Halit Ziya, Sami Paşazâde, Mehmet Emin, Cenap Şahabettin, Hüseyin Cahit, Hüseyin Rahmi, Ahmet Rasim, Ahmet Hâşim, Falih Rıfkı, Yunus Nadi çağrılanlardan sadece bir bölümüdür.

         

        Başkanlığını Kâzım (Karabekir) Paşa’nın üstlendiği I. Dil Kurultayı’nın ilk konuşmasını Samih Rifat Bey yapar. Rahatsızlığı sebebiyle dinleyenlere oturarak hitap eder, ama oldukça uzun ve ateşli bir konuşmadır bu. Dil Kurumu başkanlığını son dönemde üstlenen Prof. Halûk Akalın’a göre Samih Rifat Bey, bu uzun konuşmasında Türkçenin diğer dillerle karşılaştırmasını yaparken, “doğruluğu tartışmalı birkaç örnek dışında pek çok ilgi çekici örnekle konuyu bilimsel yöntemlerle ortaya koymuştur” koymasına, ama yine de “bildirisinde ele aldığı düşüncelerde dikkat çekecek noktalar bulunmaktadır.” (Türk Dili Dergisi, “Yetmiş Beş Yılda TDK”, Temmuz 2007, 17.s.).

         

        Bir hafta süren ve İstanbul Radyosu tarafından Dolmabahçe Saray’ına bağlanarak yapılan naklen yayımlarla da bütün yurda duyurulan I. Dil Kurultay’ında en dikkat çekici tebliği Hüseyin Cahit Bey sunar. O, Türkçenin yapısını bilen, yabancı dil kurallarına ihtiyacı olmadığını savunan, dili kullanmada kolaylık sağlayacağı için çok daha öncesinden Lâtin harflerine geçilmesi gerektiği düşüncesine sahip, fakat görüşleri bakımından o gün hâkim olan anlayışa ters düşen bir yazardır.

         

        Bu arada bir açıklamada bulunalım. Hüseyin Cahit Bey’in, bu görüşlerinin kabul görmesinin mümkün olmadığını düşünerek, konuşma metnini vermekle yetinmek istediğini biliyoruz. Hatta Falih Rıfkı, onun yapacağı konuşmanın tartışmalara sebep olacağını Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya arz ettiği zaman şu cevabı aldığını Çankaya adlı eserinde şöyle açıklamakta:

         

                    “Çocuğum, senin de Hüseyin Cahit gibi düşündüklerin olabilir Fakat ona cevap verecek olanların cesaretini kırma.”

         

         

        Hüseyin Cahit Bey’in Konuşması

         

        Gazi’nin, kendisine anlatılanları önemsemeyerek emir vermesi, Hüseyin Cahit Bey’in de kurultaya gelmesi ve konuşması istenilince, o da büyük bir yüreklilikle gelir, katılır, konuşur, düşündüklerini açık bir şekilde dile getirir ve sonunda daha önce de tahmin edildiği gibi tartışmaların başlamasına sebep olur. Şu bir gerçektir: O, herkesin beklediği gibi, konuşmasıyla düşündüklerini açık açık ifade etmek suretiyle tepkileri üzerine çeker. Fakat onun bu konuşması, o devirdeki “dil tartışmaları” bakımından bir ölçü, Atatürk’ün hoşgörü ve anlayışı, aynı zamanda o devirde var olan düşünce hürriyeti açısından bir durumun sergilenişidir, bunun için önem arz etmekte.

         

        Hüseyin Cahit (Yalçın), daha önce de belirttiğim gibi, “sadeleşme ve yeni harfler” konularında, Cumhuriyet’ten önce de ileri fikirlere sahip bir insandı. Ama “tasfiyeciliğe karşı olduğu kadar”, bunun yanı sıra “aşırı sadeleştirmeciliğin” de karşısındaydı. Ona göre dil kendi akışına bırakılmalı, dışardan her hangi bir müdahalede bulunulmamalıydı, Bu sebeple katıldığı kurultayda düşündüklerini açıkça ve çekinmeden ifade etmesini tabiî karşılamak gerekirdi.

         

        O, bu düşüncelerini açıklarken şöyle diyordu:

         

                    “İtiraf ederim ki dilimize karışmış yabancı kelimelerden dolayı edilen şikâyetleri biraz mübalâğalı buluyorum. Bir lisanın şahsiyeti sarfında, nahvındadır. Yabancı dillerden alınan kelimeler bu şahsiyeti bozmaz. Ecnebi kavimlerle münasebette bulunup da onlardan kelime almamak imkân haricindedir. Bir dile, yabancı kelimeler filan veya falan şahsın arzusu ile sunî olarak doldurulamaz. Onlar tarihî bir zaruret ve icabın neticesinde, bir tekâmül ameliyesi olarak dile girerler. Dünyada her sahada olduğu gibi dilde de bir şey olmuşsa, onun öyle olması zarurî idi de onun için olmuş demektir.”

         

        Onun konuşmasından sonra, Türk dilinin meselelerini çözümlemekle görevlendirilen kişiler, düşüncelerini açık bir biçimde ve cesaretle anlatmaktan çekinmeyen ve üstelik acımasızca eleştiriler yapan bu yazara verecekleri cevabı hazırlamada, gecenin geç saatlerine kadar çalışmak zorunda kaldılar. Çünkü Gazi, onun konuşmasını başından sonuna kadar dinlemiş ve onu dinledikten sonra da Kurultayın yönetiminde görev verdiği kişilere, “Hadi çalışın, iyi hazırlanın ve konuşmaya, söylenenlere cevap verin” demiştir.

         

         

        Düşünceye Saygı

         

        Bu ilk toplantıda büyük önderin yapmış olduğu uyarı, daha işin başında, dilde sadeleşme hareketinin tutarlı bir şekilde yürütülmesi gerektiğinin, buna dikkat ve özen gösterilmesinin ilk işaretlerini veriyordu. Dilde sadeleşmeye gidilirken, hiçbir şey hesaba alınmaksızın ve düşünülmeden değil, konular tartışılarak, her noktası didik didik edilerek, aykırı düşünce ve görüşler mutlaka dikkate alınarak, hareket öyle yürütülmüş, uygulanmasına öyle geçilmiştir. Bu, verdiğimiz örneklerden, anlattıklarımızdan da bunu hükmün doğruluğunu açıkça görebiliyoruz.

         

        Bugün pek göremediğimiz için bizleri fazlasıyla üzen bir durum, o devirde yaşanmıyordu. Şair ve yazarlara, sanat, düşünce ve bilim adamlarına, o zamanlar büyük bir saygı gösterilirdi. İlk dil kurultayının Dolmabahçe Sarayı’nda toplanması ve daha sonra yapılan kurultaylara katılan insanların gördükleri itibar, onlara gösterilen büyük ilgi de doğruluyor böyle olduğunu. Hatırlanacak bir diğer nokta da halktan insanların kurultaya katılmaları, onların da çağrılmış olmalarıdır. Çünkü görüşülen, tartışılan milletin konuştuğu dildir, Türkçedir.

         

        Dolmabahçe Sarayı’nda bir hafta süren görüşmelerden sonra, Cemiyet adına bir açıklamada bulunulur. Bu açıklamadan anlaşılan odur ki, Kurultayda belirlenen amaçlar doğrultusunda millî bir dilin yaratılması için, yabancı kelimelere Türkçe karşılıklar bulunması ile “Büyük Türk Sözlüğü“ çalışmalarına hazırlanılması sağlanacak, bütün Türk lehçelerini, mümkün olabildiğince içine alacak şekilde bir “Türk Lûgatinin meydana getirilmesi konuları ele alınarak, bir dil hareketi başlatılmış olacaktır.

         

        21 Kasım 1932 tarihinde Bakanlar Kurulu tarafından kabul edilen “Söz Derleme Talimatnâmesi” yayımlanır, daha sonra da kimilerinin ifadesine göre “Dil Devrimi” çalışmaları başlatılır ve harekete halkın katılımını da sağlamak üzere Arapça sözlere Türkçe karşılıklar bulunması yolunda bir anket çalışmasına geçilir. Her ilde valinin başkanlığını yaptığı bir “dil heyeti” kurulduğunu ve dil bilimi öğretimi görmeyenlerin yanlışlıklara sebep olduklarını da bu arada belirtmekte yarar var...

         

         

        İkinci ve Üçüncü Dil Kurultayları

         

        Atatürk’ün sağlığında, ikisi Dolmabahçe Sarayı’nda, diğeri ise yapımı o yıllarda tamamlanan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin büyük salonunda olmak üzere 1932, 1934, 1937 yıllarında üç Kurultay toplanır. Üçü de birbirinden farklı gelişmelere sahne olan Kurultaylardır ve dilin sadeleştirilmesi konusu bakımından belli bir noktaya gelinmesi, ulaşılmasında rol oynarlar. İlkine bundan önceki bölümde yeterince yer vermeye çalıştık.

         

        1934 yılı Ağustos ayı ortalarında gerçekleşen İkinci Dil Kurultayı’na, yine başta Gazi Mustafa Kemal olmak üzere eksiksiz denebilecek şekilde devletin üst kademe görevlileri, profesör, öğretmen, yabancı Türkologlar ile halkın temsilcileri, edebiyat ve basın âleminden seçkin kalemler, şair ve yazarlar katılırlar. Kurultayın toplanmasına kadar Cemiyet tarafından 10 kadar eserin yayımlandığını görüyoruz. Bunlar arasında Türkçeye Söz Karşılıkları Tarama dergisinin birinci cildi de vardı.

         

        Bu Kurultayın yapıldığı 1934 yılını takip eden yıllarda Atatürk, konuşmalarında aşırı sayılacak bir şekilde “öz Türkçe” kelimeler kullanmış olsa da, bu aşırılığa kaçan durum çok uzun sürmemiştir.

         

         

        Bir Aşırılık Örneği

         

        3 Kasım 1934 tarihinde Reisicumhur, Türkiye’yi ziyarete gelen İsveç Veliahtı Prens Güstov Adolf şerefine Çankaya Köşkünde verilen yemekteki konuşmasına şu cümlelerle başlar:

         

                    “ – Bu gece ulu konuklarımıza, Türkiye’ye uğur getirdiklerini söylerken duyduğum tükel özgü bir kıvançtır. Burada kaldığınız uzca sizi sarmaktan hiç durmıyacak ılıt sevgi içinde, bu yurtta, yurdunuz için beslenmiş duyguların bir yankusunu bulacaksınız.

         

                    Onun daha söze başlarken kullandığı bu kelimeler, konuşmanın tamamı hakkında da bir fikir veriyor herhalde... Dil tutumundaki bu anlayış, neyse ki pek uzun sürmez, kısa bir süre devam ederek son bulur. Ancak, “Öztürkçe” ağırlıklı olan bu konuşma, o dönem için “hoş bir hâtıra” olarak değerlendirilmeli, diye düşünüyoruz.

         

         

                    Yayımlanan Cep Kılavuzları

         

                    1934 yılı Ağustos ayında gerçekleşen bu İkinci Dil Kurultayı’nda Türk Dili Tetkik Cemiyeti adının Türk Dili Araştırma Kurumuna dönüştürülme kararı alınmıştır. Kurum tarafından 1935 yılında iki kılavuz kitap yayımladığını görüyoruz. Önce, Türk Dili Araştırmaları Kurumu yayını olarak, “25 Mart 1935” tarihli “telif hakkı ilmuhaberi” ile yayımı gerçekleştirilen “Osmanlıcadan Türkçeye Cep Kılavuzu”... Sonra bunu Türk Dil Kurumu yayımı olarak “19 Temmuz 1935” tarihini taşıyan “Türkçe’den Osmanlıca’ya Cep Kılavuzu” kitapları...

         

                    Kurum adındaki değişim, her halde o yılın Mart ve Temmuz ayları arasında geçen bir süre içinde gerçekleştiği için, iki kitabın yayın kurumları değişik adlara sahip olarak gösterilmiştir.

         

        “Türk Dil Kurumu” adı da, 24 Ağustos 1936 günü toplanan Üçüncü Dil Kurultayı’nda alınan kararla kabul edilmiştir.

         

                    Bu “cep kılavuzları”nın söz konusu olması sebepsiz değil. Geçen zaman içinde, iki Kurultay toplandığı ve aradan üç yıl gibi bir süre yaşandığı halde, yapılan bu yayınlarla, dilin sadeleşmesi konusunda içine düşülen zorlukların ne ölçüde olduğunun gösterilmesi gerekiyordu.

                    “Osmanlıcadan Türkçeye Cep Kılavuzu”nda, Osmanlıca kelimelerin öz Türkçe karşılıklarına yer veriliyordu. Herhangi bir sayfasından örnek verelim: Vakıf “bekit”, isyan “azı”, müzik ”beste” veya Tayyare karşılığı “uçku”, tayyare meydanı karşılığı “uçak”...

         

                    Bu kadar örnek  yeter her halde!.

         

        Her iki kılavuzun hazırlanmasına büyük emek verildiği, göz nûru döküldüğü bir gerçek ise de o yıllarda, yabancı kökenli kelimelere karşılık bulma konusunda olumsuz durumlar da yaşanmıştır. 

         

        “Uydurmak veya yakıştırmak” suretiyle dilde, o yıllarda bu şekilde türetilen sözlere bugün yer verilmiyor artık. Daha önce türetilenler arasında tutmayan kelimeler kullanılmadı unutuldu. Beğenilen, benimsenenler de, dile kazandırdıkları yeni anlamla Türkçe Sözlük’te yerlerini aldılar. 

         

        “Uçak” bugün tayyare yerine kullandığımız bir kelime olarak dile yerleşmiş, kullanılıyor... Kimse tayyare demiyor. Ama “uçku” tutmadı ve unutuldu, hava meydanına “uçak” da demiyoruz, “hava alanı” diyoruz.

         

        Bu tür örneklere karşılık, söz gelişi uçak gibi, sadeleşme ile kazandığımız kelimeler olmadı mı, oldu. İsterseniz konuya yan tutmadan bakalım: “Etki”, “etken”, “etkenlik”, “etkin”, “etkili”, “etkilemek”, “etkilenmek” hepsi de rahatlıkla kullanılan kelimeler... Peki, “tesir”, “müessir” veya “müteessir” ya da bu kökten gelen diğer kelimeleri yine kullananlar olmuyor mu? Oluyor elbet, ama diyenlerin sayıları giderek iyice azaldı.

         

         

        “Müdür” Kelimesi Yerine “Direktör”!

         

        Cep Kılavuzları dikkatle gözden geçirilirse, bazı Arapça ve Farsça kökenli kelimelerin yerine Batı dillerinden sözlerin alındığını görülür. Böylece hem aşırı gidiş hem de Batı dillerine bir çeşit hayranlık ortaya çıkmaktadır. Bunun bilerek yapıldığı düşünülebilir (İktisad = ekonomi, müdür = direktör,  Encümeni Dâniş = Akademi, encümen = komisyon, kâtip= sekreter, hars = kültür vb.).

         

        Şu da bir gerçekti: 1934 yılı ve onu takip eden iki yıllık dönem içinde başlatılan özleştirme heyecanı sebebiyle “tasfiyecilik” ön plâna çıkmış, sadeleşme hareketinde doğru sayılmayacak bir yola girilmiştir.

         

         

                    “Güneş – Dil Teorisi”

         

                    Viyanalı dil bilgini Dr. Hermann F. Kiivergitsch, 1935 yılının sonlarına doğru yapmış olduğu bir çalışmasını Atatürk’e gönderir. “Türk Dillerindeki Kimi Ögelerin Psikolojisi” adlı 41 sayfalık bu esere göre, Türk, Moğol, Mançu, Tunguz dilleri ile Hitit, Fin, Macar, Japon dilleri birbirine yakındır ve ilk “tefekkür” güneşle ilgilidir.

         

                    Atatürk, bu çalışmayla ilgilenir, ondan yararlanarak aynı yıl içinde “Etimoloji, Morfoloji ve Fonetik Bakımından Türk Dili” notları yayımlanır. Daha sonra “Güneş-Dil Teorisi” adıyla ifade edilen hareket böylece başlamış olur. Bu çalışmalardan sonra, yine aynı yıl içinde İbrahim Necmi Dilmen’in “Güneş-Dil Teorisinin Ana Hatları” adını verdiği bir kaynak eseri yayımlandığını görürüz. Üçüncü Dil Kurultayı’nın toplanmasına kadar bu konu ele alınmaya devam edilir.

         

                    Atatürk’ün sağlığında katıldığı III. Dil Kurultayı, 24 Ağustos 1936’da birkaç yıl önce yapımı tamamlanan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin yeni binasında - bugün “Farabî” adı verilen - büyük salonda toplanmış, ondan sonraki Kurultayların çoğu yine bu salonda, 1980 yılından sonraki iki Kurultayda ise yapımı tamamlanan kendi binasının toplantı salonunda gerçekleştirilmiştir.

         

                    Kurultay gündemini “Güneş-Dil Teorisi” işgal eder Teoriyle ilgili belli başlı konuların dinleyenlerin rahat takip edebilmeleri için kitapçıklar halinde bastırılır, kurulan üç komisyondan biri, teorinin yanına “dil karşılaştırmaları” eklenerek kurulur. Bu Kurultaya 7 yabancı profesör de katılmış, bundan önceki yıllara göre yeni bir dönemin başlangıcı olmuş, “ bütün dillerin kaynağı Türkçedir” düşüncesinden hareketle, tasfiyeciliğe yönelik aşırı gidişe son verilmiş veya Prof. Zeynep Korkmaz’ın görüşü dikkate alınırsa, hiç olmazsa “frenlenmiş”tir.

         

         

        “Çankaya” Kitabından Bir Bölüm

         

        Atatürk, aşırılığa gidişin, halkın anlamayacağı yeni bir dil yarattığının farkındadır. Bu konuda da yolumuzu açan insan olma özelliğini taşıyor. Sadeleşme hareketinde aşırılığa gidişin yanlışlığını görmüş ve dili tabiî seyrine bırakmak gerektiğini kabul etmiştir. Bunu doğrulayacak bir de hâtırası var. Dilin sadeleşmesinde gereksiz müdahaleye gidilmesi konusunda Hüseyin Cahit gibi düşünen Falih Rıfkı Atay’ın. “Çankaya” adlı kitabından bunu doğrulayan bölümü birlikte okuyalım:

         

        “Bir akşam Atatürk, sofra bittikten sonra benim, yanı başındaki sandalyeye oturmamı emretti.

         

                    -Dili bir çıkmaza saplamışızdır,” dedi.

         

        Sonra:

         

        “- Bırakırlar mı dili bu çıkmazda? Hayır. Ama ben de işi başkalarına bırakmam. Çıkmazdan biz kurtaracağız, dedi.”

         

                    Benim de içinde bulunduğum nesil, o yıllarda çocuktuk. Belki içimizden bazıları okula bile gitmiyordu. Aradan kaç yıl geçti, 1930’lu yıllardaki kurultayların üstüne kaç kurultay daha toplandı, fakat dilin sadeleşmesinde tutulan yolda, zaman zaman sapmalar görülse de, biraz gecikerek de olsa, olumlu sonuca doğru adımlar atıldığı bir gerçek... Biz bunun şâhidi olduk.

         

                    Aynı yılın 1 Kasımında TBMM açış konuşmasını yaparken Atatürk’ün bir temennide bulunması dikkat çekicidir. Der ki:

         

                    “Beş bin senelik maddî Türk tarih belgeleri, cihan kültür tarihini yeni baştan tetkik ve tamik ettirecek mahiyettedir. Birçok Avrupalı âlimlerin iştirakiyle toplanan son Dil Kurultayı’nın ışıklı neticelerini bizzat görmüş olmakla çok mutluyum. Bu ulusal kurumların az zaman içinde, ulusal akademiler halini almasını temenni ederim. Bunun için çalışkan tarih ve dil âlimlerimizin, dünya ilim âlemince tanınacak, orijinal eserlerini görmekle bahtiyar olmamızı dilerim.”

         

                    Başlangıçta iki yılda bir toplanan Dil Kurultaylarının dördüncüsü, Atatürk’ün rahatsızlığı sebebiyle yapılamamış, fakat toplanması ise 1942 yılında mümkün olabilmiştir. O tarihten sonraki Kurultay 1945, İnönü dönemine rastlayan son Kurultay da 1949’da toplanır.

         

                    Bu yıllar içinde Türkçe Sözlük çalışmaları hızlandırılır. 1942’de toplanan Dördüncü Dil Kurultayı’nda bu sözlüğün tartışmaları yapılır ve çalışmalar 1945 yılında tamamlanarak basımı sağlanır. 1949 yılındaki Altıncı Dil Kurultayı da dâhil, dilde sadeleştirme konusundaki aşırılıkların devam ettiğini görürüz. Bu dönem içinde “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu”nun adı “Anayasa” olarak değiştirilirken, metin de baştan sona yeni dile dönüştürülür.

         

                    1951 yılında olağanüstü olmak üzere 1954 ve 1957 yılları arasında yeni iktidar döneminde, yine üç yıl arayla iki Kurultay toplanmıştır. İktidar değişimi takip eden yıl toplanan Olağanüstü Kurultay, Kurumla ilgili bazı düzenlemelerin, daha doğrusu düzeltmelerin yapılmasına vesile olur.

         

        Bu Kurultayda, TDK Tüzüğü’nün 3. ve 4. maddelerinde de yer alan “Kurucu Başkan ölümsüz önder Atatürk’tür” ve “Kurumun koruyucu başkanı Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’dür” hükmü kaldırılır, ikinci maddesindeki Kurumun kurucusunun Atatürk olduğunun belirtilmiş olmasıyla yetinilir.

         

         

                    Ayrıca Kuruluş nizamnamesinin 4. maddesinde bulunan “Türkiye Cumhuriyeti Maarif Vekili Cemiyetin fahrî reisidir” hükmü de gereksiz görülür.

         

                    Bu Olağanüstü Kurultay’da, Demokrat Parti Hükümeti’nin ilk Millî Eğitim Bakanı olan Tevfik İleri, başkanlık yaptığı toplantıda şu konuşmayı yapar:

         

                    “Böyle bir cemiyetin tamamıyla millî ve ilmî bir hedefe doğru yürümesi ve bu yürüyüş yolunda en ufak bir siyasî endişeye kapılmaksızın, en ufak bir siyasî baskıya boyun eğmeksizin yalnız ve yalnız Türk milletinin mukaddes dili için çalışmasından daha tabiî hiçbir hareket tasavvur edemiyorum. Bu sebepledir ki hükümet teşekkülünde vazifeli ve siyasî şahsiyeti haiz bir Millî Eğitim Bakanının şimdiye kadar olduğu gibi böyle bir ilim cemiyetine başkan olmasında ve başkan kalmasında büyük mahzur görüyorum. Bunun için, Türk Dil Kurumunun Başkanı, bir devlet, bir siyaset adamı değil, bir dil adamı, bir ilim adamı olmalıdır kanaatindeyim.”

         

                    Millî Eğitim Bakanlarının, Kurumun yönetimi konusunda söz sahibi olmaları da böylece son bulur. Ancak İleri’nin bakanlık görevinin sona ermesi ve zamanla iktidarın değişen, bazen benimsenmesi de mümkün olmayan dildeki sert tutumu, bir süre sonra hoşlanılmayan bazı aşırı görüşlerle çatışma ortamı yaratır. Bu durum giderek zıtlaşmaya yol açar, gereksiz bir “kavga-dövüş” haline dönüşme eğilimi gösterir. İşin içine siyaset, yan tutma girince, “ilericilik-gericilik” ve “sağcılık-solculuk”, “öz Türkçe-Yaşayan Türkçe” tartışmaları alır başını gider.

         

                    1961 yılından sonra TDK üyesi olmam sebebiyle bu Kurumla ilgili hâtıralarıma yer verdiğimde, neden böyle bir durumun yaşandığı açıkça görülecektir.

         

         

        Türk Dili’nin Yayımlanması

         

        1951 yılı Ekim ayı başından itibaren, kurum çalışmaları arasında yer almak üzere, Türk Dili dergisi yayımlanmaya başlar. Dilde sadeleşme konusunda tutulacak doğru yol hakkında görüşlerini belirten yazarlara, ilk yıllarda yer verilir dergide. Dilde aşırılık meselesi tartışılır, görüşülür, Kurumun görüşüyle uyum içinde bulunmayanların düşünceleri dikkate alınır, bazı yazarların da yazılarına yer verilir. Dilimize giren yabancı kelimelerin “tamamı atılsın” diyenlerin ağırlık kazanması zamanla mümkün olur, ama aşırılık yanlılar azınlıktadır, diledikleri gibi hareket etmelerine izin verilmez.

         

        Türk Dil Kurumunun dil tutumu, buna rağmen iki bilim adamı arasında uzun bir süre tartışma konusu olmuştur. Tarihçi Osman Turan Hoca. Türk Yurdu’ndaki başyazılarından çoğunu bu konuya ayırmış, üst üste birkaç sayı TDK Başkanı Agâh Sırrı Levend ile tartışmaya girişmiştir.

         

        Hatırladığım yazarlardan biri de Peyami Safa, diğer biri Nihat Sami Banarlı’dır. Her ikisi de Kurumun sadeleşme konusunda aşırı gittiğini söylüyor, aynı görüşü paylaşıyorlardı. 1950 yılında, Türk Dili ile aynı zamanda yayın hayatına giren Hisar dergisinde Mehmet Çınarlı’nın kurumla ilgili eleştirileri, Nurullah Ataç ile giriştiği tartışmalar vardır.

         

        Bir konunun tartışılır olması önemli. Birbirine karşı olan tarafların belli bir görüşe sıkı sıkıya sarılmadıklarını göstermekte. Durum, ancak belli bir süre bir tartışma ortamının sürdürülmesine izin verdi. Zamanla, tartışmalar yerini suçlamalara, hatta karalamalara bıraktı, değişik bakış açıları birbirine düşman kamplar yarattı...

         

        1954 ve 1957 yıllarındaki 7. ve 8. Dil Kurultayları, 27 Mayıs Hareketi’nden hemen sonra Temmuz ayında yapılan 9. Dil Kurultayı da dâhil, geçen yıllar boyunca özleştirmede aşırı gidişin tartışmalara sebep olduğunu, kimilerinin uydurulmuş da olsa bu aşırı dili kullanması yüzünden bu tartışmaların had safhaya çıktığını üzülerek görürüz.

         

         

                    1963 Yılındaki 10. Dil Kurultayı       

         

                    Katıldığım ilk kurultay, 1963 yılında toplanan 10. Dil Kurultayı’dır. Hazırladığım radyo programları ve görevli olduğum diğer yayınlarda “radyo dilinin” sadeleşmesi yolunun açılması ve başlatılmasına öncülük ettiğimi söylememe izin vermenizi isterim. Radyo dilinde sadeleştirilmeye yönelik çalışmalarım dolayısıyla, iki yıl ya geçti, ya geçmedi, Türk Dil Kurumu üyeliğine dâvet edildim.

         

        Dilde sadeleşmeden yanaydım, ama “öz Türkçe” diye tutturanlara da, sadeleştirme konusunda “uydurmacalıktan” yana olanlara da karşıydım. Dile müdahale ederek değil, yol yöntem izlenerek hareket edilmeliydi. Karşı çıkmamın sebebi buydu.

         

                    10. Dil Kurultayı’nın açılışında kürsüye, Dolmabahçe’de toplanan ilk kurultaya da katılan yabancı bir bilim adamı, Prof. Zayaczkowski dâvet edildi. Onun konuşmasının başında yer alan bir cümle, o dönemi bilenlere geçmiş yılları hatırlattı. Konuşmacı, Atatürk’ün bulunduğu ilk kurultayda, “onun huzurunda bulunma şerefini” kazandığını söyledikten sonra, şu değerlendirmeyi yaptı:

         

         “Otuz sene, insan hayatında pek önemli bir devredir. Otuz yıl, bir nesil sayılır.”

         

                    Söylediklerine hak vermemek imkânsızdı. Doğru söylüyordu, bu yabancı bilim adamı. İşte biz de şu 10. Dil Kurultayı’nda, bir kaç nesil bir aradaydık. Bir yayıncı ve yazar olarak, hocalarım veya eserlerini okuduğum yazarlarla ben de bu bilim kurumunun çatısı altındaydım. Oldukça genç sayılacak bir yaşta...

         

                    Ankara Radyosu’nda yayıncılığa başladığımda en üst düzeydeki yöneticimiz Refik Ahmet Sevengil’di. Onunla çalıştığımız günlerde bana başından geçenleri anlatırdı. Anlattıkları arasında aklımda kalanlardan biri Dolmabahçe Sarayı’nda toplanan 1. Dil Kurultayı ile ilgili hâtırasıdır. Atatürk’ün huzurunda olmanın, Başkanlık Divanında “kâtip” üye sıfatıyla görev yapmanın heyecanını anlatmıştı o konuşmasında bana.

         

        Bu gün, benim de içinde bulunduğum nesil, görevi onlardan devralmıştık ve Sevengil üstâdım gibi, beni de Başkanlık Divanı’nda “yazman üye” olarak görevlendirdiler. Hem de kiminle dersiniz? Türk edebiyatının ünlü romancısı Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun başkanlığını yaptığı divanda... O tarihte Türk Dil Kurumu Başkanı ise hocalarımdan biri, Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu idi. Üyeler arasında ise Muharem Ergin mi, Faruk Timurtaş ve Gültekin Samancı mı, Necmettin Hacıeminoğlu mu kimler kimler yoktu ki?

         

                    Fakat sadeleşme hareketini kendi düşünceleri doğrultusunda saptırmak isteyenler de vardı ve hatta bunlardan birisi, tutup benim Radyoda dil konusunu işlediğim “Açık Oturum” programını eleştirdi. Şöyle bir iddiada bulundu:

         

                    “Radyoda konuşmalar insana, acele hazırlanmış gibi geliyor. Karşı yönü temsil eden gerici yazarlar, açık oturumda dilimizle alay ettiler. Bu kalemşorlar, hepimizce bilinmektedir. Tanıtma Koluna soruyorum: Bu gerici Açık Oturum’dan sonra neden sustular, neden bunu konu yaparak bir tepki göstermediler?”

         

                    Radyo yayıncılığında “yan tutmamak” uyulması gereken ilkelerden biri, en çok önem verilenidir. Karşı görüşte olanları konuşturmak nedense, o düşüncede inat edenlere ters geliyordu! Sonradan kitap haline getirdiğim ve TDK tarafından yayımlanan “Ana Dilimiz” adlı bu programların başında Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile yaptığım konuşmaya yer verirken, kuruluştan itibaren güdülen ilkenin dile getirilmesini, aşırılıklar varsa tartışılmasını bunun için düşünmüş, o konuşmaya da bunun için yer vermiştim.

         

         

                    Yakup Kadri’nin Anlattıkları

         

                    Radyodaki dil programımda yayımlanmak üzere, onun görüş ve düşüncelerini almak için evine gittiğim zaman, kendisiyle yapmış olduğum görüşme sırasında Karaosmanoğlu’nun sözleri, Atatürk’ün de dilde sadeleşme meselesine bakarken, aydınların, yazarların, bilim adamı, yazar ve ilgili bütün kişilerin görüşlerinden yararlanma yoluna gittiğini belgeliyordu:

         

        “- Atatürk, bütün devrimleri yaparken, daima yapacağı işi millete mal etmekle başlamıştı. Bunun içindir ki, bu dil dâvamızda da daima memleketin düşünürlerini, yazarlarını dâvet ederdi ve onlardan kurulmuş olan kurultaylarda, toplantılarda dil dâvasının tartışmasını yapardı. Böylece bizim Türk dili meselesi, artık bütün milletin benimsediği, bütün aydınlarımızın âdeta bir millî dâva halinde kabul ve takip ettikleri bir mesele halini almıştı.

         

                    Türk Dil Kurumunun ortaya koymuş olduğu sözcükler, bugün bizim dilimizin bütün unsurlarını teşkil etmektedir. Gerek şiirde olsun, gerek nesirde olsun, gerek alelâde gazetecilik dilinde olsun, bugün kurumun ortaya koyduğu esaslar içinde konuşulmakta, yazılmakta ve yayınlar yapılmaktadır. Bence artık bu dil, Türk dili meselesi, bizim zamanımızda olduğu gibi bir tartışma konusu olmaktan çıkmıştır.”

         

         

                    “Akademi” Tartışması

         

                    Türk Dil Kurumunun kuruluşunda yer alan, bugün de yaşayan en eski üye olarak kendisiyle yaptığım o konuşmada bir sorum daha oldu. O yıllarda bir “akademi” tartışması söz konusuydu; ilgili soru ve cevap bölümü şöyle:

         

                    Siz bugün bir ‘Dil Akademisi’ kurulmasını gerekli görüyor musunuz?

         

                    “-   Pek eski zamanlarda, hani diyeceğim ki bu dil meseleleri daha ortaya konulmadan önce, Ulus’ta bir seri yazı –başyazı- yazmışımdır. Ulus, o zamanlar biliyorsunuz Hâkimiyet-i Milliye adını taşıyordu. Orada, bize bir Akademi lâzımdır iddiasında bulunmuştum. O zaman o iddiada bulunuşumun sebebi dil ile ilgili bir şey değildi.

         

                    Karaosmanoğlu, bu konuya yıllar önceki yazısında yer vermiştir, çünkü Atatürk, o yıllarda yaptığı bir konuşmada dil ve tarih kurumlarının yerini bir Akademi’nin alabileceğini ifade etmektedir.

         

                    Onun gibi Atatürk dönemini yaşamış bir yazarın bu söyledikleri, sorumluluğunu Türk Dil Kurumu ile paylaştığımız o “Açık Oturumları” eleştirenlere de verilmiş en güzel bir cevaptır, her halde. Karşılıklı düşünce ve görüşlere yer vermeden bir program hazırlamam elbette mümkün değildi.

         

         

                    Prof. Temir ve Prof. Hatipoğlu Çatışması!

         

                    “Ana Dilimiz” adlı dizinin ilk programına, dilde özleşme konusu karşı görüşlere sahip yazarlar arasında tartışıldı: Ömer Âsım Aksoy, Fahrettin Kırzıoğlu katıldı ilk programa. İkinci program için Prof. Vecihe Hatiboğlu ile karşı görüşteki Prof. Ahmet Temir hocayı düşündüm, onları davet ettim. Eskiden TDK üyesi de olan Prof. Ahmet Temir’le tartışmayı, Prof. Hatipoğlu kabul etmedi! Onun karşı görüşü savunmak üzere çağrılması ve konuşturulmasına tepki gösterdi ve “Kurum üyeliğinden çıkarılan bir kişiyle tartışmam” dedi, kesip attı.

         

                    Her ikisi de DTCF’nde Türk Dili ve Edebiyatı hocalarıydı. Fakat Prof. Temir, Kurumun dilde sadeleşme konusunda yanlış bir yol tuttuğunu görerek, bunu eleştirdiği için üyeliğine son verilmişti.

         

         

        Programı, iki bölüm haline dönüştürdüm; ilkinde Kurum üyesi ve Kol Başkanı Prof. Vecihe Hatipdoğlu konuşacak, karşı görüş için de bir hafta sonra yayımlanan programda Prof. Ahmet Temir Hocaya söz verilecekti!

         

        İlk programın bitiminde, Prof. Hatipoğlu’nu duyduğu zaman şaşkına çeviren anons şöyleydi:

         

        “Süremiz elvermediği için karşı düşünceleri programda yayınlayamadık. Aynı gün ve aynı saatte yayımlanacak bir sonraki programda, sürdürülecek tartışmada karşı düşünceye yer verilecek ve Prof. Dr. Ahmet Temir konuşacaktır.”

         

        TDK’da kol başkanlığında bulunan bir dil profesörünün, bu programda gösterdiği davranış, Kurumun dil tutumunu göstermesi bakımından son derece düşündürücüdür.

         

         

        Salim Başol’un Divan Başkanlığına Teklif Edilmesi

         

        1966 yılında toplanan 11. Dil Kurultayı, ikinci defa katıldığım, başkanlık Divanında görev aldığım kurultaydır. Toplantının açılışı yapılmış, devrin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ile birlikte Yassıada Mahkeme