İslam Dünyası Ve Türkiye: Bir Seçeneğimiz Var

Ocak 2015 - Yıl 104 - Sayı 329



        Türkiye ve İslam dünyası büyük bir oyunun ortasında bir bunalım ve dönüşüm devrini yaşıyor. Sömürgecilik hareketleri sonrasında dikta rejimlerinin ve monarşilerin hüküm sürdüğü İslam dünyası özellikle Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra Filistin meselesinin yanında Irak krizi, Irak Savaşı, Büyük Orta Doğu Projesi, Libya, Mısır ve Suriye’de yaşananları da kapsayan sözde Arap Baharı vb. hadiselerle dünya gündeminin en önemli maddelerinden biri olmaya devam ediyor. Bunda, Orta Doğu coğrafyasının sahip olduğu doğal kaynaklar, İsrail’in güvenliği ve bölgenin stratejik önemi rol oynuyor.

         

        1990’larda dünyayı yeniden tasarıma tabi tutan üst akıl, medeniyetler çatışması paradigmasını tedavüle soktu. Esasen medeniyet paradigması daha önce Toynbee tarafından da ehemmiyetle vurgulanmış ve Batı medeniyeti karşısında diğer medeniyetlerin potansiyelleri ve taşıdıkları “tehdit” imkânları tahlil edilmişti. Tek medeniyet saplantısından kurutulamayan, Erol Güngör, Cemil Meriç gibi bu toprakların değerlerini 1970’lerde ve 80’lerin başında “keşf” edemeyen sözde aydınlarımızın bir kesimi, ancak Huntington’ın yazılarıyla uyandı.  Bunda, bizim yenileşme devri medeniyet anlayışımızın ve pozitivist bilim anlayışımızın payı epeyce ağır basar.

         

                    Bugün artık, laikçisi, dindarı, solcusu, sağcısıyla şunu iyi anlamamız lazım: Biz İslam medeniyeti dairesi içinde Türk-İslam medeniyeti geleneğinin takipçileriyiz. “Çağdaşlaşma, yenileşme, Batılı değerlerden etkilenme” vs. bu çerçevenin içinde bir anlam taşır. Bunun ayrıntılı bir tartışmasına girecek değiliz, ama artık kendi medeniyetimizi inkâr gibi beyhude ve aynı zamanda tahripkâr bir çabanın yararı yoktur; zararı ise apaçık ortadadır. Burada üzerinde durmamız gereken husus, bu noktadan hareketle elan yaşamakta olduğumuz buhranın mahiyeti, sebepleri ve bundan çıkış için takip etmemiz gereken hatt-ı hareket hakkında düşünmeye çalışmak olmalıdır.