Ziya Gökalp-Mümtaz Turhan-Erol Güngör Çizgisinde Milliyetçi Tarih Görüşü

Nisan 2011 - Yıl 100 - Sayı 284



        16. yüzyılda başlayan ve 18. yüzyılda kesifleşerek devam eden, “uluslaşma” süreci, malum olduğu üzere, Fransız İhtilal’ı ile ivme kazanmış; imparatorlukların parçalanmasıyla da ortak kültürler çerçevesinde bir araya gelen topluluklar, küçük devletler halinde siyasi arenada yerlerini almaya başlamıştı. Bir imparatorluk karakterine sahip Osmanlı Devleti de zamanla bu süreçten etkilenmiş, egemenliğinde yer alan halkların (1826-Yunanlılar, 1876-Bulgarlar, 1878-Romenler, 1882-Sırplar) isyan ederek ayrılması, kendi prensliklerini ve nihayet ulusal devletlerini kurmaları ile milliyetçilik olgusuyla sert bir biçimde karşılaşmıştır. Balkan halklarında bu gelişmeler yaşanırken, ülkenin güneyinde ise 1860’lardan itibaren bölgede matbaanın yaygınlaşmasıyla okur-yazarlığın artması sayesinde bir “Arap milliyetçiliği” başlamıştır. 1882’de İngiltere’nin Arap dünyasının merkezi olan Mısır’ı işgal etmesiyle bu gelişme daha da hızlanmıştır[1].

         

        İmparatorluğun asli kurucu unsuru olan Türkler arasında milliyetçiliğin (Türkçülük) ise diğer halklara göre geç bir zamanda geliştiği bilinmektedir. Bunun nedeninin, Türklerin devletin hâkim unsuru olmalarından dolayı Osmanlı birliğini savunmalarıyla ilgili olduğu genel kabul halindedir. Tarih çalışmaları[2] çerçevesinde ortaya çıkan ilk Türkçü yaklaşımların özellikle Kafkasya, Kırım ve Azerbaycan çevresinden gelen aydınlarla geliştirildiği görülür. Bunlardan biri olan Yusuf Akçura’nın 1904 tarihinde yayımladığı “Üç Tarzı Siyaset” adlı eseriyle daha da anlam kazanan ve fikrî anlamda güçlenen Türkçü düşünce, 1908’de kurulan Türk Derneği, 1911’de çıkan Türk Yurdu dergisi ve nihayet 1912’de kurulan Türk Ocakları ile gelişmiş ve sistemleşmiştir. 1908’de II. Meşrutiyetle birlikte başlayan “millileşme”, bu süreçte iktidara hâkim olan İttihat ve Terakki Partisi’nin söylem ve eylemleriyle bir devlet politikası olarak belirmiş, 1913’te yaşanan Balkan Felaketi’nden sonra daha fazla bir kıymet kazanmıştır.

         

        Dağılan imparatorluğu milli bir Türk devletine dönüştürmeyi hedeflediğini söyleyebileceğimiz Türkçülük düşüncesi, önceleri Turancılık anlayışıyla dış Türkleri de içine alacak bir biçimde anlaşılmışsa da I. Dünya Savaşı’ndan sonra bu durum değişmiştir. Malum olduğu üzere Savaşın sonunda Osmanlı Devleti mağlup olmuş, vatan coğrafyası olarak elde kalan son parça Türkiye, bir imparatorluktan ziyade Anadolu devleti, ayrılmalar (kopmalar) sonucunda etnik ve dinsel bakımdan türdeş bir toplum haline gelmiş bulunuyordu. Bu yüzden Türk milliyetçiliği, siyasi bir tercih olmaktan ziyade, tamamlanmış bulunan tarihsel bir olguya uyum sağlama süreci olarak belirmiştir.[3] İslamcılık, Osmanlıcılık davalarının bittiği bu ortamda Türk milliyetçiliği tezinin en önemli savunucusu olarak Ziya Gökalp’ı görmek mümkündür.

         

        Gökalp, tarihsel gerçekliğin dayattığı bu durumu kabul etmiş, bir imparatorluktan ulus-devlete geçiş sürecinin kamuoyu üzerindeki olumsuz etkilerini hafifletmek[4] için, yayılmacı olmayan, yitirilen toprakları geri alma amacı gütmeyen bir Türkçülüğü savunmuştur. Onun ortaya koyduğu görüş ve düşüncelerin hem zamanın aydınları arasında hem de yeni devletin felsefesinde etkili olması, Ziya Gökalp’ı daha da önemli yapmıştır.

         

        Türkiye’de Ziya Gökalp ile başlayan sosyolojik temelli Türkçü-milliyetçi düşüncenin daha sonra Cumhuriyet döneminde benzer çizgide Mümtaz Turhan ve Erol Güngör tarafından devam ettirildiği görülmüştür. Uzun zaman Kemalist ideolojinin asıl kaynağı olarak kabul edilen Ziya Gökalp’in fikirleri yanında, daha sonradan Türk-İslam düşüncesinin oluşmasına etkisi inkâr edilemeyecek olan Mümtaz Turhan’la devam eden ve nihayet Erol Güngör ile güncellenen bu çizginin, pek çok açıdan tetkik edilmesi, Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinin kültür tarihinin anlaşılması için gereklidir. Bu çalışmada, tarihe çok fazla gönderme yaparak fikirlerini temellendiren Gökalp ile onun bir anlamda takipçisi ve yenileyicisi sayılabilecek Turhan ve Güngör’le oluşan bu milliyetçi çizginin, tarih anlayışı ve yaklaşımlarının nasıl teşekkül ettiği, incelenmeye çalışılmıştır.

         

         

         

        Zincirin İlk Halkası Olarak Ziya Gökalp ve Tarih

         

        Diyarbakır'da doğan Ziya Gökalp’ınOsmanlı Devleti’nin I. Meşrutiyeti ilan ettiği tarihte (1876) başlayan hayatı, Cumhuriyetin Kuruluşu’na şahitliğe (1924) kadar sürmüştür. Bu dönem tıpkı 13. yüzyılda olduğu gibi Anadolu coğrafyasının; siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda kelimenin tam manası ile kabuk değiştirdiği, büyük gelişimlerin/dönüşümlerin yaşandığı bir süreçtir. Gökalp, yaşadığı bu dönemin büyük sorunlarının yapısal niteliğini fark etmiş, bunların çözümü için köktenci yaklaşımların gerekliliğinin farkında olmuş bir gerçekçi düşünürdür.

         

        O, Jön Türklerin başlattığı siyasi değişimin, iktisat, aile, güzel sanatlar, ahlak ve hukuk gibi alanlarda bir "Yeni Hayat" ortaya çıkaracak sosyal bir değişimle tamamlanmaya ihtiyacı olduğuna inanmıştı. Yeni bir Türk medeniyeti, sadece Türk milli değerlerinin kazanılmasıyla yaratılabilirdi. Bu sebepten devrin yenilikçi hareketi İttihat ve Terakki’ye katılan Gökalp, milletvekili seçilerek aktif siyasete girmiştir. O, elde ettiği saygınlıkla, düşüncelerini zamanın Darülfünun’da uygulama imkânı bulmuş; ders programlarını, okutulacak dersleri ve kitapları belirlemiştir.

         

        Gökalp, 1913 ve 1914 Edebiyat Fakültesi’nde İçtimaiyat (Sosyoloji) müderrisliği görevinde bulunmuştur. Böylece, İstanbul Üniversitesi'nde ilk sosyoloji profesörü olmuştur. 1918'de ise “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” adlı eserini yayımlamıştır. Gökalp özellikle “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” adlı eseri Türkçü düşüncenin ana sorunlar karşısında tavrını belirlemek yanında, “yeni hayat”a ilişkin önemli bir kimlik projesi sunmuştur.

         

        Hayatı aktif siyasi mücadeleyle geçen Gökalp, ölümünden kısa bir süre önce (1923) bir manifesto niteliğindeki “Türkçülüğün Esasları”isimli ünlü eserini yayımlamıştır. Gökalp, bu eseriyle ileride resmi tarih söylemindeki bazı kabullenişlere de etki etmiştir. Geçmişteki Türk siyasi topluluklarının hepsini kıtasal, bağımsız, birleşik ve çok örgütlü devletler olarak tanımlayan Gökalp, Türk bir Avrasya konusunda Akçura ile neredeyse aynı görüştedir. O, Türk devletlerinin Hunlardan günümüze dek taşıdığı süreklilik fikrini güçlendirmiştir.[5]

         

         

        Zamanının önemli ve etkili fikir adamlarından biri olarak pek çok fikrini uygula(t)ma imkânı bulan Gökalp üzerinde ailesi başta olmak üzere pek çok kişinin dönemsel etkisi olmuştur. Ama konumuz bağlamında lise yıllarında Dr. Abdullah Cevdet ile görüşmeleri, Doktor Yorgi'den aldığı felsefe dersleri, Mehmet Ali Ayni'den tarih dersleri alması önemlidir. O, özellikle Mehmet Ali Ayni'den tarihin nasıl muhakeme edileceğini öğrenmiştir.

         

        Gökalp’in asıl esin kaynağı Emile Durkheim’dır. Durkheim, metodoloji bakımından pozitivist gelenekte yer almakla birlikte idealist bir epistemolojiyi bu geleneğe katmış, dayanışmacı-solidarist korporatizmiyle görece demokratik ve çoğulcu bir siyaset kuramı geliştirmiştir.[6] Durkheim sosyolojisinin iyi bir okuyucusu ve takipçisi olan Gökalp’in pozitivist bir yönü olduğu söylenebilir.[7] Bunu Abdullah Cevdet ile olan ilişkisi yanında İstanbul’da Jön Türkler arasında takip edilen Batı(Fransa)’ya ilişkin eserlerin etkisi olarak da görmek mümkündür. Ancak o, salt bir taklitçi olmak yerine Durkheim’ın dayanışmacı-solidarist toplum görüşünü Türk toplumu açısından uyarlayarak, “içtimai mefkûrecilik” tezini ortaya atmış[8] ve "Türk Sosyoloji Ekolü"nü kurmuştur.

         

        Gökalp, ilim ve kültür hayatında tarihe ilk planda yer vermiştir.[9] Ama açıktır ki Gökalp’ın tarihle ilgilenmesi, bir tarihçi yaklaşımından çok bir sosyolog bakış açısıyladır. Kaldı ki Gökalp başlı başına bir tarih kitabı hazırlamadığı gibi, bir tarihi olayı usulüne uygun bir biçimde ele alan bir inceleme yazısı da kaleme almamıştır. Yani, onun doğrudan tarihe ilişkin bir çalışması da yoktur[10]. Ancak o, döneminin ülke sorunlarına yönelik pragmatist çözümler bulmaya çalışan bir düşünür-aydın olarak Türkçülüğe ilişkin tezlerini, geliştirdiği mefkûresini tarihsel bir temele oturtarak, ortaya koymaya çalışmıştır. Böylece Ziya Gökalp için tarih, meselenin anlaşılması ve güncel çözümlere birikimli bir yaklaşım için bir arka plan oluşturmuştur. Bu bağlamda tarihsel olarak Türk’e ait ne varsa Gökalp’ın kültür tarihçiliği bakışında kıymet kazandığını söylemek mümkündür. İşte bu yüzden Batı’da sosyolojinin devlet felsefesi kaynaklı olmasına karşın ülkemizde tarihe dayandırılması söz konusu olmuştur.[11] Gökalp ile başlayan bu tarihi çalışmalarının merkezine alan sosyolojik düşüncenin Turhan ve Güngör ile devam etmesini, bu çerçevede anlamak gerekir.

         

        Diğer yandan Gökalp’ın tezinde yer alan tarihsel bazı bilgilerin de yanlış olduğu görülmüştür.[12] Bu durum, elbette ki döneminde bu yanlışlıkları önleyecek kadar ciddi bir Türk tarih literatürünün oluşmaması yanında onun, biraz önce dile getirmeye çalıştığımız biçimiyle tarihe verdiği kıymet hükmüyle de ilgili sayılabilir. O, her şeyden önce tarihin “millileşme sürecindeki rolünü” çok iyi kavramış bir aydındır. 1922 yılında yazdığı “Tarih ve Kavmiyat” adlı makalesinde bunu açıkça dile getirmiştir: “Son zamanlarda tarihin asıl vazifesi, milletlere faydasını ahlaki, bedii, iktisadi, hukuki, lisanî bütün vakaları tetkik ederek her millete mahsus medeniyetin nasıl tekâmül ettiğini aramak olduğu anlaşıldı”[13] diyen Gökalp, tarihe “milli” kaygılarla yaklaşımın önemini adeta özetlemiştir. Burada Gökalp’ın Renan’ın milliyetçilik anlayışından etkilenerek millet ruhunu oluşturan iki unsurdan biri olarak tarihe[14] değer vermesinden kaynaklı bir değerlendirmesi söz konusudur. 

         

        Bir sosyolog olmak dışında eserlerinde eski (Orta Asya’daki) Türklere ait gelenek ve kültür öğelerini ortaya çıkarma bakımından gerektiğinde etnolog, gerektiğinde antropolog gibi çalışmıştır. Gökalp’ın bunu yaparken, Durkheim’dan edindiği bir bakış ile tarihe, başlı başına bir bilim olmaktan ziyade sosyolojiye (aslında mefkûresine) katkı sağlayan, malzeme sunan bir çalışma alanı nazarı ile baktığı söylenebilir. Ona göre sosyoloji, pozitivist ilkeler ışığında objektivist yaklaşımı benimsediği ölçüde bilimleşebilirdi. Bunu “Tarih İlim mi? Sanat mı?” adlı makalesinde dile getirdiği şu sözlerden çıkarmak mümkündür: “Görülüyor ki şen’i (objektif) tarih tamamıyla ilim mahiyetindedir. Bu ilim, geçmiş vakaların müstakil bir ilmi suretinde başladığı halde neticede sosyoloji ile birleşiyor”[15]. Yani, özetle tarih; eskiden beri bir meşguliyet sahası olmasına rağmen, metodolojik olarak ortaya çıkan objektif bilgiye ulaşan “şen’i tarih”, bunu başardığı ölçüde aynı konuları ele alan sosyoloji ile birleşmekte demektedir.

         

        Gökalp buna rağmen, o zamana kadar bilimsel bir literatüre sahip olamamış bir Türk tarihçiliğinin eksikliğini hissetmesinden olsa gerek, bir sosyal bilimci bakışı ile modern tarih araştırmalarının bilimsel ve metodik bir biçimde “nasıl yapılması gerektiği” ile ilgili tavsiyelerde bulunmuştur. Bu çerçevede o, yukarıda dile getirdiğimiz “Tarih İlim mi Sanat mı?” ile “Tarih ve Kavmiyet” makaleleri yanında neredeyse bir seri olarak peş peşe yayımladığı,“Tarihte Usul”, “Tarih Usulünde Şahitler”, “Tarih Usulünde Ananeler”, “Tarih Usulünde Abideler”, “Vesikalar”, “Milletimizin Tarihi Nereden Başlar” başlıklı makaleleri kaleme almıştır. Bunu Türkiye’de “şen’i” (pragmatik-objektif-modern) metodoloji ile yapılan tarih çalışmalarının yerleşmesi ve yaygınlaşması çerçevesinde okumak mümkündür. Gökalp’ın bu çalışmalardan hareketle tarihe ilişkin öne çıkan diğer görüşleri şöyle özetlenebilir:

         

  1. Ziya Gökalp için tarih, objektif bilgiler veren ve bu ölçüde bilimlik seviyesine yakınlaşan bir çalışma alanıdır. “Tarih usule uygun davranılarak şen’i (objektif) bir biçimde yazılabilir. Böylece tarih ilim mahiyetine kavuşur”[16] diyen Gökalp’ın, tarihin bilim olabilmesi için objektif olması gerektiğine ilişkin düşüncesinin temelinde pozitif paradigmanın olduğu açıktır. Bunu, Gökalp’ın, Abdullah Cevdet gibi ünlü bir pozitivistten ders alması, Batılılaşma bağlamında yaptığı okumalardan edindiği ilham ve devrin baskın bilim anlayışının pozitivizm olarak kabul görmesi sebeplerine bağlamak mümkündür.

         

  1. Gökalp, tarihin bir metodoloji çerçevesinde yazılabileceğini, onu bilimsel yapacak kriterlerin de bu olduğunu belirtmiştir. Ona göre; “Şen’i tarihin ilmiliği bilhassa kullandığı usul sayesindedir. Hatadan sakınmak için kendi kendini kuşattığı türlü türlü teminat sayesindedir”[17]. “Öncelikle tarihçi, geçmişin bütün izlerini yahut bunların menşelerini, medlullerini ve şümullerini inceden inceye tetkik etmekten; saniyen, hatırladığı vakaları eski haline iare ederek ve izah eyleyerek onların terkibini yapmaktan ibarettir. Bu tetkiklerin birinci kısmı tahlil, ikinci kısmı terkiptir”[18] demiştir. Böylelikle metodolojik olarak aşamaları belli bir yöntemin çerçevesini çizmiştir. Onun, malzemenin tetkiki üzerine yaptığı vurguyu, yazılacak objektif tarih için bir gereklilik, terkibi ise Tanzimat’tan beri var olagelen “sentezleme geleneğinin” bir uzantısı olarak algılamak mümkündür.

         

         

  1. Gökalp, “şen’i tarih” yazımı için kaynakları sayarken vesikalar, abideler ve ananelerden bahsetmiştir.[19] Ona göre şen’i tarih usulü için kanıt çok önemlidir. Ancak kanıtlardan doğru biçimde yararlanıldığında bu mümkün olabilir. Bu yüzden kanıtlardan yararlanma metodunu da açıklamıştır. O, tarihin şahitlerini yanıltmaya yahut yalan söylemeye sevk eden içtimai amiller olduğunu belirterek tarihçiyi adeta uyarmıştır. Bu amillerin başında dini taassup ve ırki husumet gelir[20]. “Başkalarının tasdik ettikleri şeyleri teftişsiz kabul etmemek ve gerek bize başkaları tarafından tasdik olunan vakaları, gerekse tasdikin kendisini tenkit kaidelerine tabi tutmak lazımdır”.[21] Gökalp’a göre ananeler içlerinde hakikat barındıran ama halkın kıymet aşılayarak meydana getirdiği ve yaşattığı usture (destan), menkıbe, masal, efsane çeşididir. Ancak bunları tarihsel bir kanıt olarak almak, şahısları tarihi kahramanlar olarak görmek doğru değildir. Çünkü Türk tarihiyle uğraşanların menkıbelerle tarihi vakaları birbirinden ayırt edememeleri birçok yanlışlıklara sebep olmuştur. Ergenekon, Göç gibi menkıbeleri de tamamıyla tarihi vakalar sırasına koymak doğru değildir. Daima, tarihin tanıdığı kahramanlarla menkıbenin tanıttığı kahramanlar arasında derin farklar vardır. Yine de bunların medeniyet tarihi açısından önemli rolleri olduğunu unutmamalıdır. Menkıbenin tarizleri bizi yalnız hataya değil -eğer istifade edilmesi bilinirse- hakikatlere de sevk edebilir. Çünkü menkıbeler bize onu yaratan halkın mefkûresini gösterir[22]. Bu durum Gökalp’ın modern bir tarih metodolojisine sahip olarak, söylenti ile tarihsel gerçekliğin ayrımında olduğunu göstermektedir.

         

  1. Gökalp’e göre “Tarihçi her olayın sebebini, kanununu aramaya çalışır”[23]. “Şen’i tarih bugünlerde geçmişi dirilttikten sonra onu izah etmekle ve insanlığın tekâmülüne bahis olan sebepleri, hatta kanunları keşfe çalışmakla, daha başka surette ilmileşmektedir”[24]. Bu yaklaşımı döneminin tarihsel süreçten çeşitli kanunlar elde ederek bunları toplum mühendisliği için kullanma düşüncesinde olan tarih felsefecilerinde de görmek mümkündür. Kafesoğlu ise, bu yaklaşımını onun mefkûresini desteklemek için Türk, İslam ve Avrupa medeniyetinin büyük sosyal ve kültürel hareketleri arasında benzerlikler bulmak, bazıları arasında paralellikler kurmaya çalışmasıyla açıklamıştır.[25] Yani bu yönüyle, Gökalp’ın tarih yazıcılığı bakımından pragmatik bir bakışa sahip olduğu kadar “expressioniste” (yorumcu) olduğunu da belirtmiştir.[26]

         

         

  1. Gökalp tarihi, ilmi ve milli tarih olmak üzere ikiye ayırır. Bu ayrım Durkheim’in dile getirdiği hükümler teorisinin[27] bir uzantısı olarak değerlendirilebileceği gibi Gökalp’ın pragmatik tavrı açısından oldukça tutarlı ve günün şartları düşünüldüğünde oldukça mantıklı ve ileri bir adımdır. Ona göre “milli tarih pedagojik, terbiyevi bir sanattır. Milli tarihin serbest usulleri ile ilmi tarihe yaklaşılmamalıdır. Şen’i tarih insanlığın hafızası, milli tarih ise milletin vicdanıdır”.[28] İlmi tarihin milli tarihin vasıtalarından bağımsız olması gerektiğinin altını çizen Gökalp’ın bu düşüncesi, bugünkü tarihçiliğimizin genel ahvalinden daha geri değildir.

         

  1. Gökalp, “Türkleşmek, İslamlaşmak, Batılılaşmak” formülü ile Avrupa medeniyetinin kimliğimizin bir parçası olması gerektiğini savunmasına rağmen, tarihçilik konusunda Avrupalıların tarafgir davrandıklarının altını özellikle çizerek onların eserlerini dikkate almamamız gerektiğini, kendi tarihimizi kendimizin yazması gerektiğini belirtmiştir. Şöyle demiştir: “Avrupalıların gerek milletimiz ve dinimiz, gerek medeniyetimiz ve siyasetimiz hakkında yazdıkları eserlerin hiçbirisine itimat etmemeliyiz. Biz doğru tarihi salt kendi taharrilerimizle ve tenkitlerimizle meydana çıkarmalıyız”[29]. Bu tavır, bugün itibariyle etnosentrik bir yaklaşım olarak değerlendirilebilirse de zamanında, Batı’nın Türklere ve Doğu(İslam)’ya üst perdeden (Avrupamerkezci/oryantalist) bakış açısını kırmak anlamı taşıdığı açıktır.

         

         

  1. 7.   Gökalp, o zamana kadar gerek Türk gerekse Avrupalılarca pek incelenmemiş olan Türk tarihiyle ilgilenerek, Türk’ün menşei, ilk Türk kabileleri, soyları, bunların arasındaki ilişkiler, tabi oldukları teşkilat vs. gibi konuları aydınlatmıştır.[30] Antik çağlardan bu yana siyasi ve askeri bir tarih anlayışının var olduğuna dikkat çeken Gökalp’a göre “Tarih umumiyetle medeniyet tarihi olmalıdır.” O, bu durumu yazılı-yazısız toplum açısından açıklamaya çalışır. Ona göre; “Yazılı edebiyata ve az çok sanayi ve ümrana malik olmayan iptidai cemiyetler, ne yazılı vesikalar, ne de abideler bırakamazlardı. Binaenaleyh bu gibi cemiyetler tarihe malik olamazlardı. Hâlbuki onların da kendilerine göre birer medeniyeti vardı. İşte bu cemiyetlerin bu medeniyetlerini bize gösterecek ilim, kavmiyat (etnografya)’dır”.[31] Gökalp’ın tarihi medeniyet tarihi olarak algılamasının altında yatan sebebin sadece bu olmadığını düşündürecek durumlar da vardır. Ortaya koymuş olduğu mefkûresi ve Türkçü tezleri için gerekli olan tarihsel malzemenin daha çok medeniyet ve kültür karşılaştırması gerektirmesinden dolayı siyasi ve askeri tarihin yerine medeniyet tarihini tercih etmesini anlamak mümkün görünmektedir. Böylelikle Türkiye’de çağdaş kültür tarihçiliğinin temellerini atmıştır.[32]

         

  1. 8.   Ziya Gökalp’a göre Türk tarihi tek bir coğrafyaya, hele de Anadolu coğrafyasına sığmayacak kadar geniş ve uzun bir geçmişe dayanıyordu. O, zamanına kadar Osmanlı ve zamansal anlamda biraz daha eskisi Selçuklu ile izah edilen Türk tarihinin kökenini Orta Asya’ya taşıyanlardandır. Ama bunu söyleyen ilk değildir. Cahun’dan yapılan tercüme ile başlayan Süleyman Paşa, Necip Asım, Ahmet Müftüoğlu, Mehmet Emin Yurdakul ile devam eden Türk tarihinin Orta Asya menşeine ilişkin fikir Gökalp’ta da yerini bulmuştur.[33] Ona göre “Türk âlemi geniştir. Anadolu Türklerinin tarihini yazarken bütün Türk tarihini bunun içine sokmak doğru değildir. Mesela Göktürklerle, Kırgızların ayrı tarihleri vardır”.[34] Gökalp, Türk tarihini Orta Asya’dan başlatmasına rağmen, Cumhuriyetin 1930’lu yıllarda ortaya attığı Türk Tarih Tezinde olduğu gibi irrasyonel bir romantizmi benimsememiştir. Onun tarih felsefesi Kemalistlerinki gibi tarihi durdurup, geçmişin istenmeyen bölümünü atıp, sıfırdan yeni toplum ve devlet yaratma çabası olarak tanımlanabilecek bir felsefe değildir.[35] Ona göre Türk tarihini Sümerlerden, İskitlerden, Medyalılardan, Sakalardan başlatmak doğru değildir. Çünkü henüz lisan ve kavmiyetleri meçhul olan bu eski cemiyetleri Türk tarihine başlangıç kılmak doğru değildir.[36] O, Türk tarihinin sürekliliğine ve bütünlüğüne dikkat etmiştir. Kaldı ki Akder’e göre Ziya Gökalp plüralist bilim anlayışına sahiptir. Bu yüzden tarihte ne ırk ne de iktisadi etmeni merkeze almıştır.[37] Bu yönüyle katı bir determinist olma ihtimali de yoktur. Bu anlayışa dayandırılmış tarih yaklaşımının Kemalist düşüncede hâkim olan tabiat, hayat ve tekâmül görüşleriyle uyuşmayacağı da açıktır.[38]

         

  1. Gökalp’a göre şimdiki milletlerin kökenini teşkil eden “millilik” tarihte eskiden beri vardı. Bu çerçevede Türklerin milli bir oluşuma sahip olduğuna ilişkin de örnekler vermek mümkündür. Örneğin; “Nasıl ki Göktürklerle Türkişler de burada milli enkazlarını bırakarak hakimiyeti başka ellere devrettiler…. Bu mağlubiyet üzere Şimali Oğuzların bir kısmı Avrupa’ya giderek orada Peçeneklerle birleşip “Kuman” milletini vücuda getirdiler”.[39] gibi tespitleri burada sunulabilir. Bu durum yeni Türk ulusunun varlığını tarihsel bir çerçeveye oturtmak amacı yanında genel olarak “milletleşme” sürecini de yine tarihsel bir sürecin devamı gibi açıklama çabasının bir ürünü sayılabilir. Gökalp bu yönüyle uluslara tarihsel bir anlam yükleyerek, yıllar sonrasında Benedict Anderson’un ortaya attığı ve bugün konjektürel olarak ulus ve ulusçu düşüncenin eleştirisinde sıklıkla başvurulan “hayali cemaat” tezinin[40] karşısında geleneksel bir açıklama getirir. Ulusların ortaya çıkışı ve oluşumu üzerine dile getirdiği ulusların bugünkü moda deyişle “hayali birer cemaat” olmadıkları, onların tarihsel olarak bir etnik unsurun diğeri üzerinde kurduğu egemenlikle bir “milletleşme” sürecinin ortaya çıktığı teziyle paraleldir. Bu “bir öz halinde ulusun kültürel kozasının merkezine yerleştirilen etnikliğin[41] ulusa renk verdiği” yaklaşımına dayanır. Bu durum, Gökalp’ın, Türk tarihinin geçmişten bugüne olan sürekliliğine bir vurgu olarak değerlendirilebilir.

         

         

        Zincirin İkinci Halkası Mümtaz Turhan ve Tarih

         

        Mümtaz Turhan, 1908 yılında Erzurum’un bir köyünde doğmuştur. 1916 yılında sekiz yaşındayken Rus işgali sebebiyle ailesiyle Kayseri’ye göç etmiştir. Bu durum Turhan’ın hayatında derin izler bırakması, milletine adanmış bir şahsiyet geliştirmesi bakımından önemli bulunmuştur[42]. O, yıllar sonrasında aynı kaderi paylaşmış bu kuşaktan bir arkadaşının ölümü üzerine yazdığı yazıda “memleket için hizmet etme cehdinde” olmalarını yaşadıkları zorluklar karşısında duydukları azim ve kararlılığa bağlamıştır.[43]

         

        İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden mezun olan Turhan; Berlin ve Frankfurt’ta psikoloji, Cambridge’te ise sosyal psikoloji alanlarında olmak üzere çift doktora yapmıştır.[44] O, kültür değişmeleri olgusunu, Türk tarihinde Batılılaşma konusunda çalışmış, Türkiye’de sosyal bilimler alanında yeni kavram ve bakış açılarının konuşulmasını, kabul görmesini sağlamıştır. Ona göre Batılılaş(ama)mamızın önündeki asıl sorun “deneme yanılma metodu” ile hareket edilmiş olmasıdır. Bunun yerine “bilim metodunun sağladığı öngörüyle ne yaptığını bilerek ve ne elde edebileceğini hesaplayarak” değişimler gerçekleştirilmeliydi.[45]

         

        Turhan da Gökalp gibi bir tarihçi değildir. Buna rağmen Mümtaz Turhan, Türk tarihçiliğinin Batılılaşma ve değişim sürecimizi anlamak için bugün bile temel başvuru eserlerinden biri olan Kültür Değişmelerini[46] yazmıştır. Bu eserinde Turhan, o zamana kadar yapılmamış bir sınıflama ile Türk Batılılaşma sürecini dönemlere ayırarak Türk toplumunun ve yöneticilerinin değişmeye yönelik bakış açısını irdelemiştir. Turhan’a göre Batılılaşma çabasını üç ana döneme ayırmak mümkündür. O bu durumu şöyle ifade etmiştir:

         

        “Münferit kültür unsurlarının şuurlu bir şekilde iktibaslarına başlangıç olarak ilk büyük mağlubiyetlerin acısını en çok ve yakından duyan neslin yaşadığı Lale Devri alınabilir. Buna mukabil Garplılaşmadan, ilk cezri ve mecburi değişmeler kast olunuyorsa onu hiç şüphesiz İkinci Mahmud’la başlatmak icap eder. Bu takdirde Üçüncü Selim zamanı, serbest değişmelerle mecburi değişmeler arasında bir nevi intikal devresi olarak kabul edilmelidir.”[47]

         

        Buna göre Batılaşma için devirler şöyle belirlenebilirdi:[48]

         

  1. Lale Devri ile başlayan serbest Batılılaşma dönemi. “Cemiyette belli başlı, herhangi bir tahavvül meydana getiremeyen ve mebdei kati olarak tespit olunamayan münferit unsurların ithal edildiği safha ile bunların şuurlu bir şekilde iktibas edildiği safhadan mürekkep serbest değişmeler devri, yani 19. Asra kadar olan devir.”

         

  1. III. Selim ile II. Mahmut arası serbestten mecburi Batılılaşmaya geçiş “bir intikal devri.”

         

         

  1. II. Mahmut ile mecburi batılılaşma döneminin başlaması. “Şümullü ve cezri kültür değişmelerinin ancak mecburi bir şekilde meydana getirilebileceği kanaatinin belirmeye başladığı devir.” Bu kısmı da çeşitli devirlere ayıran Turhan, Batılılaşma sürecini günümüze kadar şöyle bağlar:

         

        -II. Mahmut -1839 Gülhane Hattı Hümayunu (Tanzimat) arası,

        -Tanzimat ile 1876 I. Meşrutiyet arası,

        -1876 I. Meşrutiyet ile 1908 II. Meşrutiyet arası,

        -II. Meşrutiyet 1908 ile 1923 Türkiye Cumhuriyeti arası,

        -1923 Türkiye Cumhuriyeti’nden günümüze kadar olan süreç.

         

         

        Eserinde Turhan, bu dönemlerin her birinin önemli siyasi ve sosyal gelişmelerini verdikten sonra devirlerin her birinin psikolojik tahlillerini de yapmaya çalışmış, bu manada bir nevi zihniyet tarihçiliğinin Türkiye’deki ilk örneklerinden birini vermiştir. Onun Türk Batılılaşma tarihine ilişkin şu tespiti bir zihniyet tarihçisi gibi çalıştığına ilişkin bulgu olarak değerlendirilebilir: “İlkin Garbın varlığını teslimle başlayıp onun üstünlüğünü kabul ile meyleden Osmanlı atitüdü zamanla hayranlığa inkılâp edecek ve bunun sonu da aşağılık duygusu olacaktır.”[49] Turhan bunun nedeni olarak Batı medeniyeti ile aramızdaki esas farkın yüzyılların bir ürünü olan bilim ve bilimsel düşünmeden geldiğini de belirtmiştir.[50] Bunun ise Batılılaşma tarihimizde bir türlü anlaşılamayıp başkaca yol ve yöntemler tercih etmemizle ilişkili olduğu serüvenini açıklaması da kayda değer diğer bir çözümlemesidir.[51]

         

         

        Kültür Değişmeleri adlı eseri; yapılan tahliller, getirilen bakış açısı yönüyle Türk tarihçilerince de önemsenmesine rağmen, Turhan’ın eserinin yazarken başvurduğu tarih kaynaklarının[52] oldukça sınırlı ve neredeyse hepsinin toplumsal ve kültürel yapıyı ve değişimleri ele alan çalışmalar olması şaşırtıcı değildir. Bu az sayıdaki kaynak arasında üçünün doğrudan edebiyat tarihi olması da ilginçtir. Ancak bu durumu Turhan’ın konuya bir sosyal psikolog olarak yaklaşması yanında, toplumsal değişim ve hareketliliği belirleyen zihni yapıları tespit edebilmenin en iyi yolunun, Sabri Ülgener’de olduğu gibi, “edebî eserler” olduğunu bilmesinde aramak gerekir.

         

         

        Sosyal değişmeye ilişkin ortaya atılmış iki önemli tezin (tekâmülcülük ve yayılmacılık ya da difüzyon) de eksik ve münakaşalı olduğunu bildiren Turhan’ın bu tezlere yaklaşımı ve getirdiği eleştirilerin, onun tarihe bakışına dair bazı ipuçları verir. Tekâmülcülüğe yönelik olarak oldukça ayrıntılı bir değerlendirme yapmakla birlikte konumuz bağlamında dile getirdiği şu sözler paylaşılmaya değerdir:

         

         

        “Birçok sahalarda sosyal değişmelerin aynı istikamette bir hat takip etmekten ziyade, devirden devire tahavvül eden bir gidip gelme şeklinde vukua geldiğini göstermektedir. Onun için tekâmülcülerin tasavvur ettikleri bir tekâmülün izlerini, ne muayyen safhaların birer alameti olmak üzere her kültürde rastlanan bakiyelerde, ne de tabiatüstü kuvvetlerin şekil almış ifadelerinde bulmak mümkündür.”[53]

         

         

        “Hakikatte derin görüşlü, ihtiyatlı bir medeniyet tarihçisi; tekâmülün çok girift bir mesele olduğunu, her cemiyetin birbirinden tamamıyla farklı tesirlere maruz kaldığını ve bunlardan en mühiminin komşularıyla olan nev’i şahsına has kültür temaslarından geldiğini bilir”[54]

         

         

         

        Bu değerlendirmelerinden hareketle, Turhan’ın, tekâmülcülere kökten katılmadığını söylemek mümkündür. Bu konumuz bağlamında ne anlama gelmektedir?

         

         

        Bilindiği gibi sosyal değişimlerde tekâmül olduğu iddiasında bulunanlar, bunu tarih alanındaki sarsılmaz bir “ilerleme” düşüncesine dayandırmaktaydılar. Buna göre her toplum mutlak bir biçimde “ilerler”di. Bu zamanla gerçekleşen karşı konulamaz bir gelişmeydi. Turhan’ın burada tarihte mutlak bir “ilerleme” fikrine sıcak bakmadığını çıkarsamak mümkündür. Hatta ona göre “tekâmülcü görüşün (Comte’nin üç hal yasası örneğinde olduğu gibi) 19. Yüzyılın yarısından sonra sosyolojide, iktisatta ve tarih felsefesinde hâkim olması, içtimai, tarihi değişimlerin diğer hususiyetlerini görmeye mani olmuştur.” Turhan bu bakış açısının doğurduğu sorunları ise şöyle sıralar:

         

         

        “Bu nazariyenin ilhamı ve tesiriyle tek istikametli bir tekâmülü temin eden tarihi amilleri, temayülleri keşfetmeye uğraşan ilim adamları içtimai hadiselerde kolayca müşahede edilebilen tekerrür, ritm ve devrilik gibi vasıfları ihmal etmişlerdir.”[55]

         

         

        Hâlbuki tarihsel ve sosyal bir değişmede görülen ritm, devir açısından çeşitli istikametlerde olabileceği gibi hedefsiz de olabilir. Bu ritm, bir süre sonra düzenli periyotlarla tekrar edebilir ya da etmeyebilir. Bunu tek bir biçimde formüle etmek zordur.[56] Ancak Turhan’a göre, bunun zor olmasına rağmen “genel” olanla “çok özel kalan”ı, iki ya da daha çok olay arasındaki ilişkilerde “geçici” ya da “nedensel” olanı bilmek önemlidir.[57] Yani buna göre tarih, sosyal alanda bazı değişmez gerçekliklere ulaşma noktasında incelenmeye değerdir. Ancak salt tarih felsefecilerinin ya da toplum mühendislerinin yaptığı gibi davranmamak gerekir.

         

         

        Diğer yandan onun “gelenekçilik” ile “geleneksellik” kavramları üzerinden bir tartışma açarak gelenekselliğin, geleceği inşa etmek bağlamında geçmişin birikiminden yararlanma anlamında tercih edilebilir olduğunu belirtmesi, “gelenekçiliğin” ise bir tür “gerilik” olarak eleştirisini yapması önemlidir. Zira bu durum, onun geçmişe körü körüne bir saplantı ile bakmayan, geçmişte yaşamayan bir bakışa sahip olduğunu göstermesi bakımından okunabilir.[58]

         

         

        Turhan’a göre Türkler çok uzun ve zengin bir medeniyet tarihine sahiptirler. Bundan dolayı Toynbe’nin söylediği şekliyle; Osmanlılar, göçebe bir medeniyet değildir. Kaldı ki İbni Haldun’dan mülhem bu görüşe göre medeni olan Osmanlıların bedevilerce yıkılması da gerekirdi. Oysa bu böyle olmamıştır. Selçukludan başlayan süreç Osmanlı ile devam etmiştir.[59] Bu durum da Türk tarihinde bir sürekliliğin varlığı Turhan tarafından savunulur. Turhan’ın bu yaklaşımı, Gökalp’tan gelen ve Gökalp’ın de dile getirdiği ve vurguladığı tarihsel gerçeklik olarak algılanması Turhan-Gökalp arasında tarihe bakış bağlamında bir kesişmeye işaret eder.

         

         

         

         

        Zincirin Son Halkası Olarak Erol Güngör ve Tarih

         

        Atatürk’ün öldüğü yıl (1938) Kırşehir'de doğan Güngör, ilk ve orta öğrenimini burada tamamladı. Küçük yaşlarda dedesinden dini dersler aldı. İ.Ü. Hukuk Fakültesi'nde bir süre okuduktan sonra İ.Ü. Edebiyat Fakültesi'ne geçerek Felsefe Bölümü'nü bitirdi. Mümtaz Turhan'ın yanında sosyal psikoloji asistanı oldu. 1965'te doktorasını verdi. İki yıl ABD'de Colorado Üniversitesi'nde araştırmalar yaptı. 1982'de Konya Selçuk Üniversitesi Rektörü iken vefat etti.

         

        Çağdaş bir Türk millî kültürünün kurulmasında katkıda bulunabilmek için zihninin ve zamanının bütün imkânlarını feda eden Erol Güngör, çağdaşı ve arkadaşı Yılmaz Özakpınar’a göre müstesna bir zihnî terkipti. Özakpınar’ın deyişi ile “Onda Ahmet Hamdi Tanpınar’ın sanatkâr ruhu, Yahya Kemal Beyatlı’nın tarih duygusu, Mümtaz Turhan’ın ilim zihniyeti ve Anadolu velilerinin ilhamı vardı.”[60] 

         

        Erol Güngör, sosyal psikoloji alanında çalışmış bir akademisyen olmasına rağmen Gökalp ve Turhan gibi o da tarihe, özellikle de Türk tarihine büyük ilgi göstermiş, bunu çalışmalarına temel olarak almıştır. Ancak onun tarihle ilişkisinin hem Gökalp’tan hem de Turhan’dan daha fazla ve biraz da farklı olduğunu söylemek mümkündür. Örneğin Güngör, tarihçi olmamasına rağmen tarihçilerin de önemseyeceği düzeyde Tarihte Türkler  gibi bir eseri ortaya koyabilecek kadar tarih bilgisi ve geniş bir bakış açısına sahiptir. Bu yüzden onun çalışmalarında tarih anlayışı ve düşüncesine ilişkin görüşlerinin izini sürmek için zengin bir malzeme vardır. Zira Güngör’ün çalışmalarında tarihi; ya Batılılaşma sürecinde Türk toplumunun kültürü hakkında tespit ve değerlendirmeler sunarken ya da tarih kavramı, tarihin sosyal anlamda değeri, tarihin nasıl ele alınması gerektiği konularını doğrudan ele alırken görmek mümkündür. Bunun için çalışmamız bağlamında öncelikle sorulması gerekenler, “Erol Güngör’ün tarih kavramından neyi anladığı ve tarihin amacını nasıl ele aldığı?” olmalıdır.

         

        Güngör’e göre genel olarak tarih; “günümüzün problemlerini çözmek isterken geçmiş örnekler hakkında yaptığımız yorumdur.”