Başkanlık Sistemi Arayışları

Haziran 2012 - Yıl 101 - Sayı 298



               Anayasa yapma hazırlıklarının ortasına yeniden “Başkanlık Sistemi” tartışması oturtuldu. Türkiye’de zaman zaman muhafazakâr siyasetçiler bu talebi gündeme getirirler. Türkeş, Demirel, Özal daha önce bu sistemi teklif etmişlerdir. Şimdi de Başbakan meseleyi gündeme getirdi. Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Burhan Kuzu ise öğretim üyeliği döneminden beri bu fikrin savunucusudur. Böylece, Birinci meşrutiyet öncesinden bu yana meselelerimizin hallini siyasi reçetelerde arama hastalığımızın günümüzde de devam ettiği görülmektedir.

         

               Gerçekten, Osmanlı’da içinde bulunulan halden çıkış için çare meşrutiyet ve anayasa olarak görülmüştü. Birinci ve İkinci meşrutiyet dönemleri, o kültür içinde yetişmiş münevverler ve liderler tarafından Cumhuriyet ilânına kadar, çareler rejimde aranmıştı. Ancak, görülüyor ki, ayn hastalık devam ediyor. Cumhuriyet ilânından sonra da aradan doksan sene geçmesine ve geçmişte siyasi reçetelerin tek başına fayda sağlamadığı tecrübesine rağmen, hâlâ ortaya çıkan meselelere çözüm olarak yeni anayasa ve başkanlık sistemi gibi siyasi reçetelere başvurulmaktadır.

         

               Hâlbuki bugünkü iktidar sahiplerinin de pek hayran olduğu 2. Abdülhâmid Han, Birinci Meşrutiyet Meclisini tatil ettikten sonra, meselelerin gerçek çözümü istikametinde büyük gayretler göstermiştir. Bugünkü modern müesseselerin ve mekteplerin pek çoğunun temelleri onun zamanında atılmıştır. Çünkü, Ulu Hakan görmüştür ki, kültürel vasatı hazırlanmadan getirilen hiçbir sistem kendisinden beklenen faydayı sağlayamaz. Görünen meselelerin basit ve kolay sebepleri yoktur. Karmaşık ve tarihten, içtimâi hayattan kaynaklanan sebepleri vardır. Toplumun sosyal psikolojik durumu göz önüne alınmadan uygulamaya konan çözümler, çare olmaktan çok, meseleyi daha da içinden çıkılmaz hâle sokar.

         

                Nitekim, bir çare olarak uygulamaya konan Tanzimat, devletin kurucu felsefesini, hiçbir hazırlık yapmadan değiştirdiği için bütünleşme yerine çözülmeye sebep olmuştur. Devletin sahibi olan Müslümanlar ile zımmî olan gayrimüslimlerin aynı hukuka sahip olmaları, gayrimüslimlerin devlete bağlılıklarını artırmadığı gibi, Müslümanları da memnun etmemiştir, Ayni şekilde 1. Meşrutiyet Meclisi aldığı harp kararıyla büyük toprak kayıpları neticesini doğurmuştur. İttihad-ı anasır fikriyle ve hürriyet naralarıyla gelen 2. Meşrutiyet de çare olmak yerine çözülmeyi hızlandıramamıştır.

         

                 Millî Mücadele sonunda ilân edilen cumhuriyet ve tesis edilen millî devlet, daha sonraki lâiklik anlayış ve uygulamalarıyla, başlangıçtaki millet tarifindeki “İslâm”ı dışarıda bıraktığı için, bugünkü birçok meselenin ortaya çıkmasını sağlamıştır.

         

                 Geçen zaman içinde iktisatta, eğitimde birçok başarılar elde edilmesine rağmen, hâlâ bir yönetme meselemiz olduğu ortadadır. Ancak, bunun sebepleri gerçekten “Başkanlık Sistemi” eksikliği midir? Yoksa, siyasi hayata yapılan bir çok müdahale sonunda bir gelenek ve kültürün oluşturulamaması mıdır? Bu noktanın iyi tahlil edilmesi gerekir.

         

                 Gerek meşrutiyet ve gerekse Cumhuriyet dönemlerinde, biz parlamenter sistemi, eksik ve aksaklıklarına rağmen uyguladık. Bugünkü sisteme itirazların başında, parlamenter sistemin istikrarlı bir yürütme ortaya çıkaramayacağı, kuvvetler ayrımının tam uygulanamadığı gibi hususlar gelmektedir. İleri sürülen bu hususlar bir gerçeği ifade ediyor görünse de bunun sistemden mi, yoksa uygulamadan mı ve hatta uygulayıcılardan mı kaynaklandığı hususu göz önünde bulundurulmamaktadır. Zira, bugün gerçekten katı parti disiplini ve milletvekillerinin seçim hususu, parlamentoyu yürütmenin emrine sokmuştur. Ancak, bu uygulama, 12 Eylül’ün ürünüdür. 12 Eylül öncesinde, nispeten bugüne nazaran daha gevşek bir parti disiplininin olması, milletvekillerinin büyük çoğunlukla ön seçimle listelerdeki sıralarının belirlenmesi, meclisi yürütmeye karşı daha hür yapıyordu. Ancak, bu da “Güneş Motel” transferleri gibi gayri ahlâki durumların ortaya çıkmasını sağlamış ve partiler arası sert çekişmelerin de etkisiyle 12 Eylül öncesi yaşanan çözümsüzlüklere sebep olmuştur. Ayrıca, 12 Eylül öncesi altı aydan fazla süre içinde, Cumhurbaşkanı’nın seçilemeyişi ve netice de darbeye giden yolu kolaylaştırması, parlamenter sistemin değil, siyasetçiler arasındaki ölçüsüz kamplaşmanın sonucudur.

         

               12 Eylülcüler de meselenin ahlâk ve siyasi kültür taraflarını bir kenara bırakarak ve sadece sonuçtaki meselelere çare için Siyasi Parti ve Seçim Kanunlarında değişiklik yaptılar ve şimdi şikâyet edilen lider sultası sistemini getirdiler. Buna bir de 12 Eylül’den hemen sonraki dönemde Özal’ın seyircili ve liderin siyasi şovu haline gelen Parti Grup toplantıları geleneği de eklenince, artık gruplar ve milletvekilleri sadece lideri alkışlayan kurumlar hâlini aldı.

         

                12 Eylül’le getirilen sistemin gerekçesi de şimdi Başkanlık Sistemini talep edenlerle aynı idi: Siyasi istikrar.

         

                Dikkat edilirse, bu getirilen sistemden bütün partiler memnun ki, 12 Eylül’ün bütünüyle tasfiyesine çalışıldığı iddia edilen günümüzde bu iki kanun hakkında hiçbir değişiklik talebi yoktur. Hâlbuki bunları değiştirmek, Anayasa’yı değiştirmekten daha kolaydır.

         

                 Öte yandan, cemiyetimizde mevcut olan bir umumî hali de göz önüne almadan, başkanlık sistemini tartışmak mümkün değildir. Bu hal şudur:

         

                  Kimse, iş bölümüne ve yetki paylaşımına razı değildir. Patron, büyük bir müessese kurar ve çeşitli görevlere hem de ehliyetine güvendiği kişileri tayin eder. Kendilerine yetkiler de verir. Ama, en teferruattaki meseleyle bile, hatta en çok da böyle meselelerle doğrudan ilgilenmekten geri duramaz. Bu, diğer kademelerde de böyledir. Daha önemlisi, kamuda herhangi bir göreve gelen, hemen kendi kadrosunu kurmaya kalkar, cemiyetteki farklı telâkkilerde olanlardan da ehliyet ve liyakatleri ölçüsünde istifade etmeyi düşünmez. Esasen, o düşünse bile, bu sefer görev verilen kendisinden beklenen hizmeti tarafsızlık ve verimlilikte yapmaz.

         

                    Maalesef, siyasi ve fikrî bölünmeler çok keskindir. Çok bilinen tabirle üzerinde ittifak edilmiş asgari müşterekler etrafında birleşmek veya farklı siyasi görüşte olanlara da hayat hakkı vermek kültürü, maalesef cemiyetimizde yerleşememiştir. .

         

                     Bundan daha da önemlisi, nasıl milletvekilleri kendilerini lidere karşı hür hissedemiyorsa, yürütmenin yetkilerini sınırlayan muhtar kurumlara ve üst yargı organlarına seçilenler de seçen makama karşı kendilerini sorumlu addediyorlar. Esasen, kendilerinden böyle de davranılması beklenmekte ve istenmektedir. Demokrasilerde seçen esas olduğu ve seçilenin daima seçmeni kollaması geleneği mevcut olduğu halde, biz de maalesef seçmen, seçtiklerine yaranma ve onların iltifatına mazhar olma gayretindedir. Bu da demokrasi kültürümüzdeki büyük eksikliktir.

         

                     O halde, mevcut Siyasi Partiler Kanunu, Seçim Kanunu yerinde dururken ve seçen ve seçilenlerdeki bu demokrasi anlayışı varlığını sürdürürken Türkiye’de Başkanlık sistemi, hayran olunan Amerika’daki gibi yürümez. Tasfiye edilmesi için bizim de destek verdiğimiz Ortadoğu başkanlıkları gibi olur.

         

                      Doğrusu, köklü bir sistem değişikliği yerine, demokrasi kültürünü yerleştirecek adımların atılmasıdır. Bu öncelikle Siyasi Partiler ve Seçim Kanunlarındaki değişiklikle olur. Daha önemlisi de siyasi partiler demokrasilerin vazgeçilmez kurumları ise önce parti içi demokrasinin yerleştirilmesi lâzımdır. Partilerdeki her farklı sesi, disiplinsizlik olarak gören bir anlayış devam ettiği sürece, sistem adı ne olursa olsun diktatör üretir.

         

                       Darbelerin bir siyaset geleneği oluşmasını önlediği doğrudur. O zaman, sivil siyasetin bir gelenek oluşturmasında azami titiz olunması gerekir. İstikrar arayışı, tahammülsüzlüğün bahanesi olmamalıdır. Başkanlık sistemi de parlamenter sistem de kendi içinde bir bütündür. Bu bütünlük göz ardı edildiğinde, çare yerine yeni badirelerin doğmasına sebep olur.

         

                       Türkiye artık, uygulamalarının sonuçlarını doğru tahlil ederek ve kendi içinde tashihler yaparak ve bir gelenek oluşturarak devlet yönetme anlayışını, “sürekli devrimciliğe” tercih etmelidir.

         

                        Elbette, bugün gelinen noktada, son cumhurbaşkanı seçimi öncesi çıkan 367 krizine çare olarak getirilen, “Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi” “acil kararı”nın da etkisi vardır. Başkanlık sistemi değil, ama halk tarafından seçilen iki yetkilinin, yetki sınırların tayini ve buna riayet, demokratik sistemimizin gelişmesi ve oturması, hatta ülke istikrarı bakımlından önemlidir. Ancak, nasıl 367 krizinin çözümü için, akla gelen ilk çare, cumhurbaşkanlığının halk tarafından seçilmesi, bugün yeni bir meseleyi gündeme getirmişse bu meselenin çözümü için akla hemen gelen Başkanlık Sisteminin de çare olmak yerine, yeni meseleler doğurabileceği ihtimali göz ardı edilmemelidir.