Yakın Tarihimiz Aydınlatılmalıdır

Haziran 2012 - Yıl 101 - Sayı 298



        1 Mayıs 1977’de Taksim’de yaşanan faciayla ilgili çok şeyler yazıldı, konuşuldu. Bunların tamamına yakınında, olayları Devlet içinden bazı güç merkezlerinin tertiplediği iddia ediliyor, amacın solun önünün kesilmesi olduğu, bunun da ötesinde plânlanan askeri darbeye zemin hazırlanmak istendiği öne sürülüyordu.

         

        Bu yılki 1 Mayıs’a, Prof. Dr. Halil Berktay’ın yaptığı açıklamalar damgasını vurdu. Berktay, 35 yıllık ezberin dışına çıkarak, 36 kişinin hayatını kaybettiği facianın esas sorumlusunun doğrudan solcular olduğunu açıkladı.

         

        Açıklamayı yapan sıradan bir kişi değil; 1968’den itibaren Doğu Perinçek’in Aydınlık grubunun içinde aktif şekilde yer aldı, kendi ifadesiyle 80’lerin ortalarına kadar bu çizgisini sürdürdü. 1 Mayıs 1977’de sabahın erken saatlerinde geldiği meydanda, saatlerce kalarak olayları doğrudan ve yakından izledi. Bu açıdan söyledikleri büyük önem taşıyor.

         

        Prof. Berktay’ın anlattıkları solcular arasında geniş yankı yaptı. Açıklamanın yapıldığı gazetenin iki yazarı (biri vaktiyle illegal faaliyet yürüten TKP’nin o dönemdeki genel sekreteri) Berktay’ı protesto ederek gazeteden ayrıldılar. Tepkiler onlarla da sınırlı kalmadı. Solun çeşitli fraksiyonlarından isimler ve 80 öncesindeki eylemlerin ön saflarında yer alırken, 12 Eylül’den sonraki dönemde usta bir manevrayla liberal cenaha geçerek medyada etkili alanlar edinen “eski tüfekler” de bu tartışmalara katıldılar.

         

        Böylece başka konularda bir araya gelemeyen sol fraksiyonlar, bu konuda ağız birliği halinde Berktay’ın yalan söylediğini, facianın solcuların değil derin güçlerin eseri olduğunu tekrarladılar. Bu suretle kendilerini temize çıkarmaya, her zaman yaptıkları gibi, milliyetçileri ve ülkücüleri, kendileri gibi düşünmeyenleri suçlu ilan etmeye çalıştılar.

         

        Bu çabalar 1 Mayıs 1977’de yaşananları doğrudan solcular arasında hüküm süren şiddetli husumetten, fraksiyon çatışmalarından kaynaklandığı gerçeğini örtemiyor. Halil Berktay’ın açıklamaları çok net bir tablo ortaya koyuyor. 1 Mayıs 1977 toplantısı radikal solun keskin çizgilerle ayrıştığı, tam bir kutuplaşmanın ve amansız bir düşmanlığın yaşandığı çok gergin bir ortamda düzenleniyor. Bir yıl önce DİSK, TKP ile aynı ideolojik çizgideki legal ve illegal örgütlerin düzenlediği kutlamalar çok ses getirmiş, Moskova yanlısı gruplar sol kesimde büyük prestij sağlamıştı. Bir yıl sonra bu kazanımlarını sürdürmek için toplantıyı tümüyle kendi inhisarlarında tutmaya, Çin ve Arnavutluk yanlısı grupları, Aydınlıkçıları, Halkın Kurtuluşu ve Halkın Yolu gibi fraksiyonları alana sokmamaya kararlıydılar.

         

        Buna karşılık diğerleri ne pahasına olursa olsun Taksim’e gelmek, etkinlikte yer alarak revizyonist olarak nitelendirdikleri Moskova yanlısı grupların inisiyatifini kırmak istiyorlardı. Her iki tarafın silahlı olduğu, meydana binlerce silahlının girdiği olayların yakın şahidi birçok insan tarafından belirtildi. Başka bir ifadeyle, Moskova yanlılarıyla Maocular aralarında bir çatışma çıkmasını muhtemel gördüklerinden buna hazırlıklıydılar.

         

        DİSK ve TKP’liler ile DEV-GENÇ ve İGD gibi Leninci çizgideki gençlik örgütleri sabahtan itibaren meydanı doldurmuşlardı. Taksim’e çıkan yollarda her türlü çatışmaya hazırlıklı insanlardan barikatlar oluşturarak, karşıt gurupların alana girmelerini engellemeye çalışıyorlardı.

         

        Berktay, şimdiye kadar çok sözü edilen keskin nişancıların veya silahlı insanların Sular İdaresi çatısında, şimdiki adı The Marmara olan otelin pencerelerinde görüldüklerini, ancak buralardan ateş açıldığı yolundaki iddiaların kesinlikle doğru olmadığını iddia ediyor: “Bugün kimsenin yüzleşmek istemediği derecede, bugünden geriye bakanların tasavvur edemeyeceği derecede bağnaz, fanatik, kendi grubunun ideolojik çizgisinden milimetrik de olsa sapan her görüşü düşman belleyen, emperyalizme, burjuvaziye, CIA’ye vb hizmet olarak gören bir politik katılık söz konusuydu. Sol, her biri böyle düşünen ve davranan 50 küsur fraksiyona bölünmüştü. Bu genel parçalanma ve fanatizm ortamında bir kaçı diğerlerinden hayli daha büyüktü. Biri o zaman tamamen Sovyet çizgisinde olan TKP idi. DEV-YOL’un tabanı belki daha büyüktü ama dağınıktı; buna karşılık TKP, DİSK ve diğer sendikalarda çok daha yoğun bir güce sahipti.

         

        Onların tam karşısında ise benim o zaman mensup olduğum Aydınlık Hareketi’nin de içinde yer aldığı, genellikle Maocu diye nitelenen bir kamp vardı. Biz görece küçük ve zayıftık. Halkın Kurtuluşu, Halkın Yolu veya TİKKO gibi gruplar ise sol iç çatışmaları fiziksel şiddete taşıma noktasında inatçı ve kalabalıktılar.”

         

        Olayların güvenlik güçlerinin yahut bazı gizli odakların eseri olduğunu 35 yıldır tekrarlayıp duranların iddialarına karşı, bu olayların içinde olan bir başka isim, Oral Çalışlar şöyle yalanlıyor: “Polislerin panik sırasında Sular İdaresi üzerinden makineli tüfeklerle ateş ettikleri söylendi. Sabahtan akşama kadar orada alanı fotoğraflayan ve film çeken arkadaşımız yazar-mimar Metin Göktürk, olay anında orada polis olmadığını defalarca anlattı. Sular İdaresi’nin üzerinde ellerinde tüfeklerle görünen polisler, olaylar bittikten sonra oraya çıkmışlardı. İntercontinental otelinin içinden ateş edildiği de bir tez olarak hep öne sürüldü ama bu da kanıtlanmadı... Olayın önceden Devlet tarafından plânlandığına ilişkin yeterince güçlü bir veriye sahip değiliz.. Sonuç olarak, solun tarihi çöküşünün dönüm noktalarından birisidir 1 Mayıs 1977. Yaşananlara hangi çerçeveden bakılırsa bakılsın, sol açısından inandırıcı bir özeleştiriye ihtiyaç olduğu açıktır.”

         

        Dönemin DEV-GENÇ liderlerinden Bülent Uluer’in sözleri de bu ifadeleri doğruluyor: “DİSK karşı tarafı sokmayarak hata yaptı. Öteki taraf ise kışkırtıcı yazıları yazmayabilirdi.”

         

        70’li yılların bir başka aktivisti, Gün Zileli’de şöyle diyor: “Çok barizdi bir olay çıkacağı. İçimizdeki düşman çok yoğundu. Düşmanlığın körüklenmesinde Aydınlık’ın rolünü inkâr edemem. Revizyonist zinciri kıracağız diye büyük gerginlik yarattık. İlk silahı kim attı, bunu bilmek mümkün değil. İki taraf da birbirine karşı kullanmak üzere ağır bir şekilde silahlanmıştı.”

         

        Olayları gazeteci sıfatıyla izleyenlerden Coşkun Aral şu tespiti yapıyor: “Sular İdaresi’ne yakındım. Bir arkadaşımın omzuna çıkıp fotoğraf çekerken bir el silah sesi duydum. İlk ateş Tarlabaşı’ndan geldi. Ateş eden Halkın Yolu veya Halkın Kurtuluşu Dergisi satan biriydi. İlk ateşten birkaç saniye sonra her yerden ateş edilmeye başlandı.”

         

        Bir başka gazeteci, Savaş Ay şunları söylüyor:Kanlı 1 Mayıs’ta 23 yaşında bir polis muhabiri olarak başından sonuna yaşadım. İlk ateşin Halkın Kurtuluşu adlı örgüt içine sızmış, muhtemelen ayarlanmış iki genç tarafından açıldığını gözlerimle gördüm. DİSK o gruplara meydanda yer vermek istemiyordu. Gençler Tarlabaşı istikametindeydiler ve biri belinden tabancayı çıkarıp ateş etti. Sonra ikinci bir genç aynısını yaptı. Ben o anı fotoğrafladım. O zaman serbest çalışan gazeteci olduğum için, parça başı iş olarak Hayat Mecmuasına verdim. Merak eden arşivi tarar, kim, nasıl, nereden ilk ateşi açmış, görür.”

         

        Moskova çizgisindeki cenahın gençlik içindeki örgütü İGD’nin o dönemde Genel Sekreteri olan Alaattin Taş, “Silahlanmış grupların provokasyona açık hale geldiğine dair hiçbir endişe bulunmuyor muydu?” sorusunu şöyle cevaplandırıyor: “Artık devrime gidiyoruz, her an her şey olabilir düşüncesiyle, onlar için ne provokasyon önemliydi, ne derin güçlerle karşı karşıya gelmek. Devrim yolunda her şey olur diyorlardı, devrim yolunda engel olan herkesle çatışılır fikri vardı.” (Taraf Gazetesi 15.05.2012)

         

        Aslında 68’li yıllardan itibaren oluşmaya başlayan bu psikoloji ülkenin içine sürüklendiği karmaşaya paralel şekilde yaygınlaşırken, komünist bir yönetimin kurulması amacıyla “devrimci halk savaşı” yürütmeye karar veren radikal sol örgütlerin ortak özelliği haline gelmişti. Birbirlerinden sadece nasıl bir yol izleyecekleri, hangi kesimlere dayanacakları, kimlerle işbirliği yapacakları, sonuçta kurulacağını tasavvur ettikleri sol-sosyalist rejimin ne gibi aşamalarının bulunacağı gibi konularda ayrılıyorlardı. Metot ve strateji farklılıkları çoğu zaman kopkoyu bir husumete dönüşüyordu.

         

        TİP’in mevcut seçim sisteminden yararlanarak, 1965’te 15 milletvekili ile Meclis’e girmesi ümitlerini artırmıştı. Ancak genç kesimler partiyi yavaş ve hantal buluyorlar, daha kestirme yollardan iktidarı almayı düşünüyorlardı.

         

        1968’de Moskova’nın “Prag Baharı”na silahlı müdahale yaparak reformcu Dubçek’i iktidardan uzaklaştırması üzerine, TİP içerisinde başlayan tartışmalar solcu gençlerin partiden koparak kendi inisiyatifleriyle hareket etmelerine, DEV-GENÇ çatısı altında organize olmalarına yol açtı.

         

        Bu sırada bir başka çalışma Doğan Avcıoğlu-Cemal Madanoğlu işbirliği içerisinde yürütülüyor, silahlı kuvvetler bünyesinde örgütleniliyor, Harp Okullarına sızılıyor, “Milli demokratik devrim” stratejisini uygulamak üzere, sivil-asker işbirliğiyle bir darbe planlaması yapılıyordu. Avcıoğlu’nun çıkardığı YÖN (bilahare DEVRİM dergisi) ile Türkiye’nin Düzeni isimli eseri birçok subayın başucu kitabı konumundaydı. Okuyup okumadıkları, okusalar da ne anladıkları tartışılsa bile, en azından kullanılan başlıklar, slogan cümleler çoğunu heyecanlandırıyor, mahiyetini araştırma gereği görmeden, mistik bir heyecanla “devrim” beklentisine yöneliyorlardı.

         

        1968’den itibaren Marksist-Leninist ve Mao’cu ideolojilerin üniversite ve yüksekokullarda yaygınlaşması DEV-GENÇ’e militan bir taban kazandırdı. Demirel iktidarının gelişmeleri doğru okuyamamasından, durumun ciddiyetini kavrayamamasından kaynaklanan basiretsiz tutumu, bu girişimlerin yoğunlaşarak sürmesine yol açtı. Diğer taraftan mevzuatın güvenlik güçlerine üniversite içerisindeki olaylara doğrudan müdahale imkânı vermemesi, bunun rektörlerin talebine bağlı tutulması, rektörlerin ise olayları algılamamaları sonucu pek çok okul solcuların eylem alanı haline geldi. ODTÜ, Siyasal Bilgiler, İstanbul Hukuk gibi belirli okullar kendilerini “devrimci” olarak adlandıran solcu militanlara karargâh yapıldı.

         

        “Devrimci halk savaşı” yürütmekte kararlı olan genç militanlar, yöntem ve strateji konusunda farklı düşünüyorlardı. Deniz Gezmiş ve Sinan Cemgil’in çevresinde toplanan grup, Castro’nun Küba’da iktidarı ele geçirmesinden esinlenerek, ilk aşamada kırsalda, dağlarda organize olarak buralardan şehirlere egemen olmayı plânlıyorlardı. Özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgelerindeki alevi kesimin, sistemle yıllardır yaşadığı sorunları kullanarak reaksiyonel bir toplumsal psikoloji oluşturarak gerekli olan kitle tabanını elde edeceklerini umuyorlardı.

         

        Bu amaçla kurdukları Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO)’nun perde gerisindeki asıl beyni Hüseyin İnan’dı. İhtiyaç gördükleri silahlı eğitimi almak üzere El-Fetih örgütüyle ilişki kurdular. Gruplar halinde Lübnan’a, Bekaa Vadisi’ne giderek eğitim aldılar. Dönüşleri sırasında yanlarında getirdikleri silah ve mühimmatla yakalanıp yargılananlar da oldu. Daha sonra içlerinden bazılarının yayımlanan hatıralarında, bu yaptıkları, birer kahramanlık hikayesi olarak açıkça anlatılmıştır.

         

        Ankara’da birkaç banka soygunu ve Amerikan askerî misyonundan birkaç askerin kaçırılıp alıkonulmasından sonra, toplanma yeri olarak belirledikleri Kahramanmaraş’ın Nurhak dağlarına doğru motosikletle yola çıkan Deniz Gezmiş ile Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan yolda yakalandılar. Ankara’ya getirilip yargılandılar. Onları bekleyen Sinan Cemgil ve grubu ise yerlerini belirleyen jandarma birliği ile çatışmaya girdi. Sinan Cemgil ve birkaçı burada hayatlarını kaybederken bazıları yaralı olarak ele geçirildiler.

         

        Daha çok Güney Amerika’da faaliyet gösteren solcu gerillaların tarzını, şehir gerillacılığını benimseyen ve liderliğini Mahir Çayan’ın yaptığı grup ise, İstanbul’u eylemlerinin merkezleri olarak seçtiler. THKP-C adıyla kurdukları örgüt bünyesinde eylemlerini sürdürmeye başladılar.

         

        Bu sırada 12 Mart muhtırası verilmiş, Demirel askerin isteğine uyarak başbakanlığı bırakmış, Nihat Erim’in başkanlığında solcu bürokratların ağırlıkta olduğu bir hükümet kurulmuştu. Ancak iktidar askerlerin kontrolündeydi, askerî vesayet dönemi başlamıştı. Madanoğlu ve Avcıoğlu’nun sivil ve asker kesimler içerisinde bir süreden beri “Millî Demokratik Devrim” yapma iddiasıyla yürüttükleri darbe girişimi son anda önlenmiş, silahlı kuvvetler bünyesinde oluşan gerilimi hafifletip, olayları kontrol altına almak maksadıyla söz konusu muhtıra verilmişti. Devrim için kendilerini şartlandırmış olan sol kesim muhtıranın mahiyetini ilk anda kavrayamadı. Hatta işbirliği yaptıkları cuntanın girişimi olduğu sanılarak Devrim dergisinde zafer manşetleri atıldı. Ancak kısa bir sürede durumun bunun tersi olduğunu gördüler. Bunlar olurken Gezmiş, Çayan ve Perinçek grupları sakince beklemeyi tercih etselerdi, olayların akışı muhtemelen çok farklı olurdu. Fakat her ne pahasına olursa olsun “devrim” yapmakta kararlı olan genç militanlar, bekleyip izlemek yerine tam tersini tercih ettiler. Birbirleriyle yarışırcasına faşist olarak nitelendirdikleri yönetimi alaşağı etmek üzere harekete geçtiler. Çayan ve arkadaşlarının İsrail Başkonsolosu’nu kaçırmaları üzerine köklü önlemler alma ihtiyacını duyan hükümet, sıkıyönetim ilan etti. İstihbarat bilgileri değerlendirilerek sivil ve asker kesimlerden bürokrat, gazeteci, öğretim üyesi yüzlerce insan tutuklandı. Çünkü Madanoğlu cuntasının iki numaralı ismi olarak görünen Mahir Kaynak aslında MİT elemanıydı. Bu irtibat devletin bütün gelişmeleri, darbe girişimlerini doğrudan ve detaylı şekilde öğrenmesini sağlamıştı. Bunlarla ilgili olarak açılan davanın ilerleyen safhasında, hükümet bir tercih yapma zorunluluğunu duydu. Ya süreç devam edecek, Silahlı Kuvvetler’in üst düzey komutanları da sanık sandalyesine oturtulacak yahut bu kadarı yeterli denilip dava sonuçlandırılarak olay kapatılmaya çalışılacaktı.

         

        İkinci şık tercih edildiğinden dava uzatılmadı. Ancak ne olduysa genç devrimci girişimcilere oldu. Onları yazılarıyla, konuşmalarıyla yönlendirip kışkırtanlar ciddi bir bedel ödemeden kurtulurken, Deniz Gezmiş iki arkadaşıyla birlikte idam edildi. Çayan ve arkadaşlarının birçoğu güvenlik güçleriyle çatışmaya girmenin hatasını hayatlarıyla ödediler.

         

        Ancak Deniz Gezmiş’in dramı ölümünden sonra da devam ediyor. O dönemde eylemlerinde birlikte olan ve günümüzde artık yaşlılık sınırına ulaşan bir kısım “eski tüfek” piyasa ekonomisinin şartlarına uyarak işlerini kurdular, zenginleştiler. Yeni sosyo ekonomik statülerinin nimetlerinden bir yandan eksiksiz yararlanırken, diğer yandan muhtemelen vicdani bir ibra yapma dürtüsüyle Deniz Gezmiş’i dillerinden düşürmüyorlar. Toplumumuzda her zaman rastlanılan yalaka tiplerle işbirliği halinde bir efsane üretmeye, Deniz Gezmiş kültü yaratmaya çalışıyorlar. Belgesellerle, kitaplarla, TV programlarıyla fikir ve inancının bedelini hayatıyla ödemiş bir insanı, ahlâksızca sömürerek maddi ve manevî kazanım sağlıyorlar. Daha da acısı, oluşturmaya çalıştıkları bu mit, o günleri bilmeyen gençlere model olarak sunulmak suretiyle geleceğin kurbanları hazırlanmış oluyor. Nice genç insanın geleceği Gezmiş gibi devlete başkaldırmaya özendirilerek şimdiden karartılmış oluyor.

         

        1974 yılında çıkarılan Af Kanunu’nun sol eylemcileri kapsam dışında tutan maddesi Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilince, cezaevlerinin kapıları ardına kadar açıldı. 68’liler diye adlandırılan solcu militanlar, içeride daha da bilenip tecrübe kazanmış olarak dışarı çıktılar. Böylece bıraktıkları yerden tekrar işe koyulurken bunların hazırladıkları ortamda hızla üreyen yeni militanların katılımlarıyla anarşik eylemler, ülke genelinde hızla tırmanmaya başladı. 1974 affıyla başlayan bu kaotik ortam, kısa sürede ülkeyi baştanbaşa kapladı. DEV-YOL, DEV-SOL, Kurtuluş, Halkın Yolu, TİKKO, İGD gibi örgütler üzerinden binlerce genç ile DİSK’in kontrolündeki sendikalara üye işçiler, birer figüran gibi kullanılarak eylemlere sürüldüler.

         

        Bir yandan devlet güçleriyle, askerle ve polisle çatışırken, diğer yandan kendileri gibi düşünmeyenlere, önlerinde engel gördükleri şahıs ve kurumlara silahlı saldırılar düzenleyerek okullara, mahallelere, sokaklara egemen olmaya çalıştılar. Ancak sadece karşıt görüş ve düşüncedekilerle değil kendi aralarında da çatışıyorlardı. Moskova yanlıları ve Maocular olarak birbirleriyle öldüresiye mücadele ediyorlardı.

         

        1 Mayıs’ta Taksim’de yaşanan facianın solcular arasındaki bölünmeden, düşmanlıktan kaynaklandığı açıktır. Bu gerçeği hemen hepsi bilmelerine rağmen, ısrarla yalan söyleyerek 1970-80 arasında ülkemizde binlerce insanın hayatına, toplumsal acılara, ekonomik çöküntüye, maddi ve manevi kayıplara yol açan kaotik ortamın sorumlusu olduklarını gizleyeceklerini sanıyorlar.

         

        Ancak ellerindeki propaganda ve telkin imkânları ne derece güçlü olursa olsun, gerçekleri sonsuza kadar saklamaları mümkün olamıyor. Hiç umulmadık zamanda, umulmadık ağızlardan bunlar duyulabiliyor.

         

        Türkiye solu aynaya bakarak samimi bir özeleştiri yapmak, kendisiyle ahlâkî ve vicdani bir hesaplaşma cesareti göstermek niyetinde görünmüyor. Oysa yakın geçmişin bir an önce bütün gerçekleriyle ortaya konulmasını sağlayacak ciddi adımlar atmak gerekiyor. Bunu yapmak üzere TBMM’nde özel bir araştırma komisyonu kurulabilir yahut Cumhurbaşkanlığı Teftiş Kurulu gibi üst düzey organlar devreye sokulabilir. Devletin arşivi, resmi bilgi ve belgeler ortaya konulursa yakın tarihimizin gün ışığına çıkarılması, 1 Mayıs, Kahramanmaraş, Çorum, Sivas ve benzeri gibi olayların bütün boyutlarıyla aydınlatılması mümkün olabilir. Aksi takdirde solcuların tek yanlı yürüttükleri propaganda ve telkinler yeni nesiller üzerinde doğal olarak etkili olur. Onların ülke meseleleri üzerinde doğru hükümlere ulaşmaları, sağlıklı kararlar almaları imkânı kalmaz.