Balkan Savaşları ve Sonuçları

Kasım 2012 - Yıl 101 - Sayı 303



        Balkan topraklarını, Osmanlı Devleti’nin tarihi seyrinin hemen her safhasını gözlemlememize imkân sağlayan, Osmanlı tarihinin temel bütün meseleleri hakkında bizlere sayısız örnek sunan bir tarih laboratuarı olarak nitelemek herhalde yanlış olmayacaktır. Osmanlı Devleti, ikbali de zevali de bu topraklar üzerinde tecrübe etmiştir. Osmanlıların kullandığı tabir ile Rumeli, tıpkı Anadolu gibi, Osmanlı Devleti’nin anavatan toprakları olmuştur. Devletin ilk başkenti Anadolu’da Bursa iken, ikinci başkenti Rumeli’de Edirne olmuştur. İstanbul’un fethedilip başkent yapılmasıyla Osmanlı Devleti Marmara’nın iki yakasında simetrik olarak büyümüştür. Osmanlı Devleti, Asya’da Anadolu, Avrupa’da Rumeli ve ortada başkent İstanbul dengesi üzerine kurulmuştur. Balkanlarda genişledikçe büyük bir imparatorluğa dönüşen Osmanlı Devleti, Balkanlardan çekilmesine paralel olarak güç kaybetmiş ve sonuna yaklaşmıştır.

         

        19. yüzyılda Osmanlı Devleti, Avrupa devletlerinin emperyalist yayılmalarına sahne olmuştur. Bu yayılmanın sebepleri bir yandan sanayileşen Avrupa’nın hammadde ve pazar bulma ihtiyacı iken, diğer yandan pazarları ve hammadde kaynaklarını korumak için stratejik ve askeri bölgeleri ele geçirmek ve elde tutmak arzusu idi. Bu genel sebepler, her büyük devletin kendine has yayılmacı politikasının itici gücünü ve gerekçesini oluşturmaktaydı. Nitekim Osmanlı Devleti, ekonomik potansiyeli, jeopolitik yapısı ve temelinde Şark Meselesi yatan Avrupa’nın siyasi ve emperyalist gayeleri eklenince, dünyada üstünlük kurmak isteyen büyük güçlerin amansız bir rekabet alanı haline gelmiştir.

         

        Fransız İhtilali sonrasında gelişen milliyetçilik fikirlerinin büyük devletlerin Osmanlı Devleti’ni parçalama çabalarıyla birleşerek yayılmasıyla, milli uyanış ve milli bağımsızlık hareketlerinin odağı olmaları kaçınılmazdı. Nitekim Osmanlı Devleti’nde milliyetçilik önce yabancı propagandası ve siyasi amaçlarla devletin Hristiyan unsurları arasında yayılmaya başlamıştır. Başta Rusya olmak üzere Avrupalı büyük devletlerin Osmanlı gayrimüslimlerini kendi amaçlarına ulaşmak için isyana teşvik etmeleri Balkanlardaki milliyetçilik hareketlerinin hızlanmasına yol açmıştır. Özellikle Rusya’nın izlediği Panslavist politika, hem imparatorluk içinde ayaklanan Slav topluluklarının arkasındaki itici güçlerden biri olmuş hem de Rusya’nın Balkanlara müdahalesi ve yayılması için zemin hazırlamıştır. Rusya’nın bu politikası Osmanlı Devleti’nin ve dolayısıyla Balkanların kaderini belirleyen başat faktör olmuştur. Nitekim Sırbistan, Yunanistan, Romanya ve Bulgaristan Rusya’nın desteği ile bağımsızlık kazanmışlardır. İlginçtir ki, bu ülkelerin bağımsızlık kazanmaları hep Osmanlı-Rus savaşlarının sonucunda gerçekleşmiştir.

         

        1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ve bu savaşın sonunda imzalanan Ayastefanos ve Berlin antlaşmaları Osmanlı Devleti’nin dağılma ve parçalanma merhalelerinden en önemlisini teşkil etmiştir. Bu savaş aynı zamanda Balkanların kaderini de tayin etmiştir. Tarihimize 93 Harbi olarak geçen bu savaş, baştan bir “ırklar ve yok etme savaşı” olarak planlanmıştır. Bu “ırklar ve yok etme savaşında” yok edilecek olan Balkanlardaki Türk varlığıdır. Nitekim bu savaşta Şumnu, Silistre ve Varna havalisi ile Türklerin milli bir mukavemet hareketi başlattıkları Rodoplar bölgesi dışındaki Bulgaristan vilayetlerinde yaşayan Türklerin beş yüz bini katledilmiş veya açlıktan ve hastalıktan kırılmıştır. Katliamdan kurtulabilen bir milyondan fazla Türk elde kalan topraklara göç ederek canlarını ancak kurtarabilmişlerdir. Bu savaşta yaşanan acılar, aradan geçen onca zamana rağmen unutulmamıştır. İşte bu yüzden 93 Harbi halk arasında “Koca Bozgun” olarak nitelendirilmiştir. Balkan savaşlarından önce sadece Bulgaristan değil, Sırbistan, Yunanistan, Bosna-Hersek ve Girit’ten de on binlerce Müslüman elde kalan topraklara göç etmek zorunda kalmışlardır.   

         

        Maalesef, 93 Harbi kayıpları Osmanlı Devleti’nin Balkanlardaki en büyük kaybı olmadığı gibi, yaşanan acılar da Balkan Türklüğünün son acısı değildir. 1912-1913 yıllarında gerçekleşen Balkan Savaşları, Osmanlı Devleti’nin Balkan topraklarının büyük oranda elden çıkmasına sebep olduğu gibi, Balkan Türklerinin makûs talihi olan katliamları ve kitleler halinde göçü de beraberinde getirmiştir.

         

         

        Balkan Savaşları ve Sonuçları

         

        Osmanlı Devleti’nin tarihi boyunca aldığı en büyük yenilgilerden biri olan Balkan Savaşları, Osmanlıların yüzyıllardır anavatan olarak gördükleri Rumeli topraklarını terk ederek, Anadolu’ya çekilmesi ile sonuçlanmıştır. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra 1912-1913 Balkan Savaşları da Rumeli Türklüğü için sabrın, direncin ve tahammülün son sınırı olmuş ve Türklerin büyük kitleler halinde Anadolu’ya göç etmesiyle sonuçlanmıştır. Daha önceki tarihlerde gerçekleşen göçlerde Balkanlardaki yerleşim merkezleri de göçmenler için bir sığınak oluştururken, Balkan yenilgisi sonucunda göçmenlerin tek sığınakları Anadolu toprakları olmuştur.

         

        Osmanlı Devleti’nde II: Meşrutiyet’in ilanının getirdiği hürriyet havası sonucu iç siyasi mücadelelerin sertleşmesi, terör olayları, iç isyanlar ve 31 Mart olayı bu dönemde sosyal ve siyasi yapıda derin tesirler bırakmıştır. Avrupa ve Balkan ülkeleri, Osmanlı Devleti’nin bu iç gelişmelerine siyasi ve sosyal bir gelişme olarak değil, iç zaaf ve dağılma belirtileri olarak bakmaya başlamışlardır. Nitekim Avusturya Bosna-Hersek’i, Yunanistan da Girit’i ilhak etmiş, Bulgaristan bağımsızlığını ilan etmiştir. Osmanlı Devleti’nin Makedonya olayları ve Trablusgarb savaşı ile uğraştığı bir dönemde patlak veren Balkan Savaşları, Osmanlı Devleti ile küçük Balkan devletleri arasındaki mücadelenin olduğu kadar, dönemin büyük güçlerinin müdahalelerinin de bir sonucudur. Rusların desteğiyle bağımsızlığını kazanan Balkan devletlerinin genişleme arzuları savaşın önemli sebeplerindendir. Ancak, Avusturya, İngiltere ve Fransa gibi Avrupalı rakipleri karşısında Balkanlardaki nüfuzunu genişletme ve Boğazları rakiplerine kaptırmama düşüncesi ile hareket eden Rusya’nın, Balkan devletlerini bir araya getirerek Osmanlı Devleti’ne karşı kışkırtması Balkan Savaşları’nın en önemli sebeplerindendir. Bu devletler, Rusya’dan alacakları desteğe olan güvenle, aralarındaki anlaşmazlıkları gidererek Balkanlarda geri kalan Osmanlı topraklarını paylaşmak üzere ittifak yapmışlardır.

         

        Rusya’nın önderlik ettiği Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ ittifakını engelleyemeyen, hatta Balkan kiliseleri arasındaki ihtilafları ortadan kaldırarak bu ittifaka dolaylı da olsa zemin hazırlayan Osmanlı Hükümeti, savaşı önleyebilecek diplomatik adımları da atamamıştır. Bunun neticesinde, aynı anda dört Balkan ülkesi ile savaşmak zorunda kalmıştır. Hükümetin, 150.000 kişilik talimli ve tecrübeli kişilerden oluşan muazzam ordusunu büyük devletlere iyi niyet gösterisi olarak terhis etmiş olması, Anadolu içlerindeki birliklerin cephelere yetiştirilememesi ve ordu içindeki siyasi çekişmeler gibi sebeplerden ötürü, Osmanlı ordusu kısa bir süre içinde her cephede yenilgiye uğramıştır. Balkan devletlerinin ganimet paylaşımında anlaşamamaları nedeniyle çıkan İkinci Balkan Savaşı sonucunda, ancak Edirne geri alınabilmiştir.

         

        Balkan Savaşları sonucunda Balkanların siyasi haritası oldukça değişmiştir. Osmanlı Devleti İstanbul ve Trakya dışındaki bütün toprakları kaybederken, diğer Balkan devletlerinin tamamı sınırlarını genişletmiştir. Bu yeni sınırlara göre Balkanlardaki Türk-İslam unsurunun büyük çoğunluğu Osmanlı hâkimiyetinden çıkıp diğer Balkan devletlerinin idaresine geçmiştir. Diğer bir deyişle, Balkan devletlerinin hepsi Balkan savaşlarından az ya da çok karlı çıkmışlardır. Bu savaşlarda zarar gören sadece Osmanlı Devleti olup, Avrupa’daki topraklarının %83’ünü, nüfusunun %69’unu, devlet gelirlerinden önemli bir kısmı ile İstanbul nüfusunu da besleyen büyük miktarda ziraat alanını kaybetmiştir.

         

                    10 Ağustos 1913’te Balkan devletlerinin kendi aralarında imzaladıkları Bükreş Antlaşması ile Makedonya bölgesi Sırbistan, Yunanistan ve Bulgaristan arasında paylaşılmıştır. Osmanlı Devleti de Balkan devletlerinin her biri ile ayrı ayrı antlaşma imzalamıştır. 29 Eylül 1913’te Bulgarlar ile imzalanan İstanbul Antlaşması’na göre Kırklareli ve Edirne Osmanlı Devleti’nde kalıp, Türk Bulgar sınırı genel olarak Meriç nehri olarak kabul ediliyordu. Yunanistan ile Atina’da imzalanan antlaşmaya göre Ege Adaları anlaşmazlığı büyük devletlerin kararına bırakılmıştır. Ortak sınır olmamasına rağmen Karadağ ve Sırbistan ile de savaşı sona erdiren antlaşmalar imzalanmıştır. Sırbistan ile imzalanan antlaşmaya, Sultan I. Murat (Hüdavendigar)’ın Kosova’da bulunan türbesine ait bina ve arsaların hiçbir şekilde kamulaştırılmaması maddesi özellikle konulmuştur. 

          

        Özellikle Bulgaristan ve Yunanistan ile imzalanan İstanbul ve Atina antlaşmaları, sadece sınır tespiti ile sınırlı kalmamış, Osmanlı devlet adamlarının çabaları sonucu, bu ülkelerin sınırları içinde kalan Türklerin haklarını muhafaza etmeye yönelik maddeler de ihtiva etmiştir. İstanbul Antlaşması’na göre, Bulgaristan’a terk edilecek topraklarda yaşayan Türkler dört yıl içinde Osmanlı sınırlarına göç edip etmeme hakkına sahip olacaklardı. Eğer göçmeye karar verirlerse mallarını satabilecekler, kalanlar ise Hristiyanlar gibi sivil ve siyasi haklara sahip olacaklardı. Ayrıca burada kalan Türkler her türlü din ve mezhep hürriyetine sahip olacaklar, okullarda devlet dili dışında eğitim-öğretim Türkçe olacaktı. Bunlar müftü ve başmüftülerini kendileri seçecekler ve bunların maaşları Bulgar hükümetince ödenecekti. Bunlardan başka, Bulgarlar topraklarında yaşayan Türklerin mülkiyet haklarına saygı gösterecek, zorunlu olmadıkça kamulaştırmayacak, kamulaştırma halinde ise bedelini peşin olarak ödeyecekti.

         

        Atina Antlaşması’na göre iseYunandevleti Yunanistan’a geçen topraklarda yaşayan Türk halkın hayat, mal, şeref, din ve gelenekleri güvence altına alacak, bunların Yunan vatandaşlarıyla aynı siyasi ve medeni haklara sahip olmalarını ve dinlerini serbestçe uygulayabilmelerini sağlayacaktır. Yine bu antlaşmaya göre,Müslüman cemaatlerinmuhtariyetine ve hiyerarşik düzenine müdahale edilmeyecek, sahip oldukları fonlara ve gayrimenkullere dokunulmayacaktır. Müslümanlarla manevi liderleri arasındaki ilişkilere karışılmayacak ve dini liderler İstanbul’daki Şeyhülislam’a bağlı kalacaklardır. Müftüler Türklerce seçilecek, başmüftü ise müftülerin sunduğu üç aday arasından kral tarafından atanacak ve atanan başmüftü Osmanlı padişahınca gönderilen bir menşur ile fonksiyonlarını yerine getirebilecekti. Böylelikle, Yunanistan’da kalan Türklerin manevi olarak İstanbul ile temasının sürmesi sağlanmış olacaktı.

         

         

        Balkan Savaşlarından Hatırda Kalanlar: Katliam ve Göçler

         

        Şark Meselesi çerçevesinde Türkleri Balkanlardan atmak amacının bir sonucu olan 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın Balkan Türklüğü üzerinde yapmış olduğu büyük yıkımın bir benzerini de Balkan Savaşları yapmıştır. Türk tarihinin kaydettiği en büyük mezalimlerden birisi bu savaşlar esnasında yaşanmış, Balkan Türkleri tarifi mümkün olmayacak zulümlere maruz bırakılmışlardır. Savaşa katılan bütün Balkan devletlerine ait ordular karşılarına çıkan Türklere her türlü zulmü reva görmüşlerdir.

         

        Balkanlardaki Türk ve Müslüman topluluklara yapılan zulümler, birbirini tamamlayan iki temel sebepten dolayı gerçekleşmiştir. Bunlardan ilki Rusya ve onun Panslavist akımı şemsiyesi altındaki Hristiyan Balkan devletlerindeki Türk düşmanlığı taassubudur. Bu hususta, Mustafa Kemal Atatürk’ün 23 Eylül 1923’te Hâkimiyet-i Milliye gazetesine verdiği demeç ilgi çekicidir.

         

                    “Asırlardan beri düşmanlarımız Avrupa kavimleri arasında Türklere karşı kin ve husumet fikirleri telkin etmişlerdir. Batı zihniyetine yerleşmiş bu fikirler hususi bir zihniyet meydana getirmiştir. Avrupa’da Türk’ün her türlü terakkiye hasım bir adam olduğu, manen ve fikren gelişime gayri müsait bir adam olduğu zannedilmektedir.” 

         

        Mezalimlerin ikinci sebebi de yok etmek ya da Türkleri göçe zorlayarak sahip oldukları her şeyi ele geçirmek ve Balkan topraklarındaki Türk varlığına son vermektir. Böylece Balkan devletleri homojen bir sosyal yapı oluşturmayı amaçlamışlardır. Büyük çoğunluğu çiftçi olan ve kazancını toprağa bağlı olarak sürdüren Balkan ahalisinin, ölüm tehlikesi olmaksızın her şeylerini kaybedip türlü sefalet içinde göç etmesinin temel sebebi elbette Türklere ve diğer Müslümanlara uygulanan mezalimdir. Ekonominin ve üretimin en önemli aracı olan toprağa ve çiftliklere sahip bulundukları için, Balkan Türklerinin mülklerinden koparılarak göç ettirilmesi Balkan devletlerince elzem görülmüştür.

         

        Balkan Türkleri ilk olarak Yunanlıların zulmüne uğramıştır. 1821 Yunan ayaklanması Mora’daki Türklerin toptan katline dönüşmüş ve daha sonra tüm Balkan ülkelerine model olmuştur. Yunanlılar, Balkan Harbi esnasında da Türklere zulümden geri kalmamış, özellikle ele geçirdikleri bölgelerde ve Ege adalarında korumasız kalan Türklere her türlü mezalimi yapmışlardır. Örneğin, Midilli adasında birçok Türk ateşe atılarak yakılmış, Limni adasındaki 9 masum Müslüman boş yere idam edilmiş, 800 Türk ise çeşitli eziyetlere maruz bırakılmışlardır. Ayrıca yunanlılar işgal ettikleri yerlerde de çok sayıda Türk’ü öldürmüşlerdir. Yunan zulmünün belgelerine İngiliz arşivlerinden de ulaşabilmek mümkündür.

         

        Sırplar ve Karadağlılar da Balkan zulmünün ortaklarındandır. Rus gazeteci Leon Troçki’nin gazetesine gönderdiği haberler bu zulmün boyutlarını açıkça ortaya koymaktadır. Troçki’nin bir haberine göre, Sırp Kralı Petar, yolda rastladığı bir grup Müslümanın derhal öldürülmesini, ancak cephane israfı olmasın diye değneklerle dövülerek öldürülmesini emretmiştir. Sırplar sadece Üsküp’te 2.000, Prizren civarında da 5.000 Türk’ü vahşi bir şekilde katletmişlerdir. Arnavut topraklarını işgal eden Karadağlıların acımasızlıkları da kayıtlara geçmiştir.

         

        Ancak, Balkan milletleri içinde gerek 93 Harbi gerekse Balkan Savaşları esnasında yapılan mezalim açısından Bulgarları kimse geçememiştir. Çok sayıda Türk’ün yaşadığı Bulgaristan’da tek milletli bir Bulgar Slav devleti yaratmak politikasını benimseyen Bulgaristan, sürekli olarak Türkleri yok etmeye çalışmıştır. Bu savaşlar esnasında Çatalca’ya kadar ilerleyen Bulgar orduları ve beraberindeki Bulgar komitecileri Makedonya ve Trakya’da öyle katliamlar yapmışlardır ki, bu katliamlarda hayatını kaybeden masum Türklerin kesin sayısını bilen yoktur.

         

                    Ruslardan öğrendikleri zulüm tekniklerini geliştirerek uygulayan Bulgar orduları ve komitacıları, Anap adlı Macar gazetesinin 7 Şubat 1913 tarihli sayısında yayımlanan rapora göre, Makedonya’da 100.000 civarında Türk ve Müslümanı kılıçtan geçirmiştir. Doğu ve Batı Trakya’da da öldürülenlerle birlikte Bulgarlarca katliama uğrayanların toplam sayısının 200.000 civarında olduğu, Batılı kaynaklarca da doğrulanmaktadır.

         

        Balkan Savaşı esnasında Bulgarlar, öncelikle kendi topraklarında yaşayan Türkleri, daha sonra ele geçirdikleri Makedonya, Batı Trakya ve Doğu Trakya’da yaşayan yerleşik Türkleri ve buralara sığınan muhacirleri fırsat buldukça ya da planlı bir şekilde katletmişlerdir. Bunları birkaç sayfada anlatabilmek mümkün değildir. Serez, Ustrumca, Dedeağaç, Kavala, Kırcaali, İskeçe, Srumnitsa, ve Edirne’deki Bulgar katliamları ile ilgili anlatılanlar, insanın kanını donduracak kadar korkunçtur. Buralarda yaşayan yüz binlerce Türk, özellikle genç kız, kadın ve çocuklar korkunç zulümlere maruz kalmışlar ve katledilmişlerdir. Amerikalı Profesör Justin McCharty’nin Ölüm ve Sürgün adlı eserinde onlarca sayfa ayırdığı Bulgar mezaliminden bir kısmını burada paylaşmak istiyorum. McCharty’nin İngiliz arşivlerinden edindiği bu bilgilere göre, Bulgarlar Avrat Hisar ve Doyran yöresinde çok yoğun kıyım yapmışlar, Rayanova’da neredeyse bir tek Türk erkek bile canlı bırakmamışlar, Korkut köyünde kadınlarla çocukların bir kısmını ve bütün erkekleri camide ve saman ambarlarında toplayıp diri diri yakmışlardır. Yine Demirhisar’da 64 Türk bir kahveye tıkılıp yakılarak öldürülmüşlerdir. Kırcaali’nin altı köyünde 3.430 nüfusun çocuklar da dâhil olmak üzere tamamı katledilmiştir. Eğridere’de de 7.600 Türk öldürülmüştür. Toplu halde yakma, Bulgarların Rainovo, Kilkis, ve Plantza’da da Türkler için uyguladığı bir yıkım metoduydu. Özellikle esir edilen ve yaralı askerler ile Türklerin ileri gelenleri hemencecik öldürülmekteydi. Tekrar belirtmek isterim ki, bu örnekler Bulgar zulmünün çok küçük bir parçasını oluşturmaktadır.

         

        Bulgar zulmünü yabancı gazeteciler, konsoloslar ve diğer görevliler de rapor etmişlerdir. Bulgarların Edirne’de yaptıkları katliamla ilgili gördüklerini Daily Telegraph gazetesine telgrafla bildiren Fransız yazar Pierre Loti şöyle demekteydi:

         

                    “Hristiyan kurtarıcılar birkaç ay içinde bu kadar tahribatı yapmak için kim bilir nasıl bir vahşi hırsla çalışmışlardır. Bulgarların istilasından evvel Trakya ovalarının nüfusça kalabalık ve müreffeh hayatına malik bir vilayet olduğu malumdur. Fakat bu gün hiçbir şey yok. Beni Edirne’ye götüren otomobilde hiçbir insan yüzü görmeden kilometrelerce yol aldık. Yalnız orada burada iskeletler, taş yığınları göze çarpıyor. Bu viranelere yaklaştıkça enkaz arasından ürkek yüzlü bir zavallı meydana çıkıyor. Mesela Havsa’da cami ve minaresi yıkılmış, mezarlar dahi açılarak kirletilmiş, köyün binden fazla ahalisinden yalnız kırkı kurtulmuştu.”

         

                    Gerçekten de Osmanlı ordusunun Edirne’ye girişi Müslim ve gayrimüslim bütün ahali tarafından şevk ve şükranla karşılanmıştır. Şehrin geri alınmasından hemen sonra Edirne halkı tüyler ürperten bu mezalimi dünya insanlığına karşı protesto etmek ve Edirne vilayetinin kalan kısımlarının da bu tür mezalimden kurtarılmasını talep etmek için hemen teşebbüse geçmişlerdir. Edirne’deki Müslüman cemaatin ileri gelenleriyle birlikte Rum, Ermeni ve Yahudi ileri gelenleri derhal bir araya gelerek aleni bir protesto mitingi yapılmasını kararlaştırmışlar, yapılan protesto mitingine 40.000 kişi katılmıştır.

         

        Balkan Harbi esnasında Türklerin maruz bırakıldıkları zulüm ve katliamlar, tam da bunları yapanların istedikleri gibi, Balkanlardan Anadolu’ya çok yoğun bir göç dalgasını beraberinde getirmiştir. Önceden olduğu gibi, Balkan Savaşları sonrasında da zulme uğrayan Balkanlardaki Türk halkı kendilerince emin saydıkları Osmanlı topraklarına, özellikle de İstanbul’a kitleler halinde göç etmişlerdir. Balkan Türklüğü en fazla bu göçlerle yara almış, pek çok yerleşim merkezinde savaş öncesinde demografik üstünlüğe sahip olan Türkler, savaş sonrasında azınlık konumuna düşecek kadar azalmışlardır.

         

        Balkan Savaşları neticesinde Anadolu’ya göç eden ve katledilen Türk nüfus ile ilgili çeşitli kaynaklarda verilen rakamlar arasında farklılıklar bulunmaktadır. Tevfik Bıyıklıoğlu’na göre Balkan Savaşlarında toplam 440.000 Türk Anadolu’ya göç etmiştir. İlhan Tekeli bu rakamı 640.000 olarak vermektedir. Bilal Şimşir’e göre bu savaşlar neticesinde yerlerinden sökülüp atılanların sayısı bir milyon civarında iken, bunlardan iki yüz bini savaş esnasında hayatını kaybetmiştir. Aşair ve Muhacirin Müdiriyet-i Umumiyesi Müdürü Hamdi Bey’e göre, 93 Harbinden itibaren göç edenlerin sayısının 854.870 olarak tespit edildiğini, bunlardan 450.000’inin Meşrutiyet ve Balkan savaşlarından sonra göç ettiğini belirtmiştir. Cemal Paşa’nın verdiği rakamlara göre ise Balkan Harbi sonucunda Yunan, Bulgar ve Sırplar tarafından öldürülen Türklerin toplam sayısı 500.000’i aşkındır. Göç eden ve katledilen Türk nüfusu eldeki kaynaklar üzerinden nüfus bilimi kriterlerine göre değerlendiren Justin McCarthy’ye göre ise Balkan Savaşlarından önce Osmanlı resmi rakamlarına göre toplam sayısı 2.315.293 olan Türk nüfustan 812.771’i Türkiye’ye göç etmiştir. Göç eden bu nüfusun 413.922’si 1912-1920 yılları arasında, 398.849’u ise 1921-1926 yılları arasında göç etmiştir. Bu yıllar arasında, 632.408 Türk ise; hastalık, açlık ve katliamlar nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Diğer bir deyişle, Balkan devletlerince ele geçirilen Osmanlı Rumelisindeki Türk nüfusun %27’si yaşamını yitirmiştir. Bu kayıplar ile göçler ve beraberinde gelen felaketler henüz maalesef layıkıyla yazılamamış, yeni nesillere ve dünyaya duyurulamamıştır. Maalesef, Balkanlarda katledilen Türkler namına Türk ve Müslüman oldukları için mersiyeler yazacak Lord Bayrınlar, Viktor Hügolar çıkmamış, bu zulümlere bizim tarih kitaplarımızda dahi çok az yer verilmiştir.

         

                    Balkanlarda Türklere yapılan mezalim sadece insanlara yönelik olmamıştır. Başta Sırbistan ve Bulgaristan olmak üzere, Balkanlarda birçok cami kiliseye çevrilmiş veya yıkılmış, Osmanlı eserlerinin büyük bir kısmı yakılmış, böylelikle Balkanlardaki Türk kültürüne ait izler silinmeye çalışılmıştır.

         

        Balkanlardaki zulümden kurtulabilmek için yurdunu terk eden çok sayıda göçmen, bulabildikleri ilk tren ve vapur veya karayolu vasıtaları ile veya yaya olarak İstanbul’a ulaşmış, oradan da Anadolu içlerine sevk edilmişlerdir. Selanik’te toplanan göçmenler ise deniz yoluyla doğrudan İzmir’e nakledilmişlerdir. Özellikle trenler muhacirlerce öylesine doldurulmuşlardır ki, cepheden sevk edilecek yaralı askerler için trenlerde çoğu zaman yer bulunamamıştır. Bu göçmenler başta İzmir, Manisa, Edirne, Bursa ve Balıkesir olmak üzere Anadolu’nun çeşitli vilayetlerine yerleştirilmişlerdir.

         

        Sayısı yüz binleri bulan bu göçmenlerin sevkiyatlarının düzenli yapılması ve yerleşmelerinin sağlanması için Osmanlı hükümeti yetenekli memurlarını bu konuyla ilgili oluşturulan komisyonlarda görevlendirmiştir. Bu komisyonlar, İstanbul şehremanetinde kurulan iskân ve iaşe komisyonu, Sirkeci’de oluşturulan Sevkiyat-ı Muhacirin Komisyonu ve İskân-ı Muhacirin Komisyonu idi. Ayrıca İngiliz elçisinin eşinin başkanlığında, muhacirlere ev bulmak üzere kurulan bir iane komisyonu da bulunmaktaydı. Yine aynı amaçla Dâhiliye Nezareti’ne bağlı bir Muhacirin İdaresi oluşturulmuştu.

         

        Bu komisyonlarca geçici olarak İstanbul’a yerleştirilen muhacirleri hükümet elinden geldiğince hızlı bir şekilde Anadolu içlerine göndermeye çalışıyordu. Çünkü İstanbul bu tarihlerde tam anlamıyla bir muhacir kentine dönüşmüş idi. Dönemin gazetelerinde ve diğer yayın organlarında İstanbul’un bu durumu ve muhacirlerin içler acısı hali teferruatlı bir şekilde resmedilmiştir. Yüz binlerce muhacire yeterli ev bulamayan yetkililer İstanbul’daki çok sayıda cami, medrese, dergâh, baraka, kulüp, kahvehane, konak ve memur hanelerini muhacirlerin iskânı için tahsis etmişti. Buralara yerleştirilen yüz binlerin iaşesi, Anadolu’ya nakilleri, kendilerine ev yapılması ve köyler kurulması ve sair ihtiyaçları için, Osmanlı Devleti’nin zaten dibe vurmuş olan hazinesinden özel tahsisatlar ayırması gerekmiştir ki, bu durum devlet maliyesini iyice zora sokmuştur. Muhacirler 25 yıl boyunca askerlikten, 10 yıl boyunca da tüm vergilerden muaf tutulmuştur. Ancak, muhacir sayısının giderek artması üzerine söz konusu muafiyetler askerlikte altı yıla, vergide de iki yıla indirilmiştir.

         

        Balkan Harbi bittikten bir yıl sonra başlayan Birinci Dünya Savaşı nedeniyle muhacirlerin perişan durumları uzun yıllar devam etmiştir. Balkanlarda büyük zenginliklerini terk ederek gelen Türkler, yıllarca sefaletle boğuşmak zorunda kalmışlardır. Ancak, her şeye rağmen Osmanlı topraklarında yaşıyor olmak onlar için bir teselli olacaktır. Çünkü göç etmeyerek veya edemeyerek geride kalanların ızdırapları asla bitmeyecektir. Çünkü Balkanlarda Türklere yönelik katliamlar ile “yok etme ve def etme hareketi” daha sonraki yıllarda da devam etmiştir.

         

        Balkanlardan Anadolu’ya Türk göçleri, Osmanlı dönemi ile sınırlı kalmamış, Balkanlarda Türklere karşı sonu gelmeyen zulümlerin ve ülkeler arasında yapılan antlaşmaların sonucu olarak, Cumhuriyet döneminde de devam etmiştir. Bu çerçevede, Lozan Antlaşması’nda yer alan Türk-Yunan mübadelesi gereğince, 400.000 civarında Türk, Yunanistan’dan Türkiye’ye göç etmiştir. Sonraki yıllarda da Yunan baskıları sonucunda, özellikle mübadele dışı bırakılan Batı Trakya bölgesinden 400.000’nin üzerinde Türk, Türkiye’ye sığınmış ve yerleşmiştir. Aynı şekilde, Bulgaristan’dan 1923-1980 yılları arasında yarım milyonu aşkın Türk, Türkiye’ye göç etmiştir. 1989 yılında Türkiye’ye göç eden Türklerin sayısı 350.000’i bulmuştur. Bunların bir kısmı geri dönse de önemli bir kısmı Türkiye’de yerleşik kalmıştır. Yine, 1923-1960 yılları arasında 120.000 civarında Türk Romanya’dan Türkiye’ye göç ederken, eski Yugoslavya’dan göç edenlerin sayısı da 500.000’i geçmiştir. Sonuç olarak, 93 Harbi ve Balkan Savaşları gibi felaketler neticesinde, bir buçuk milyona yakın Türk Osmanlı döneminde Anadolu’ya göç ederken, 1.400.000 civarında Türk de Cumhuriyet döneminde göç etmiştir. Böylelikle Balkanlarda Türklere uygulanan mezalim neticesinde, üç milyona yakın Türk Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde Türkiye’ye göç etmiştir. 

         

         

Batı Trakya’yı Kurtarma Çabaları

         

        1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı sonunda imzalanan Ayastefanos Antlaşması sonucunda Osmanlı Devleti’nin elinden çıkan Rodoplardaki Türkler, Osmanlı tarihinde ilk “Türk Muvakkat Hükümeti”ni kurarak mücadelelerini siyasi bir organizasyon içinde sürdürmüşlerdir. Varlıklarını korumak için siyasi ve askeri bir mücadele yürüten Rodop Türkleri yıllarca bölgeye Rus ve Bulgarları sokmamışlardı.  

         

        Batı Trakya’nın kaybedilmesi ve Yunanistan ve Bulgaristan’ın imzaladıkları antlaşmalara sadakat göstermekten geri durarak Türk halka yönelik baskı ve eziyetleri, Osmanlı devlet adamlarını kaybedilen toprakları ve bölgede kalan Türkleri kurtarmak için yeni arayışlara itmiştir. Özellikle Bulgarlar tarafından Batı Trakya Türklerine yapılan zulümler, bölgeye askeri müdahalede bulunulması fikrini gündeme getirmiştir. Umum Çeteler Kumandanı Eşref Kuşçubaşı’nın emrinde bir akıncı birliği Meriç Nehri’ni aşarak Bulgarlara karşı mücadele vermiştir. Bu mücadelelerde Koşukavak, Mestanlı ve Kırcaali kazaları kontrol altına alınmıştır. Fakat bu durum, Osmanlı Devleti’nin Balkan sınırını Meriç Nehri olarak belirleyen savaş sonrası antlaşmalara aykırı olduğu için, Osmanlı Başkumandanlığı tarafından onaylanmamıştır. Başkumandanlığın tavrına rağmen Yarbay Enver Bey, Eşref Kuşcubaşı ile tüm Batı Trakya’nın geri alınmasını kararlaştırmıştır. Binbaşı Süleyman Askerî, Yüzbaşı İlyas, Üsteğmen Ömer Lütfi, Manastırlı Halim ve Çerkez Reşit gibi bazı gönüllü subaylar da Batı Trakya’ya geçerek geri alma planına yardımcı olacaklardır. Planlandığı gibi, Kuşçubaşı ve diğer subaylar emrindeki akıncılar 31 Ağustos 1913’te Batı Trakya’nın merkezi Gümülcine’yi ve ertesi gün İskeçe’yi kurtarmışlardır.

         

        10 Ağustos 1913 tarihinde Balkan ülkeleri arasında imzalanan Bükreş Antlaşması ile yüzyıllardır Türk hâkimiyetinde olan Batı Trakya Bulgaristan’a bırakılmıştır. Bulgar idaresini kabul etmeyen bölge Türkleri Bugünkü Bulgaristan’ın güney bölgeleri, Batı Trakya ve Makedonya’nın da bir kısmını içine alan bölgede 31 Ağustos 1913’te Gümülcine merkezli “Garbi Trakya Hükümet-i Muvakkatesi”ni kurmuşlardır. Başkanlığını Müderris Salih Efendi’nin yaptığı bu hükümet, 2 Ekim 1913 tarihinde “Garbi Trakya Hükümet-i Müstakilesi” adıyla bağımsızlığını ilan etmiştir. Kendine ait yeşil, beyaz ve siyah renkli bayrağı olan ve pul bastıran Hükümet, amacını dünyaya duyurmak için Batı Trakya ajansını kurmuş ve Türkçe ve Fransızca dillerinde yayın yapacak Independant isimli bir gazete çıkarma girişiminde de bulunmuştur.

         

        Birbirleriyle çatışma halinde olan Bulgaristan ile Yunanistan arasındaki rekabet, “Garbi Trakya Hükümet-i Müstakilesi”nin kaderini etkilemiştir. Venizelos’un büyük bir farkla seçimi kazanarak iktidara geldiği Yunanistan, Bulgarlarla bütün teması kesmek için iki ülke toprakları arasında bulunan söz konusu Türk hükümetini tanımıştır. Bulgaristan’ın da bu hükümet topraklarını Yunanistan’a karşı tampon bir bölge olarak algılayarak tanıması üzerine Garbi Trakya Hükümet-i Müstakilesi Avrupa gündemine girmiştir. İki Balkan devletinin bu kararları Avrupa’da büyük hayret uyandırmışsa da bu hayret daha sonra rahatsızlığa dönüşmüş ve başta Rusya olmak üzere Avusturya, İngiltere ve Fransa bu hükümetin ortadan kalkmasını istemişlerdir. Osmanlı Başkumandanlığı da benzer şekilde bu hükümetin varlığına karşıydı. Zaten yabancı baskılar nedeniyle direniş hareketlerine başından itibaren resmi olarak destek olmamış idi. Bu yüzden Batı Trakya’daki Türk birliklerinin ilerleyişi gönüllü ve gayri resmi bir şekilde cereyan etmiştir. Türk birliklerince Koşukavak, Mestanlı ve Kırcaali’den sonra Gümülcine, İskeçe, Eğridere, Darıdere ve Meriç boylarının kontrol edilmesi üzerine Başkumandanlık birliklerin ilerleyişini durdurup geri çekilmelerini istemiştir. Özellikle Cemal Paşa Batı Trakya’da kurulan bu hükümete karşı çıkmıştır. Ona göre bu hükümet sulhun sağlanması için bir engel teşkil etmekteydi.

         

        Osmanlı Hükümeti’nin yardımından mahrum kalan Garbi Trakya Hükümet-i Müstakilesi, Eşref Bey ve diğer gönüllü subayların şahsi gayretlerinin izin verdiği ölçüde ayakta kalmışsa da 29 Eylül 1913’te imzalanan İstanbul Antlaşması gereği, bölge 25 Ekim 1913’te Bulgaristan’a teslim edilmiş ve bu devletin varlığı sona ermiştir. Fakat Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra tekrar Batı Trakya Türk Hükümetini kuran Batı Trakya Türklerinin mücadelesi Lozan Antlaşması’na kadar sürmüştür.

         

         

        Sonuç

         

        Balkan Savaşları, Türk tarihinde kaybedilmiş bir savaş olmanın çok daha ötesinde anlamlara sahiptir. Bu savaş, 600 yıllık Osmanlı tarihinin en büyük felaketlerinden biri olduğu gibi, Türk milletinin vatan haline getirdiği, yurt edindiği, uğruna on binlerce şehit verdiği, binlerce sanat ve mimari eser bıraktıkları Rumeli, bu savaşla kaybedilmiştir.

         

        Savaşın Balkan Türklüğü üzerindeki tahribatı, tek başına, bu savaşın Türkler için neler ifade ettiğini anlatmaya yeterlidir. Sayısı yüz binleri bulan Türk ve Müslüman katliama uğramış, tarifi mümkün olmayan acılar yaşamışlardır. Bu acı ve kayıplar bugün toplumsal hafızamızda hak ettiği ölçüde canlı değilse de tarih kitapları ve arşiv belgeleri Balkan Türklerinin ızdırabını, dökülen kan ve gözyaşlarını ve çocukların çığlıklarını bizim için hala muhafaza etmektedirler. Yüz binlerce Türk, topraklarını ve evlerini bırakarak elde kalan topraklara göç etmek zorunda kalmıştır. Tarihi gerçeklere baktığımızda 1821-1922 yılları arasında geçen yüz yıl içinde başta Balkanlarda olmak üzere, Anadolu ve Kafkaslarda öldürülen Türk ve Müslüman sivillerin sayısı beş milyon, kaybedilen topraklardan Anadolu’ya göç edenlerin sayısı beş milyon dört yüz bin civarındadır. Bu rakamlar, 20. yüzyılın ilk ve en vahim katliam ve sürgün olayının Türk milletinin başına geldiğini göstermektedir. Panslavist Prens Çarkovski’nin 1876’da söylediği “ırklar ve yok etme savaşı” sonuçlarını vermiş, yüz yıla yayılan etnik temizlik hareketi sonucunda Türkler Balkanlardan atılmış, kalanlar ise azınlık durumuna düşmüştür. Türkiye ve Türklerin ise bunu kabullenmekten başka pek bir şeyi kalmamıştır. Nitekim, yaşadığımız büyük felaketlere dair, destanlarımız, anıtlarımız, romanlarımız, film ve tiyatro eserlerimiz hemen hemen yok gibidir. Çünkü milli kimlik inşasını zaferler üzerine oturtan bizim gibi köklü ve büyük milletler ağlayıp sızlanmayı pek beceremezler. Kendilerine acıma ve acındırmayı küçüklük sayarlar. Bu sebeple, ağlama-sızlama edebiyatımız da ya gelişmemiştir ya da yok gibidir. Yaşadığımız felaketlere dair geniş bir matem literatürümüzün bulunmaması bu ruh asaletinden kaynaklanmaktadır.

         

        Balkan Savaşları, Osmanlıcılık akımının dayandığı temelleri yıkmış, “İttihad-ı Anâsır” politikasını fiilen iflas ettirmiştir. Bunun sonucu olarak, Osmanlı Devleti içindeki Türkler arasında milliyetçilik duyguları hızla yükselmiştir.

         

        Diğer taraftan, Balkanlardan yapılan göçler, Anadolu’da Türk nüfus yoğunluğunu artırmış, sosyal ve kültürel yapıyı kuvvetlendirmiş; böylelikle, milli Türk devletinin kurulmasına zemin hazırlamıştır. Ayrıca Balkanlardan gelen göçmenlerin Anadolu’da modern tarım ve ticaretin gelişmesine de önemli katkıları olmuştur.

         

        Balkanlarda Türklere yönelik katliamlar, baskılar ve zorunlu göçler bu savaşla sınırlı kalmamış, daha sonraki yıllarda da devam etmiştir. Bu sebeple, Balkanlardan Türkiye’ye göçler konusu kapanmış, tümüyle tarihe mal olmuş bir mesele değildir. Çünkü Balkanlarda tarih devamlı yenilenmektedir. Bu sebeple, yarın şartlar değiştiğinde nelerin olacağını kimse bilemez. Bildiğimiz tek şey, tarihin ihtiyatsızlar için son derece merhametsiz olduğudur.