Moğolistan ve Türk Kültürü Açısından Önemi

Temmuz 2011 - Yıl 100 - Sayı 287



                    Moğollar ve Moğol coğrafyası Türkler için daima önemli olmuştur. Gerek ilk yazılı belgelerimizin bu coğrafyada bulunması, gerekse Moğollarla Türklerin uzun süren tarihî ve kültürel ilişkileri ilim adamlarının ilgisini bu saha üzerine her zaman yoğunlaştırmıştır. Moğollarla Türklerin akraba olup olmadığı, Moğolca ve Türkçe dil ilişkileri gibi meseleler, üzerinde sıklıkla durulan konular olmuşlardır.

         

        Moğollar ve Moğol tarihi hakkındaki bilgiler, çok eskilere gitmez. Togan, siyasi bir birliğin adı olarak Moğol isminin ilk kez 12. yüzyılda ortaya çıktığından söz eder.[1] Bu, Oğuzların artık Anadolu’da bulundukları bir tarihtir. Moğol boy birliğinin en erken tarihinin henüz tam aydınlatılamadığından bahseden Golden de, Viktorova’dan yaptığı alıntılarla, Moğol halkının çekirdeğinin 12. yy ortasına kadar Onon, Yukarı Tola ve Kerulen nehir boyları ile Baykal’ın güneyinde oluştuğunu söyler.[2] Moğol tarihi pek çok kaynakta Cengiz ve onun doğumuyla başlatılır. Sonraki yıllarda ise Türk tarihiyle iç içe girmiş bir Moğol tarihinden söz edilebilir.

         

        Roux’ya göre Türk ve Moğol birleşmesi öylesine güçlüdür ki herkes bunların tek bir ulus olduğunu düşünmektedir. Büyük bilgin Nasirettin Tusi “Moğollar bir Türk boyudur” demiş; Muhammed Haydar da “Türkler ve Moğollar aynı ulusu meydana getirmekte” şeklinde görüş belirtmiştir. Reşideddin ise bu konuda şunları söyler: “Türk ve Moğol milletlerinin halkları birbirine benzese ve kökende aynı adı taşısalar bile, Moğollar Türklerin bir sınıfıdır ve aralarında birçok farklılık vardır... Bugün Moğol olarak adlandırdığımız uluslar, antikçağda bu şekilde adlandırılmamış ve bu ad var oldukları dönemden sonra icat edilmiştir... Günümüzde bile, Moğol milleti yalnızca Türk uluslarından biridir. Tüm diğer Türk boylarının Moğol adını almaları, elde ettikleri şan ve güçlerinden dolayıdır. Bu, aynı boyların daha önceleri Tatar adını almalarına yol açan nedenle aynıdır. Tatarların kendileri de, en tanınmış Türk boylarından biriydi.” [3]

         

        Roux, Ebul Gazi Bahadır Han’ın yazılarında rastlanan geç tarihli, İslami-Hristiyan soy kökleriyle ilgili bir efsanenin, Türkleri Yafes’in oğlu, Moğol ve Tatarları da onun soyundan kişiler yaparken aynı şeyi ifade ettiğini belirtmiştir. Moğollar ve Mısırlı Türk Memlükler arasındaki savaşlar sırasında, bütün Müslüman âleminin Mısırlı Türk Memlüklerin düşmanlarıyla “aynı ırktan” olduklarını kabul ettiğini söyleyen Roux, Cengiz Han’ın ordusundaki Türk askerlerinin sayısının artışının -ki bu yazara göre Moğol destanını büyük ölçüde bir Türk destanına dönüştürmüştür- bu denklemle doğrulandığını, ama onu daha inanılır kılmadığını belirtmiştir.[4]

         

        İsenbike Togan, Hun boyları içinde Moğolca konuşan boyların varlığını muhtemel görmüştür. Tabgaçlar arasında da Siyenpi denilen Proto-Moğolların varlığına işaret eden Togan, Avarları da Moğolların ataları olarak düşünenlerin varlığına işaret etmiştir. Bazı Proto-Moğolların Tatar olarak bilindiğine dikkat çeken Togan, yine de Tatar denildiği zaman tek bir milletin söz konusu olmadığını belirtmiştir.[5]

         

        Aslında Tatar ve Moğol kelimeleri sık sık birlikte kullanılmıştır. Ruslar da Cengiz devri için bazen Moğol bazen de Tatar adını kullanmışlardır. Tatar kelimesi, gerek Moğollar, gerekse Türkler arasında bir boy adı olarak kullanılmakta idi. Temir, Moğollardaki Tatarlarla Türk boyu olan Tatarların aynı olmadıklarını hatırlatmakta fayda görmüştür. Rusların Altınordu ve Kazan Hanlığı ahalisine hep Tatar dediklerini belirten Temir, Rusların Çarlık devrinde ellerine geçirdikleri diğer bütün Türk boylarına da toptan Tatar dediklerini ifade etmiş; fakat onların bununla Moğolları kastetmediklerini, Türk boyları için bu tabiri kullandıklarını söylemiştir.[6]

         

        Türk ve Moğol ırklarını fizikî açıdan karşılaştıranlar da olmuştur. Bağdatlı müellif Muvaffakuddin Abdüllâtif, Türklerle Moğolların görünüş olarak birbirlerinden ayrıldıklarını belirtmiştir. Ona göre Tatarlar, Türklere nispetle daha yayvan yüzlü ve daha geniş göğüslüdürler. Ayrıca, bunların kol ve bacakları daha küçük, renkleri de daha esmerdir. Ermeni Grigor ise Moğolları şöyle anlatmıştır: “Bunların başları öküz başı gibi büyük, gözleri kuşgözü gibi küçük, burunları kedininki gibi yassı, çeneleri köpek çenesi gibi çıkık, belleri karıncanınki gibi ince, bacakları domuzunki gibi kısa ve sakalları hiç yok.” İbnü’l-Furât da Grigor’la hemen hemen aynı şeyleri yazmıştır: “Büyük yüzlü, çekik dar gözlü, tüysüz, çenesinde hiç sakal yok.” Bu ve benzeri tanımlamalar, Moğol antropolojisinin Türklerden farklı olduğunu gösteren ifadeler olmuşlardır.[7] Antropolojik bilgilere göre Türkler brakisefal, Moğollar ise mongoloid ırktır. Arkeolojik kazılar, MÖ II. binden itibaren Türk âleminin doğusunda bir Moğol dünyasının varlığını göstermektedir. Tula nehri iki topluluğu ayıran bir sınır vazifesi görmüştür. Bu nehrin doğusundan itibaren Moğol dünyası başlamakta ve Mançurya’nın batı ve güney batı bölgelerine kadar bu devam etmekteydi.[8]

         

        Roux’ya göre Türkler ve Moğollardan hangisinin diğerine ne derece hükmettiğini tanımlamak zordur. O, Türkleşmiş Moğollar ve Moğollaşmış Türklerin varlığının, her iki dilin de hayal edebildiğimizden daha yaygın biçimde birlikte konuşulduğunu kabul etmemizi gerektirdiğini belirtmiştir.[9]

         

        Temir, Moğolların bir kısmının Türkleştiğini, Türklerin de bir kısmının Moğollaştığını söylemiştir. Ona göre, Altay’daki Türk boyları ile Moğollar arasındaki benzer temas ve kaynaşmalar 20. yüzyıla kadar devam etmiş ve bugün de etmektedir.[10]

         

        Başta da ifade ettiğimiz gibi pek çok kaynak, Moğolların tarihini Cengiz Han’la başlatmıştır. Zeki Velidi Togan, Cengiz Han ve çocuklarının kurduğu devlete birçok Türk boy ve topluluğunun destek vermiş olduğunu vurgulamıştır. Ayrıca Cengiz Han’ın mensup olduğu Borçigin soyunun Türkçe Böri Tegin’den geldiği görüşünü savunarak, ela gözlü, sarışın oldukları söylenen bu sülalenin mensuplarının Türkler arasında hükümdar olma kutuna sahip bir soydan geldiğini ileri sürmüştür. İsenbike Togan ise Cengiz Han’ın mensup olduğu ailenin kökenleri konusunda elde bulunan belgelerin “pozitivist” sonuçlara varacak nitelikte olmadığını belirtmiştir.[11]

         

        Bilindiği gibi Moğolların Gizli Tarihi adlı eser, Cengiz Han’ın soyu hakkındaki bir efsane ile başlamaktadır. Buna göre, Cengiz’in soyu Börte-çino (boz kurt)’dur. Onun eşi ise Alageyik’tir. Togan, buradan hareketle Cengiz Han’ı yücelten efsanelerin aslında geyik, alageyik ve bozkurt etrafında oluşmuş yaradılış efsanelerini birleştirdiğini ve bu efsaneler yoluyla bütün eski tarih mirasına sahip çıkıldığını söylemiştir. [12]

         

        Togan’a göre “Onlar denizi geçerek geldiler” şeklindeki eserin ikinci cümlesi de ilginçtir. Çünkü bu cümle, Cengiz’in atalarının batıdan doğuya doğru gittiklerini göstermektedir. Doğuya gitmek için aşılan deniz ya da göl için verilen bilgiler ise çeşitlilik arz etmektedir. Reşideddin’den alınan Oğuz Destanı’nda da bu görüş tekrarlanmıştır. Burada Oğuz Han, Tanrı’ya inanmayıp onun birliğini reddeden amca oğullarını yenmiş ve Karakurum’a sürmüştür. Oğuz, onlara “her zaman kaygılı olun” anlamında Muval demiştir. Yani bu destana göre, Oğuz’un amca oğulları Türkistan’dan ayrılmışlar ve doğuya giderek orada Moğol olmuşlardır.[13] Ermeni rahibi Grigor da Moğolların kendi yurtları olan Türkistan’dan çıkarak şark taraflarında bir yere gittiklerinden, orada vurgunlarla geçinip uzun bir zaman çok fakir bir hayat sürdüklerinden bahsetmiştir.[14]

         

        Cengiz’in asıl adı Temüçin’dir.[15] 1206 Pars yılında Cengiz Han, Onan nehri kaynağında toplanan kurultayda büyük hükümdar ilan edilmiştir.[16] Onun 1206’da kurduğu devlet, kısa sürede geniş sınırlara erişmiştir. Cengiz, 1210’da Tangutlar üzerine sefer yaparak güneybatı kanadını emniyete almış, 1211 yılına kadar da çeşitli boy ve beylikleri idaresi altında birleştirmiştir. 1215’te bugünkü Pekin şehrini fetheden Cengiz, 1220’de de Semerkant ve Buhara’yı almıştır.[17] Cengiz 1227 domuz yılında vefat etmiştir.[18]

         

        Cengiz’in ölümünden 1259-60’lara kadar kağanlığın merkezi Karakurum şehri olmuş ve devletin başına üç oğlu geçmiştir. Bunlar Ögedey (1229-1241), Güyük (1246-1248) ve Möngke (1252-1259)’dir. Aslında Cengiz Han, daha hayattayken imparatorluğu dört oğlunun idaresine vermiştir: Coçi, Çağatay, Ögedey ve Toluy. Kaynaklarda bunlardan dört ulus şeklinde bahsedilmiştir. Ordunun, ailenin malı ve mülkü sayılmış olması ve ordunun büyük kısmının aile ocağının bekçisi Toluy Hanın hissesine düşmesi, onun da genç yaşta ölmesi sonucunda çocukları hükümdar olan Möngke Han, Çin’de hüküm süren Kubilay Han ve İran’ı fetheden Hülagü Han daha avantajlı bir konuma gelmişlerdir.[19]

         

        Roux, tarihin gördüğü en büyük imparatorluklardan biri olan Moğol İmparatorluğu’nun gerçek değerini sağlayan üç temel niteliği şöyle sıralamıştır:[20]

         

  1. Benzersiz yayılım,
  2. İmparatorluğun kuruluşundaki sağlamlığa zarar vermeyen büyük hız,
  3. İmkânların yetersizliği ve sonuçların büyüklüğü arasındaki orantısızlık.

         

         

        Siyasi tarihinin ilk safhalarını yukarıda kısaca verdiğimiz Moğolistan, bugün Asya’nın ortasında, denizlerden uzak bir noktada kuzeyden Rusya, güneyden Çin ile komşu bir ülkedir. 1.564.116 km²lik geniş bir coğrafyaya yayılmış olan topraklarında yaklaşık 3.000.000 kişi yaşar. Türkiye coğrafyasından iki kat daha geniş bu topraklarda nüfusun bu kadar az olması, kilometre kareye düşen kişi sayısını da azaltmakta ve ülkeyi adeta terkedilmiş bir mekân kılmaktadır. Başkent Ulanbator’da toplam nüfusun hemen hemen yarısının yaşaması, ülkenin geri kalan kısımlarını daha da boş ve terkedilmiş yapmaktadır.

         

        Moğolistan 21 aymagdan (şehir) oluşmuştur.[21] Ekonomi büyük ölçüde hayvancılığa ve madenciliğe dayalıdır. Madencilikte özellikle bakır ön plana çıkmaktadır. Moğolistan’da din olarak Budizm yaygındır. Parlamenter sistemin hâkim olduğu Moğolistan’ın dili ise Moğolcadır. Yazı olarak Kiril alfabesi kullanılmaktadır.

         

        Moğolca, bugün ağırlıklı olarak Moğolistan, Çin ve Rusya’da konuşulan ve Altay dilleri arasında kabul edilen bir dildir. Kaynaklarda Moğolca konuşanların sayısı, 5-8 milyon arası gösterilmiştir.[22] Standart Moğol dili, Halha Moğolcasına dayanır. Buryatça ve Kalmukça ise bugün Rusya sınırları içerisinde kullanılmaktadır. Moğolların Çin’de yaşadığı bölge genellikle İç Moğolistan (Inner Mongolia) adıyla bilinir.[23] Bugünkü Moğolistan Cumhuriyeti’nin toprakları da Dış Moğolistan (Outher Mongolia) diye adlandırılmıştır.[24]

         

        2001 yılında yayımladıkları eserde Rita Kullmann ve D. Tserenpil, Çağdaş Moğol dillerini ve bu dilleri konuşanların sayısını şu şekilde göstermişlerdir.[25]

         

         

         

        Dil

        Diyalektler

        Konuşulan Bölge

        Nüfus (1990)

        1. Monguor

        Minkhe, Khutsu

        Şangay ve Kansu bölgeleri, Çin

        191.624

        2. Donghiang

         

        Kansu Eyaleti’ndeki Linsyan Banner, Çin

        373.872

        3. Baoan

         

        Kansu Eyaleti’ndeki Linsyan Banner, Şangay Eyaleti, Çin

        12.212

        4. Shar-Uygur veya Doğu Uygur

         

        Şangay Eyaleti’ndeki çeşitli bölgelerde, Çin

        12.297

        5. Daguur

        Khailar, Tsitsikhar, Bhuta, Khuila

        İç Moğolistan’daki Khölön-Büir Banner; Şincan Eyaleti’nin kuzey-batısındaki Tarvagatay dağları, Çin

        121.357

        6. Kalmuk

        Dörvöd, Torguut, Butsava

        Rusya Federasyonu’ndaki Kalmuk Cumhuriyeti

        147.000

        7. Oyrat

        Dörvöd, Bayad, Torguut, Zakhchin, Ööld, Khoshuut, Uriankhai

        Uvs, Khovd ve Bayan Ölgey Aymakları, Moğolistan; Şincan Eyaleti, Çin

        285.000 (Moğolistan’da 150.000, Çin’de 135.000)

        8. Buryat

        Aga, Alar, Barga, Bargusin, Sartuul, Bokhan, Ekhirit, Tunkha, Khori, Tsongol

        Dornod’daki çeşitli bölgeler, Khentii, Selenge, Bulgan ve Khösgöl aymakları, Moğolistan; Buryat Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu, Khölön-Büir Banner’deki Buryat bölgesi İç Moğolistan

        400.000 (314.000’i Buryat Cumhuriyeti’nde)

        9. Merkezî Moğolistan

        Halha, Darkhat, Dariganga, Sartuul

        Moğolistan

        2.000.000

        10. Güney Moğolistan

        Tümed, Ordos, Baarin, Üzemjin, Khorchin, Gorlos, Kharchin, Darkhat, Khamnigan

        İç Moğolistan, Çin

        4.806.849

         

         

         

                    Moğolistan’ın Türk kültürü açısından şüphesiz en büyük önemi, ilk yazılı belgelerimiz olan ve Köktürklerden bize miras kalan Orhun (Köktürk) Âbideleri olarak bilinen anıtların bu coğrafyada bulunuyor olmasıdır. Bu coğrafyada bulunan Tonyukuk, Köl Tigin ve Bilge Kağan anıtları en çok bilinen bengü taşlardandır. Bununla birlikte, Moğolistan coğrafyasında runik harfli başka pek çok irili ufaklı taş da mevcuttur ve bu taşlar tarihimizin eski dönemlerine ışık tutmaktadır.

         

        Anıtların Türk dili, Türk tarihi ve Türk kültürü açısından önemini Prof. Dr. Muharrem Ergin şu müthiş cümlelerle dile getirmiştir:[26]Türk adının, Türk milletinin isminin geçtiği ilk Türkçe metin. İlk Türk tarihi. Taşlar üzerine yazılmış tarih. Türk devlet adamlarının millete hesap vermesi, milletle hesaplaşması. Devlet ve milletin karşılıklı olarak vazifeleri. Türk nizamının, Türk töresinin, Türk medeniyetinin, yüksek Türk kültürünün büyük vesikası. Türk askeri dehasının, Türk askerlik sanatının esasları. Türk gururunun ilâhi yüksekliği. Türk feragat ve faziletinin büyük örneği. Türk içtimai hayatının ulvi tablosu. Türk edebiyatının ilk şaheseri. Türk hitabet sanatının erişilmez şaheseri. Hükümdarâne eda ve ihtişamlı hitap tarzı. Yalın ve keskin üslûbun şaşırtıcı numunesi. Türk milliyetçiliğinin temel kitabı. Bir kavmi millet yapabilecek eser. Asırlar içinden millî istikameti aydınlatan ışık. Türk dilinin mübarek kaynağı Türk yazı dilinin ilk fakat harikulâde işlek örneği. Türk yazı dilinin başlangıcını milâdın ilk asırlarına çıkartan delil. Türk ordusunun kuruluşunu en az 1250 sene öteye götüren vesika. Türklüğün en büyük iftihar vesilesi olan eser. İnsanlık âleminin sosyal muhteva bakımından en mânalı mezar taşları. Dünyanın bugün belki de en büyük meselesi olan Çin hakkında 1250 sene evvelki Türk ikazı.”

         

                    Bengü taşları “Türklüğün şehadet parmakları” olarak da niteleyen Ergin’e göre “bu mübarek taşları kana kana okumak, her kelimesi üzerinde derin derin düşünmek, resimlerini huşû içinde seyrederek ruhu yakalamak, her Türk için millî bir ibadettir.”:[27]

         

                    Tarihimiz ve kültürümüz bakımından bu derece önem arz eden üç büyük bengü taştan Tonyukuk 725-726’da, Köl Tigin 732’de, Bilge Kağan ise 735 yılında dikilmiştir. Bu tarihler Köktürklerin II. dönemine denk düşmektedir. Üç taşın da muhtevaları birbirine yakın konulardır. Abidelerden Tonyukuk iki, diğerleri ise birer bengü taştan ibarettir. Tonyukuk anıtında Türk milletinin Çin tutsaklığından kurtuluşu, İlteriş Kağan dönemi, Kapkan Kağan’ın ilk yılları ve bu yıllarda Köktürklerin Oğuzlar, Kırgızlar, Türgişler ve Çinliler ile olan savaşları anlatılır. Bilge Kağan tarafından diktirilen Köl Tigin bengü taşında, Köktürklerin I. dönemindeki güçlü zamanları, daha sonra nasıl zayıflayıp Çin’e tutsak oldukları, Çin esaretinden kurtuluş ve Köl Tigin’in kahramanlıkları anlatılmıştır.[28] Bilge Kağan’ın oğlu Tengri Kağan tarafından diktirilen Bilge Kağan bengü taşının büyük bölümü Köl Tigin bengü taşı ile aynıdır. Bu taşta da Bumin ve İstemi Kağan zamanındaki şevket devri, Çin’e tutsak oluş, esaretten kurtuluş ve Bilge Kağan’ın kahramanlıkları anlatılmıştır.[29]

         

        Köl Tigin ve Bilge Kağan anıtları 1889’da Yadrintsev; Tonyukuk anıtı ise 1897’de ise Klementz tarafından keşfedilmiş ve ilim âleminin dikkatine sunulmuştur. Anıtlar bulununca köklerini arayan pek çok millet bunların kendilerine ait olabileceği ümidini taşımıştır. Fakat, 15 Aralık 1893’te Danimarkalı âlim Thomsen anıtların dilini çözerek kitabelerin Türklere ait olduğunu ilân etmiştir. Anıtların kimlere ait olduğu anlaşılana kadar Türk dilinin en eski yazılı belgesi 1069-1070 yıllarında Yusuf Has Hâcib tarafından kaleme alınan Kutadgu Bilig olarak biliniyordu. Anıtların Türklere ait olduğunun anlaşılması Türk yazı dili tarihini de yaklaşık 300 yıl kadar eskiye götürmüştür.[30]

         

        Bengü taşlar üzerinde 1893’te anıtların dilinin çözülmesinden sonra araştırmalar artmış, yabancı ve Türk bilim adamları tarafından özellikle kitabelerin dili üzerinde yoğun çalışmalar yapılmıştır. Ülkemizde anıtları ilk tanıtan yazı 1895’te Necip Asım Bey tarafından yazılmıştır. İlerleyen yıllarda Fuad Köprülü, Ragıp Hulûsi, Hüseyin Namık Orkun, Nihal Atsız, Muharrem Ergin, Talat Tekin, Osman Fikri Sertkaya, Cengiz Alyılmaz[31] ve isimlerini burada tek tek sayamadığımız pek çok araştırmacının anıtlarla ilgili çeşitli çalışmaları olmuştur.

         

        Anıtların bulunduğu Moğolistan ve Moğolca üzerine de ülkemizde çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun’un Moğolistan ve Çin Günlüğü adlı eseri bu coğrafyaya ait hatıraları yansıtmaktadır. Moğolca ile ilgili Prof. Dr. Ahmet Temir ve Prof. Dr. Tuncer Gülensoy’un çeşitli çalışmaları olmuştur. Prof. Dr. Günay Karaağaç ve Prof. Dr. Zeki Kaymaz tarafından, Moğolca çeşitli kaynaklar yabancı dillerden dilimize çevrilmiştir. Son dönemlerde Bülent Gül, Yavuz Kartallıoğlu ve Feyzi Ersoy tarafından Moğolcayı konu alan kitap ve makale bazında çeşitli çalışmalar yapılmıştır.

         

                    Moğolistan ile ilgimiz sadece dil alanında yapılan çalışmalarla sınırlı kalmamıştır. 10-12 Eylül 1995’te 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in bilim adamları ve gazetecilerden oluşan bir heyetle anıtlara yaptığı gezide, anıtlar, dikilişlerinden 1263 yıl sonra ilk kez bir Türk devlet başkanı tarafından ziyaret edilir.[32] 1996’da Moğolistan’a büyükelçiliğimiz açılır. Bu tarihten sonra bölgede özellikle TİKA’nın çeşitli katkılarıyla bazı faaliyetler gerçekleştirilmiştir. Sırasıyla bölgeye 2000 ve 2001 yıllarında Prof. Dr. Hakkı Acun ve Prof. Dr. Sadettin Gömeç başkanlığında kazı heyetleri gönderilir. 2001 yılındaki kazıda Bilge Kağan külliyesinde gümüş bir kutu içerisinde binlerce küçük parçadan oluşan bir hazine ortaya çıkarılmıştır. Altın bir taç, gümüşten geyik heykelcikleri, çeşitli takılar ve mutfak eşyaları bu hazine de ortaya çıkarılan eşyalardan bazılarıdır.

         

                    TİKA’nın önderliğinde Moğolistan ile Eğitim, Ticaret, Enerji, Madencilik, Sağlık vb. alanlarda çeşitli anlaşmalar yapılmış ve projeler yürütülmüştür. Karakurum’u anıtlara bağlayan 46 km yol, Türkiye Cumhuriyeti tarafından yapılmıştır.

         

                    Bugün Türkiye’de 500 civarında Moğol öğrenci öğrenim görmektedir. Moğolistan’daki toplam Türk nüfus ise 200-250 civarındadır.

         

                    Moğolistan ve Moğol coğrafyası Türkler ve ülkemiz için gerçekten de büyük bir öneme sahiptir. Ülkemizin o bölgeye yönelik ilgisi ve çeşitli çalışmaları olsa da bu elbette yeterli değildir. Bölgeye giden yatırımcı ve araştırmacı sayılarında mutlaka artış olmalıdır. Moğolcayı iyi derecede bilen bilim adamlarımızın sayısı artmalıdır. Üniversitelerimizde genç araştırmacılar Moğolca öğrenmeye teşvik edilmeli ve bunların Moğolistan’a gidip orada uzun süreli kalmalarına imkânlar tanınmalıdır. Üniversite camiasından ve ilgili kurumlardan bu bölgeye gideceklere destek ve yardımlarda kolaylıklar sağlanmalıdır. Gidilecek coğrafya çetin ve zordur. Bu yüzden devletimizin bölgeye gidecek araştırmacıları bulup onlara yardımcı olması zorunludur. Bölgeye gidecek gönüllü bulunmuşsa hemen kucak açılmalıdır. Moğolistan’a her yıl onlarca hatta yüzlerce İsveç gibi Belçika gibi ülkelerden öğrenci ve araştırmacı akmaktadır. Kore, Japonya ve Çin gibi yakın ülkeler ile ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa gibi ülkelerin bölgeye ilgilerini ise söylemeye bile lüzum yoktur. Hâl böyle iken Türkiye Cumhuriyeti’nin bölgeye kayıtsız kalması, ya da diğer ülkelerden daha az ilgi göstermesi elbette düşünülemez. Kurumlarımız arasında iletişim, iş birliği ve koordinasyonlar mutlaka en üst seviyede olmalıdır. Yapılacak çalışmalar şüphesiz ülkemiz adına ve ülkemize yakışır şekilde gerçekleşmelidir. Özellikle abidelere yönelik tanıtıcı çalışmalara hız verilmelidir. Ülkemizden anıtların olduğu bölgelere üniversite hocalarının, asistanların ve mümkünse öğrencilerin de içinde bulunacağı geziler düzenlenmeli ve buna bir şekilde maddî destek sağlanmalıdır. Sadece gezi için bile olsa bu tarz uygulamalar bir şekilde hayata geçirilmelidir.

         

        Bugün, ülkemizde Moğolistan’ı hâlâ bir Türk cumhuriyeti zanneden, anıtları yalnızca çeşitli yerlerdeki kopyalarıyla tanıyan ve taşlardaki yazıyı cahilliğinden “gavurca” diye nitelendiren üniversite öğrencilerimiz mevcuttur. Bu taşlar bizim kimlik belgelerimizdir, geçmişimizdir, soy kütüğümüzdür. Bunlara ilgi Moğolistan’a ilgiden geçer. Moğolistan ise kendisi uzaklarda olsa da uzaklarda olan başka ülkelere ve oralardan gelecek araştırmacılara daima kucak açıyor. Türkiye Cumhuriyeti, bugüne kadar çeşitli faaliyetlerde bulunmuş olsa da Moğolistan ile henüz yeteri derecede sıcak bir kucaklaşma gerçekleşmiş değildir. Bu kucaklaşma bir an evvel gerçekleşmelidir.

         

         

         


        


        

        [1] İsenbike Togan; “Çinggis Han ve Moğollar”, Türkler, Yeni Türkiye Yayınları, C. 8, s. 242.


        

        [2] Peter B. Golden, Türk Halkları Tarihine Giriş, (Çev. Osman Karatay), Karam Yay., Ankara 2000, s. 235, 236.


        

        [3] Jean-Paul Roux; Moğol İmparatorluğu Tarihi, Kabalcı Yayınları, İstanbul 2001, s. 153, 154.


        

        [4] Jean-Paul Roux, age., s. 154.


        

        [5] İsenbike Togan, agm., s. 242.


        

        [6] Ahmet Temir; “Moğol (veya Türk-Moğol) Hanlığı”, Türkler, Yeni Türkiye Yayınları, 2002, C. 8, s. 257.


        

        [7] Cihat Cihan; “Türkler ile Moğolların Irkî Münasebetleri”, Türkler, Yeni Türkiye Yayınları, 2002, C. 8, s. 280.


        

        [8] Cihat Cihan, agm., s. 283.


        

        [9] Jean-Paul Roux, age., s. 32.


        

        [10] Ahmet Temir, agm., s. 256


        

        [11] İsenbike Togan, agm., s. 241.


        

        [12] İsenbike Togan, agm., s. 242.


        

        [13] İsenbike Togan, agm., s. 242.


        

        [14] Cihat Cihan, agm., s. 279.


        

        [15] İsenbike Togan, agm., s. 244.


        

        [16] Ahmet Temir, agm., s. 258.


        

        [17] İsenbike Togan, agm., s. 244-245.


        

        [18] Ahmet Temir, agm., s. 259.


        

        [19] İsenbike Togan, agm., s. 244-245.


        

        [20] Jean-Paul Roux, age., s. 20.


        

        [21] Yukarıdaki harita http://cosmicdiary.org/blogs/john_hearnshaw/wp-content/uploads/2009/02/mongoliamap.gif adresinden alınmıştır.


        

        [22] Moğolca konuşanların sayısı, Katzner ve Malmkjaer’de 5 milyon (Katzner 2005: 203; Malmkjaer 1991: 424), http://en.wikipedia.org/wiki/Mongolian language adresinde 5.7 milyon, Colombia Encyclopedia, Sixth Edition, 2005  (http://www.highbeam.com/library)’de 6 milyon, Rita Kullmann ve D. Tserenpil’de ise yaklaşık 8 milyon olarak verilmiştir (2001: 2).


        

        [23]Kenneth Katzner; The Languages of the World, London and New York 2005, s. 203.


        

        [24]Juha Janhunen; “Mongol Dialects”, The Mongolic Languages, London and New York 2003, s. 177.


        

        [25] Kullmann, R - Tserenpil, D.;  Mongolian Grammar, Hong Kong,China 2001, s. 2.


        

        [26] Muharrem Ergin; Orhun Abideleri (37. Baskı), İstanbul 2006, s. XIV.


        

        [27] Muharrem Ergin, age., s. XXIV


        

        [28] Ahmet B. Ercilasun; Başlangıcından Yirminci Yüzyıla Kadar Türk Dili Tarihi, Akçağ Yay., Ankara 2005, s. 133.


        

        [29] Ahmet B. Ercilasun, age., s. 135.


        

        [30] Ahmet B. Ercilasun, age., s. 128.


        

        [31] Anıtlarla ilgili son yayınlardan biri, Cengiz Alyılmaz’ın Dil Araştırmaları dergisinin son sayısında (Güz 2010) yayımlanan “2010 Yılı İtibarıyla Höşöö Tsaydam Bölgesi ve Orhun Vadisi” başlıklı yazısıdır.


        

        [32] Ahmet B. Ercilasun, age., s. 162.